Samstag, 15. Mai 2010

Fenerbahçe ve Fenerbahçeli'nin hakkını diğerleri veriyor

Az evvel bloggerlarına laf ettik bu takımın taraftarlarından. Şimdi de medyadaki Fenerbahçeli olanlara öfkelenmek zamanı biraz....

İbrahim Seten, Ferudun Niğdelioğlu, Deniz Derinsu, Gürcan Bilgiç, Rıdvan Dilmen, Mehmet Demirkol filan falan... Bunların hepsi Fenerbahçeli olduğunu söylüyor. Rıdvan dışında hiçbirinden emin değilim. O bir tarafa. Aynı şekilde Rıdvan'ı Daum antipatisini görmezden gelirsek bu grubun dışına atabiliriz.

Diğerlerine gelirsek; sorarım siz bunlardan bir gün olsun bu takımla ilgili olumlu yazılar, övgüye değer hususlara dikkat çekmeler filan gördünüz mü? Şimdi hepsinin kahramını Bursaspor ve Ertuğrul Sağlam. Fenerbahçe, Aziz Yıldırım ve Daum ne zaman lanet bir şey varsa o zaman yazı konusu bunların. Yalanlandıkları vakit de, 'ee tabii yalanlayacaklar, yoksa başkan onların canını okur' diyerek oyuncuların ağızlarından yazdıkları her saçmalığa da bir şekilde kılıf bulabiliyorlar.

Ama bunların karşısında bazı yazarlardan Fenerbahçe ile ilgili güzel şeyler okuyabiliyoruz. Örneğin Ercan Güven'in bugünkü yazısı. Bu husus, aslında yeni değil. Ama birgün olsun bunlardan Ercan Güven'den çok önceleri haberdar olduğuna emin olduğum Fenerbahçe muhabirleri ve onların müdürleri bahsetme gereği görmediler; neden? Onların ilgi alanında daha çok takımdan ayrılan Edu gibi Carlos gibi adamların ağzından takımlarını ve başkanını kötüleyen tek taraftlı haberler yapmak var. Nasılsa bunları sorgusuz sualsiz kabul edecek ve lanet olsun bu yönetime diyecek yığınla Fenerbahçe taraftarı da var. Onlara göre zaten Fenerbaçe yönetimi her zaman haksız, takımda forma giyen oyuncular ise mutlaka haklı. Neye göre; belli değil. Ibrahim Kutluay da tarşılılmaz ve kusursuzdu takımdan ayrılırken ve onu gönderen Başkan aşağılık bir dikdatörün tekiydi, Edu'nun sakatlık nedeniyle gönderilmesinde de Edu tamamiyle mağdur olmuştu... Aurelio'da da, Semih'te de suçlu olan tek taraf vardı...

Neyse, Fenerbahçe'ya hakkını teslim eden bir isim daha vardı medyada. Benim Kaan Koç'a karşı davranışlarından dolayı hakkında çok ağır şeyler yazdığım Atilla Gökçe. Gökçe de bundan haftalar önce Türkiye'nin Euro 2016 adaylığı için gelen heyet için düzenlenen yat gezisine, davet edildikleri halde sudan sebepler bildirerek katılmayan Rijkaard, Şenol Güneş, Sağlam ve Denizli'ye karşı; verdiği sözü tutan ve daveti kabul edip orda az da olsa adaylık sürecine katkı sağlayan Daum'u övmüştü. Atilla Gökçe olmasaydı, biz Demirkol'dan, ahlak kumkuması Radikal yazarlarından, Gürcan Bilgiç'ten bunları öğrenemeyecektik...

Teşekkürler Atilla Gökçe, teşekkürler Ercan Güven... Güzel oyunun peşinde olmak, kuru boş Rijkaard hayranlığı ve Daum düşmanlığı ile olmuyor maalesef...

Mutlu sona az kaldı

Vay be sezondu.

Takım sezona başlarken beni çok fazla tatmin etmemişti hazırlık anlamında. Cristian ismini kabullenememiştim. Topuz'u bünye kabullenmekte güçlük çekiyordu. Bir önceki berbat sezonun en büyük sorumulularından olan kadro büyük ölçüde korunmuştu. Teknik adam olarak, Rijkaard gibi bizleri heycanlandıran bir isimden ziyade, Daum gibi ne olduğu ve ne yapabileceği belli olan bir isim idi hoca vs.

Buna mukabil lige çok iyi girmişlerdi. Lakın sonra acayip bir düşüş içerisine girdiler. O düşüş sürecinde pek çok Fenerbahçeli (ben de dahil) takımdan ümidini kesmişti. Zaten tecrübelerimiz bize bu takımın en ufak bir tökezlemede dahi toprlanabilmek bir yana daha büyük krizlere doğru yuvarlandığını hatırlatıyordu. Ama öyle olmadı ilginç bir şekilde. İstanbul BB maçından sonra gitti dediğimiz lig, şimdi avcumuzun içinde. O günden bu güne gol yemeyen, 9 galibiyet 1 beraberlik alan takımı kutlamaktan başka hiçbir şey kalmıyor geriye.

Yukarda 'ben de takımdan ümidini kesenlerdendim' dedim ama hiçbir vakit de bu takıma, yönetime, teknik ekibe haksızlık etmedim. Anlaşıldığı üzre burda lafım bir grup Fenerbahçeli taraftara, bloggere.

Örneğin takım devre arasında transfer yapmadığında buna karşı o zaman suskun kalıp işler daha sonra kötüye gittiğinde, 'devre arası transfer istemeyen başkan, sensin bunun sorumlusu' diye ünlemeye başlayanlar olmuştu. Şimdi aynı insanlar nedense hiç bu konuya değinmiyorlar. Suskunlar. Bu hususta. Hedeflerinde ve yazı konularında malzeme olarak Adnan Polat, Yıldırım Demirören ve Ankaragücü yetkilileri vs. var daha çok. Yarın şampiyonluğu kaçırsa bu takım, kalemlerini yine Aziz Yıldırım olmak üzere içeriye doğru kıracaklardır bunlar.

İşte böyle de bir ahlaksız ve omurgasız bir taraftar topluluğu var bu takımın. Ahlaksız cünkü, devre arası transfer kararı alıp almamak o günün şartlarında değerlendirilecek bir şeydir. Yani o karar alındığı anda bu iş eleştirilecekse eleştirilecek, değilse de savunulacaktır. O zaman suskun kalıp aradan geçen zaman içerisinde öngörüleyemecek 6 sakatlığın da etkisiyle takımın düşen performansından ötürü sonradan bu ara transferdeki pasifliği eleştirmektir işte ahlaksızlık. Ve yine ahlaksızlıktır işler kötü gittiğinde bunları yazarken düzeldiğinde hedef saptırmak. Çünkü bu insanlar o zaman Aziz Yıldırım ve ekibini diktatörlük gibi Hıncalesk ağızlarla dahi eleştirirken bugün Fenerbahçe'de skorların dışında o zamandan bu yana hiçbir değişiklik yapılmamıştır.

Neyse bu mevzuu çok uzar. Ne desek de boş, onlar işler kötüye gidince içeriyi, iyi gidince de dışarıyı eleştirmeye devam edeceklerdir.

Gelelim yarın ki maça. Bence sorun çıkmayacak ve Fenerbahçe sahadan galip ayrılarak o çok kişinin canını sıkacağı şampiyonluğa ulaşacaktır.

Donnerstag, 6. Mai 2010

Daum'un ve Aziz Yıldırım düşmanlarıa gün doğdu

Kaç gündür Fenerbahçe sorunsuz gidiyordu ya; kimbilir nasıl keyifler kaçmıştı. Bu halinde bile takım bir türlü övülemiyor, kendilerini 'saygın futbol yorumcusu' mertebesinde konumlandıranların programlarında Arda haberleri kadar yer bulamıyordu.

Rıdvan kazanılan maçlardan sonra bile elde edilen bu başarıdan Daum'u hiç hisse sahibi yapmaya kararlıydı. Demirkol'un zaten Aiziz Yıldırım ve Daum düşmanlığı malum... Kazanırken bunları yapan adamların kaybedilen bir maç sonrası neler yazabileceğini tahmin etmek çok zor olmasa gerek. İşte Demirkol'un bugünkü yazısı tam anlamıyla bunun bir kanıtı.

Arkadaşımızın keyiften dört köşe olduğu yazısında dışa vurduğu duygulardan çok net anlaşılıyor. O kadar gözü dönmüş ki, Deivid-Emre değişikliğini golden önce olmuş gibi yazmaktan çekinmiyor. Çünkü Daum'a saldırmak için elindeki tek işe yarar alet. Yazısının sonunu bitirişi ise tam manasıyla ibret verici:

'...teknik direktör farkı sıradan bir hocayla dünya üçüncüsü kadardı...'

Demirkol bunu hep yapıyor. İlk yarıdaki kaybedilen Beşiktaş maçından sonra da Daum'u Denizli karşısında böyle küçülttükçe küçültmüştü. Nedense ikinci yarıdaki maçtan sonra sonra aklına hiç öyle bir kıyas gelmemiş bunun yerine bu kötü oyunun hesabını bize kim verecek vs gibi sahtekarca laflar etmişti.

Daum geriye kalan haftalarda, bir Trabzonspor, bir Beşiktaş, iki Galatasaray maçı kazansın ama bir türlü akıllı olamasın; o maçların hepsi futbolsuz kötü maçlar olsunlar. Lakin Beşiktaş ve Trabzonspor'un Fenerbahçe karşısında kazandığı aynı kalitedeki karşılaşmalarda kazanan takımların teknik adamları ince zekalarından dolayı övülsünler, oyunun çirkinliği bahis konusu olmasın...

Biz yemiyoruz bunları ne zamandır Demirkol. Yedirdiğin Fenerbahçeli çoktur gerçi, sen onlarla şimdilik oyalan.

Mittwoch, 5. Mai 2010

Fenebahçe bir bir deviriyor engelleri

Bu Fenerbahçe çok olmaya başladı. Bu bütçeli bir takım nasıl bu kadar kötğ futbol oynayabilir dediler durdular. Halbuki Rijkaard üstadın takımı öyle miydi? Ona tahammül edilmeli o bizim futbolumuz için bir şanstı. Dos Santos'u başkası getirse itiraz edecektik ama bunu yapan Rijkaard ise bir bildiği var deyip beklenmeliydi ve destek çıkılmalıydı. Franco'yu ıslıklayan Galatasaray taraftarına kızarken Demirkol nedense takımı öndeyken Guiza'yı ıslıklayıp hüngür hüngür ağlatan Fenerbahçelile diyecek bir çift lafa sahip olmuyordu.

Haftasonu oynanan karşılaşmanın 39. dakikasındaki paslaşmayı izlediler mi acaba bu başta Demirkol olmak üzere güzel futbol ve Rıjkaard budalaları... Hala Fenerbahçe'nin çok kötü futbol oynadığını mı iddia edecekler? Daum'a sene başında bir ara laf ettiler hiçbirisi geçerli değil şu anda. Onlar da İstanbul BB maçından sonra biraz daha yakın şekilde takımıyla ilgilenen Aiziz Yıldırım'ı dillerine dolayıverdiler. Bkz. Mehmet Demirkol'un 04.03.2010 tarihli Milliyet Gazetesindeki yazısı. Beyfendi Aziz Yıldırım kongreyi kazandığında vaad ettiği üç yıl üstüste şampiyonluk ve futbol takımıyla daha yakından ilgilenme söylemlerinden ötürü yeniden kurumsallaşmaktan uzaklaşan tek adam zihniyetiyle takımını yöneten takımın her işine karışan diktatör olacaktı... Bu minvalde yazı yazmıştı Demirkol da ta o zamanlar. Sezon başladı. Ama o da ne; Aiziz Yıldırım takımdan iyice elini ayağını çekmekle kalmamış, hakem hatalarına karşı en sessiz kalan başkan olarak ve bu nedenden kendi taraftarlarınca başta yoğun şekilde eleştirilerken aynı zamanda yetinmeiş bir de Kocaman'ı göreve getirmişti.

O zaman ben zamanında böyel bir yazı yazdım ama Yıldırım görevde olduğu dönem içinde en geri planda kalan Başkan profili çizmekte şekilnde bir yazı yazmayı yazarlık namusunun gereği olarak görmemiş bu tür durumlarda her zaman yaptığını yaparak sessizliğe gömülmüştü. Ta ki, İstanbul BB maçından sonra biraz daha takıma yakınlaşıncaya ve kenetlemeyi takım içinde teşvik için bizzatihi yoğun çaba harcamaya başlayıncaya kadar. Aynen Yıldırım hakemler hakkında tek kelime laf etmemeye çalışırken bunu destekleyip tebrik etmek yerine susarken, en küçük bir itirazında 'görüyor musunuz biz demiştik' kalemlerini çalıştırdıkları gibi.

Şayet bugün kupayı kaldırırsak (ki sevgili okurlar müsterih olsunlar ben yeni bir kehanette bulunup kupayı kaldıracağımızı müjdeliyorum şimdiden) ve şampiyon da olursak bu emin olun 100. yıldaki şampiyonluktan dahi daha değerli olacak. Çünkü o zaman camiası da bu kadar karşısında değildi kulübün ve yönetimin. En çok da kurulan sistemli yapının giderek sağlamlaşmasıyla seneye çok daha iyi olacağız. Yeterki çok değerli AYkut Kocaman bu ilkesel futbol severlerin gazına gelip gereksiz kaprislerininden biri yaparak bu düzeni bozma yöyünde adım atmasın sene sonunda.

Mittwoch, 28. April 2010

Arda Turan transferi


Ben tarafsız futbol yazarlığından hiçbir şey anlamadığım gibi zihnimde bir türlü sağlam bir zemine oturtamadığım bir başka kavram daha var: Profesyonellik...

Oyuncu maçtan sonra, üstelik de ezeli rakipleri karşısında kaybettikleri çok önemli bir karşılaşmadan sonra soyunma odasında kakara kikiri telefonla konuşuyorsa; Uğur Meleke, Mehmet Demirkol misali, 2ne var bu adamların hiç mi sosyal hayatı olmayacak, hiç konuşmayacaklar telefonda, bunlar profesyonel isimler' gibilerinden yaklaşımlarını taşıyamıyorum bünyemde... kusma etkisi yaratıyor hatta. O oyuncunun takımı ve forması için taşıması gerektiği asgari amatör ruhtan yoksun olduğunun kanıtıdır. Profesyonellik filan falan iyi güzel de... Bir oyuncu maçtan çıkar çıkmaz kendisini o havadan soyutlayabiliyorsa bu profesyonellik filan değildir, bunun tek bir anmalı vardır; o arkadaş zaten saha içerisinden de o havaya hiç girememiş demektir...

Yıllar evvel, hani şu Halil Üner'li önce muhteşem kurulan ama sene sonuna doğru Gilmorelara, Lokmanschuklara filan kalan takımlı Fenerbahçe var ya, işte o zaman... Bir Efes Pilsen karşılaşmasından sadece Play-Offlar için transfer edilmiş bir oyuncu vardı Taylor Wood mu ne... Adını hatırlamıyorum... Fenerbahçe'nin mağlup duruma düştüğü karşılaşmanın son anlarına doğru aşlınan bir molada ben ekranın başında yenilginin vereceği hüzünle endişeli ve stresli bir şekilde beklerken bu arkadaşın kahkahalar attığını gördüm... O anda TV ye saldırmak geldi içimden... Bu ne biçim bir oyuncu dedim filan... Onun üzerinden yıllar geçti, çok piştim, çok olgulaştım vs. ama hiçbir zaman ona karşı duyduğum öfkenin abartılı ve haksız olduğunu düşünmedim, bir an olsun...

Esas konumuz Arda Turan'ın Fenerbahçe'ye transferi ile ilgili... Yani olacağından değil de ihtimali ile ilgili...

Emre Belözoğlu transferini yaptınız midemiz kaldırmıyordu, hadi adam doğuştan Fenerbahçeli çıktı, var gücüyle kendisini kabullendirmek için uğraştı ve her şeyden önemlisi takımı futbol anlamından bir üst seviyeye çıkarttı o yüzden biraz olsun kabullendik. Zaten kendisinin burdayken de en azından bende Arda Turan kadar bıraktığı bir nefret duygusu yoktu. Sonra tuttunuz yine bünyenin istemediği bir adamı aldınız getirdiniz; Mehmet Topuz. Ne yaparsa yapsın hala kıymeti yok gözümde. Sahada oyununu oynar ben de hakkını veririm onu kutlayarak, iyi oynadığını söyleyerek veya şampiyonlukta katkısı olduğunu ima ederek ama daha ötesi sözkonusu dahi olamaz...
Şimdi de Arda Turan söylentileri çıkmış. Gerçi kulüp yalanlamış haberleri ama biz biliyoruz ki, Aziz Yıldırım bir canlı yayında Arda Turan'ı istediğini söyledi. Yani bizim taraftın ona bir ilgisi var. Allahtan o gelecek birisi değil. Ama ben yine de söyleyeyim şimdiden; bırakın getirmeyi, şayet bir girişimde bulunulsun ben o anda asacağım taraftarlık elbisemi bir süreliğine duvara...
Geçmişte de bunun örnekleri oldu; Tnaju, Feyyaz, Sergen vs. Sergen hala Beşiktaşlı Sergen, Tanju ise kendisinden bahsederken sö Galatasaray'dan açıldığı vakit heycanlanmakta Fenerbahçe'de ise hiç oynamamış sanki hasbam. Profesyonellik bir yere kadar, bu kadar fazla...

Dienstag, 27. April 2010

Bu takım daha fazla saygıyı hak ediyor

Belki okurlar hatırlar, Galatasarak karşılaşmasından önce yazdığım postta o derbinin 1-0 Fenerbahçe'nin olacağını ve o noktadan itibaren de takımın ciddi manada yarışın içerisinde olacağını söylüyordum... Beni bu aşamada sadece Beşiktaş karşılaşması ürkütmekteydi. Bursaspor'un ise o günden bugüne Gençlerbirliği ve Galatasaray karşısında puan kaybedeceğini az çok düşündüm. 'Beşiktaş karşılaşmasını da kayıpsız atlatırsak ben müsadenizle burdan şampiyonluğumuzu ilan edeceğim' derken yine bu blogta dayandığım noktalar buralardı.

Şu anda hakikaten işler tam anlamıyla Fenerbahçe'nin istediği gibi ilerlemekte. Fenerbahçe'nin zor bir üç maçlık kapanış programı var ama şu son 7 haftada geride bıraktığı takımları düşünürsek bu üç maçtan da dik bir şekilde çıkacağını öngörmek çok zor olmaz tahmin ediyorum.

Beni esas bu yazının başına oturtan motivasyon ise bambaşka... Fenerbahçe'nin bu başarısı hala hakettiği oranda değer görmemekte, medyada ve futbol camiasında. Geçen haftaki Deniz Göcek'in berbat yönetimi haklı bir galibiyetin üzerine gölge düşürmeye yetmişti... Hatta şampiyonluk da gelse çoktan bu şampiyonluk kimilerince lekeli bir şampiyonluk. Bunun için sebep arıyorlardı, buldular o sayede. Bünyamin Gezer'in Galatasaray adına belki yorumlanırsa yorumlanabilecek eyyamcılığı ve Zapo'yu oyundan atışı bile Fenerbahçe'nin ve Aziz Yıldırım'ın oyunu olarak gösterilmeye çalışılmakta...

Fenerbahçe'nin bu noktada ise tek yardımcısı kendi camiasi olabilir ancak. Geçen haftaki Bilica rezaletini görmezden gelişim ve hiç yazmayışım da bu nedendi... Bu kimilerince ahlaki olarak görülmeyebilir. Benimse ahlak anlayışım bu noktada daha farklı. Olayı benzeştirmek çok doğru olur mu bilmiyorum ama yine de hatırlatmadan geçemeceğim:

Sevan Nişanyan bundan birkaç sene evvel eşinin başından aşağıya kavanozda biriktirdiği bokunu boca ettikten sonra feministlerden ve sosyalistlerden ciddi manada tepki almış hatta onun 'bir kurtarılmış kale olan' Agos'ta artık yazdırılmaması gerektiği söylenmişti... Agos Gazetesinin halen ve o zaman da genel yayın yönetmeni olan Mahçupyan ise Nişanyan'ı sadece kınamış ama onun asla gazeteden gönderilmeyeceğini söylemişti... Bunun üzerine sert tartışmalar yaşandı iki taraf arasında. Yani feminist-sosyalist camia ile Mahçupyan arasında. Çünkü Mahçupyan'a göre, esas hedefte olan Nişanyan değil, Nişanyan üzerinden Agos'taki mevcut yönetimdi. Nedeni nasılsı haklısı haksızı bir tarafa kalsın çünkü bu postun esas konusu o 2007 yazında yaşanan Nişanyan tartışmaları değil.

Burdan yeniden bizim konuya bağlayalım hususu. Bilica olayında da hedefte spor ahlakı, Beşiktaşlılara karşı yapılan saygısızlık, Fener'in kutsal formasının kirlenmesi vs yoktu. Bunlar kullanılarak yıpratılmaya çalışılan bir kulüp ve onun şampiyonluk yolunda sorunsuz bir şekilde yolunda giden makinesinin sekteye uğratılma gayreti vardı.

Tabii birçok Fenerbahçeli de Bilica'nın derhal gönderilmesini istedi. Onların niyeti elbette tamamiyle halisaneydi. Hatta ben de maçı izlerken benzeri bir tepki verdim. Ama geçen hafta bu konuda suskun kalmayı tercih ettim, yukarda bahsettiğim nedenden ötürü.

Bilica olayında görünenin bu haftasonu oynanan karşılaşmalardan sonra da devam ettiğini görmekteyiz... Fenerbahçe'nin başarısı, sadece hakemlerin Aziz Yıldırım'ın etkisinde kaldığı iddiasıyla gölgelenmiyor . Örneğin Fenerbahçe bazı programlarda maalesef hala hakettiği değer verilmemekte. Ntvspor bana kalırsa bu tarz programların büyük bir çoğunluğuna ev sahipliği yapmakta. Örneğin dün Mehmet Demirkol- ya Spor Servisi ya da 90+ idi- bu bütçeli bir takımın böyle kötü olmasının hesabını Daum'a sormalıyız gibilerinden birşeyler söylemişti.

Hatırlarsanız senebaşında da bunlar oluyordu. Daum bir köylü kurnazıydı vizyonu dardı, burda şampiyon olup tonlarca parayı cebe indirecekti, Avrupa ile işi olmazdı filan... İşte başta bu Demirkol gibiler, Rijkaard'a tapınırken Daum'a bu lafları edip durdular.

Halbuki bugün gelinen noktada o Daum'un takımı bu sezon Avrupa'da en çok puan toplayan Türk takımı. Onun dışında şu anda ligin lideri ve yere ğöğe sığdırılamayan Rijkaard'ın takımına tam 6 puan fark atmış durumda. Türkiye Kupası'nda ise finalde.

Kimse Fenerbaçe'nin kusursuz futbol oynadığını, olağanüstü olduğunu iddia edemez. Ama aynı zamanda kim ki aynen bu Demirkol gibi Fenerbahçe'nin hali hazırda Türkiye Ligindede mücadele eden takımlar arasında en sistemli ve en iyi takım oyunu oynayan takımı olduğu gerçeğini inkar eder, işte o kişi kötü niyetlidir. Rijkaard'a hala toz kondurulmazken Daum'a bu bütçeli bir takıma böyle futbol oynattığı için hesap sorulmalıdır demek, ahlaksızlıktır... Bunu demeye hakkı olan evvela Daum'a ve Fenerbahçe'ye hakkını teslim eden ve Daum'a getirdiği eleştirilerin aynısı Rijkaard'a getirebilen adamdır...

Maçlardan sonra bazı Fenerbahçeli yazarlar (Gürcan Bilgiç vs.) takımın İstanbul BB maçından sonra sürekli Aziz Yıldırım tarafından yapıldığını iddia ediyor. Bu deli saçması cümle Spor Servisinden okunuyor ve ordaki iki adamdan hiçbirisi kalkıp da abicim Daum sene başindan beri böyle oynuyor zaten demiyor... Aykut'un bırakıp gitmesi için ellerinden geleni yaptılar... Edu, Semih, Kazım ve Önder olaylarından dolayı Aykut suçlandı ve 'Aykut Kocaman'ın olduğu yerde bunların olması çok üzücü' filan gibi sahte laflar ettiler. Kimse Arda ile Caner'in kapıştığında Rijkaard'ın olduğu yerde bunları olması üzücü demiyor. Kazım'ın disiplinsizliklerinin faturasını Kocaman'a çıkartmaya çalışan Demirkol, Jo'nun geceler boyu süren eğlence anlayışına karşı pek bir şefkatli...

Velhasıl;
Sene başından bu yana ısrarlayapmak istediğim, bu takım hak ettiği saygıyı içlerinde kendi taraftarları da olan bazı çevrelerden bir türlü göremediği gerçeğini işrate etmeye çalışmak, Hz. İbrahim için yakılmış dev ateşe kagasında su damlacığı taşıyan güvercin misali kendimce itiraz etmek ve bir kişi de olsa henüz böyle düşünmemiş olanların zihninde soru işareti yaratmak.

Dienstag, 20. April 2010

Fenerbahçe-Beşiktaş: 1-0// Gölgelenmiş Zafer


Öncelikle gerek maç yazısını bu kadar geçiktirdiğim gerekse de son aylarda blogu çok ihmal ettiğim için okurlardan özür dilerim. Türkiye'ye dönüş yaptıktan sonra maalesef çok fazla internette vakit geçiremiyorum (yoksa buna çok sükür mü demeliydim) aynı zamanda benim olmayan bilgisayarlardan bağlanıyorum internete ve bu da yazı yazmak için uygun konfordan uzak kalmama yok açmakta... Böyle olunca performans düşüklüğü kaçınılmaz olmakta...

Maça dönersek... Beşiktaş maçları benim için Galatarasaray karşılaşmalarından daha değerlidir. Nasıl olmasın. Hayattımda ilk seyrettiğim karşılaşma bir Beşiktaş Fenerbahçe karşılaşmasıydı ve o zaman ben çoktan Fenerbahçeli olmuştum ve tuttuğum takım Beşiktaş karşısında tam bir hezimete uğrayarak 4-0 yenilmişti... O dönemler Milne dönemleriydi ve ondan sonraki senelerde de Beşiktaş korkunç bir üstünlük kurmuştu Fenerbahçe'ye. O zamanlardan beri zihnimde her zaman farklıdır Beşiktaş karşılaşmalarının önemi ve o gün bugündür Beşiktaş'ı yendiğimiz maç sayılarının sayısı artık artışa geçmişse de hala Beşiktaş karşısında bu takım, 3-0; 4-1; 4-0; 5-1 v. gibi skorlarla net bir üstünlük kuramamıştır. Halbuki Beşiktaş'tan, onlara karşı galibiyet sayısında pozitif durumda olduğumuz bu son zamanlarda dahi, dört gol, üç gol yediği maç sayısı az değildir.

O bakımdan ben ne olursa olsun çok rahat oturmam maçın başına. Yine öyle olmuştu ama oyuncularımız benim kadar korkumuyordu Beşiktaş'tan bu kesindi... Daha birinci dakikadan itibaren rakip sahaya yerleşip agresif bir oyunla galibiyete ulaşmayı hedefledikleri belliydi. 2. dakikada gol da geldi. Skor orda kalmaz rahatlıkla 2 ve 3. goller de gelebilirdi. Lakin diyoruz ya işte rakip Beşiktaş olunca bu takım bu skorlara ulaşamıyor bir türlü diye; yine öyle oldu, skoru farka götürecek net pozisyonları takım futbol oynayarak yakaladıysa da sonuca ulaşamadı. İşler böyle gidince aklıma hemen önceki Daum dönemindeki bir Beşiktaş maçı gelip durmaya başladı... Hani Anelka ile 1-0 öne geçmiş arkasından da farka gidecek pozisyonları ve penaltıyı dahi bulmuş ama bunlardan yararlanamayınca kör bir kurşunla beraberliğe razı olacak hala gelmiştik. Onun bir tekrarı yaşanacakmış gibi geldi bir anda bana...

Hakikaten de korkutuğum başıma geliyordu nerdeyse. Oyun anlamında Fenerbahçe'den çok geride kalmış olan ve maç içerisinde bir tane dahi pozisyon bulamayan Beşiktaş; Bilica'nın betimlemek için sıfatların yetersiz kalacağı hareketi sonucu beraberliği söküp gidecekti nerdeyse burdan... Televizyonlarda yorumlara filan bakıyorum; -olaylardan geride kalan zamanlarda futbol hakkında da konuşurlarsa- sanki sahada birbirleriyle denk mücadele içerisinde olmuş iki takım varmış gibi konuşmaktalar. Beşiktaş da bir şey oynamamış onlara göre Fenerbahçe de. Veyahut Beşiktaş özellikle ikinci yarı Fenerbahçe'yi sahasına hapsetmiş ve sağlı sollu harekete geçmiş. Bunları dinledikce acaba başka bir karşılaşmayı mı izledim ben demeden alamadım kendimi.

Çünkü Fenerbahçe'nin dört net pozisyonu varken ve bunların hiç birisi karambol değilken Beşiktaş'ın Fenerbahçe ceza sahasının içerisine giremediği net bir şekilde ortada. Karşılaşmanın belli bölümlerinde % 66'ya %34 topla oynama oranı karşılaştırmalarının belirdiği net bir şekilde görülmekte. Beşiktaş'ın ikinci yarı özellikle de Uğur İnceman girdikten sonra topa daha çok sahip olup atak yapan taraf olması ise bir hayli de Fenerbahçe'nin oyun karakteriyle alakalı. Daha önce de yazdım 'Fenerbahçe'nin son haftalarda kazandığı bu karşılaşmalarda pozisyon bulamaması biraz da onun tercihi, istese bu kadar pasif kalmaz' diye... Aynı şekilde Fenerbahçe ilk yarıda sarf ettiği eforun ve agresifliğin mükafatını kaçırdığı net pozisyonlarla alamadığı için karşılaşmanın ikinci yarısında iyi becerdiği bir şey olan geriye yaslanıp pozisyon vermeme taktiğini uygulamya koydu. Çünkü düşmüş bir güçle hala agresif oynmaya devam ediyor olsaydı fatura daha pahalı olabilirdi. Pnealtı pozisyonu öncesinde 4'e 2 yakalanmaları bence bunun bir kanıtı.

Buraya kadar hep futboldan bahsettik ve fakat maalesef bu karşılaşma da başka şeylere kurban gitti. Fenerbahçe'nin oyun anlamındaki üstünlüğünden filan bahsedemiyoruz. Galibiyeti hake ttiğinden de. Karşılaşmanın hakeminin Beşiktaş aleyhine verdiği bir çok yanlış karar Fenerbahçe'nin bence hakedilmiş galibiyetine maalesef leke sürdü.

Şimdi soruyorum;

-Hakem daha ilk penaltı pozisyonunda, Lugano'nunkinde penaltıyı verse ve Beşiktaş bunu değerlendirerek skoru eşitlese belki karşlılaşma ondan sonra öyle devam edecekti ve berabere bitecekti. İyi ama bu Fenerbahçe'nin sahada futbol adına daha çok şey yapan ve pozisyonlar üretip gaibiyeti, oyun anlamında en azından, daha çok hakeden taraf olduğu gerçeğini değiştirir miydi? Özellikle de oyunun güzelliğinin peşinde olanların, işin bu tarafından hiç bahsetmemeleri çok ilginç.

-Ernst, haksız yere kırmızı ile oyundan atılmasaydı, diyebiliyor musunuz; Beşiktaş dalga daşga geliyordu Fenerbahçe'nin üzerine, Volkan akıl almaz toplar çıkartıyordu, gol an meselesiydi ve Ernst'in atılmasıyla her şey altüst oldu? Bunu birazcık dürüst olduğunu söyleyen hiç kimse iddia edemez.

-Bobo o penaltıyı Bilica o noktayı aptalca bir hareketle kazdığı için mi kaçırdı?

-92. dakikada oyundan haksız yere atılan Toraman'ın pozisyonu muydu skordu belirleyen?

Denilebilir ki bunların yanında Emre'ye, Topuz'a sarı kart verilmeliydi çok önceden ve belki ilerleyen pozisyonlarda onların atılması sözkonusu olabilirdi... Olabilirdi olmasına da açın bakın arşivleri ligin ilk yarısındaki karşılaşmada oyun başabaş giderken Gökhan Gönül'e verilmeyen penaltı ve oyun 1-0 iken hala tartışılır olduğuna emin olduğum Kazım'ın kırmızısı olmasa kesinlikle sonucu çok farklı olacak olan maç sonrasında Mehmet Demirkol filan gibiler nasıl Beşiktaş'ın galibiyetini övecek, Denizli'yi dehalaştıracak satırlar döşemişler köşelerinde. O zaman hakem konuşmayı aklının ucundan geçirmeyenler şimdi sadece hakemi konuşuyor.

Velhasıl; ilk Galatasaray galibiyeti sonrası Bünyamin Gezer'in daha çok konuşulması, ikinci Galatasaray galibiyetinde Fenerbahçe'nin akıllı oyunundan hiç bahsetmeyip Franco'nun ve tribünlerin onu son 20 dakika alkışlayıp durması tartışılması, ve nihayet bu Beşiktaş galibiyetinde sahadaki oyundan hiç bahsedilmemesi, bunun karşısında Beşiktaş taraftarının hakemi konuşup durması ve hakemin bir anlamda maçı Fenerbahçe'ye verdiği imajını oluşturmaya çalışması beni bu itiraz noktasına itmekte.

O bakımdan Bilica hakkında yazacaklarımı da şimdilik bir kenara koyma taraftarıyım çünkü başta Alex ve Volkan olmak üzere bu galibiyeti hak eden ve bunu oyun oynarak kazanan yığınla Fenerbahçeli topçunun başarısına bir gölge de ben düşürmek istemem...

Donnerstag, 15. April 2010

Kevin Kuranyi

Bizim gazeteler yaz yaklaşınca böyle sarhoş olmaya başlıyorlar transfer haberleriyle. TVlerdeki tatil yerleri, otel-plaj-diet programlarının ve Dr. Mehmet Öz'ün ekranlarda görünmeye başlamasının yanında yazın geldiğnin bir diğer habercisidir bu transfer haberleri... Transferlerin kendisinden çok, artık o kasvetli, soğuk, yoğun çalışma temposu gerektiren kış aylarının bitip yayların gevşediği, güneşin gülümsediği, insanların canlanmaya başladığının günlerin geleceğinin habercisi olmaları beni heycanlandırır.

Gelgelelim Kuranyi transferinin olabilirliğine. Açıktır ki bu isim her dönem ortaya çıkan 'fix' transfer edilecek oyunculardan ve teknik direktörlerden birisi. Fernandez vardı bir ara, teknik direktör. Her transfer döneminde ya da kovulan her büyük takım teknik direktörünün arkasından çıkardı adı piyasaya. Örneğin PVH Fenerbahçe2ye gelmeden evvel kim bilir kaç kez, getirildi Türkiye'ye gazeteler tarafından. Ve diğerleri.

Am yine de kendi görüşümü söyleyeyim: beş para etmez bu isim, peşinden koşmak da manasızdır; illa ki alınacaksa Magath'ı da birlikte almak lazım gelir; Magath'tan başka ondan verim alabilen görmedim ben çünkü.

Dienstag, 13. April 2010

Spor Servisi'ne eleştiri

NTVSpor'un Spor Servisi programı genel itibariyle beğendiğim, takip ettiğim bir programdır. Zaman zaman programın asli unsurlarından olan Demirkol'u eleştiririm ama o da daha çok onun özelinde olur, programla ilintili değil. Bu onun programda söyledikleriyle alakalı olsa da. Neyse. Buna rağmen Demirkol benim dikkate değer bulduğum söylediklerine kulak kabartığım bir insan olmaya devam eder her zaman. İbrahim Altınsay, Asena Özkan (bu noktada Rehavet'in Papazın Çayırı'ında yazdığı arşivlik yazıyı tavsiye ederim), Semih Gümüş gibi suret-i haktan görünüp örtülü ve sinsi bir taraftarlık yapmaz. Gerçi Galatasaray taraftarlarının bir kısmı, onu zamanında sinsilikle itham etmişlerdi, ama aynı kişiler programlarında kendilerinin blog yazılarına ve fotoğraflarına yer vermesiyle birden bire 'sinsi Demirkol'dan, sevgili Demirkol' mertebesine yükseltmişlerdi.

Demirkol'a mukabil, Fuat Akdağ, çok daha akli selim ve sempatik bir adam gelmiştir bana. Demirkol'da zaman zaman yakaladığım samimiyetsizlik ve geri dönüşleri onda bariz olarak hissetmedim hiç. Örneğin Demirkol Aragones geldiğinde yazdıklarıyla bugün herkesin öve öve bitiremedeği yazısında bahsettikleri arasında ciddi anlamda çelişkidedir. Yine bir yazısında Deivid'in çizgiyi geçtiği halde gol sayılmayan şutu için bunun gol olduğunu görmek için çizgi hakemine bile gerek yok derken; o günlerde katıldığı bir tv programında hakemin göremediğni, göremeyebileceğini filan söylemiştir.

Esas derdim Spor Servisi idi değil mi; ona dönelim yeniden. Efendim, dikkat ediyorum, programda ciddi manada bir Galatasaray haberi yoğunluğu var. Dünkğ yoğunluğu da bir gün öncesinde Galatasaray'ın maçının oynanmış olmasıyla açıklayalım; pekii bugün nedir Allah aşkına. Bu son günlerde Galatasaray'ın içinde bulundğu durumla ilintili olabilir mi; bilmiyorum. Galatasaray ile verilen haberlerin dişe dokunur şeyler olması sözkonusu olsa yine itirazım olmayacak yoğunluğuna bu kadar. 11:35'de başlayan programda bugün 12:05 e kadar sadece Galatasaray haberlerine yer verildi ve bunların çoğunluğu yine dünde çokça işlenen protestolar, Jo nun bu konuda saha içinde Franco ile ne konuştuğu gibi lüzumsuz ve büyük olasılıkla gerçekle ilişkisi olmayan şeyler. Fenerbahçe ile ilgili bir tek Daum2un iki yıl daha kalmak istediğni söyleyen göstermelik bir haber. Beşiktaşla ilgili de yine çok az sayıda haber. Ve sonra bloglarda yer alan aptal resimler.

Bu mudur yani?

Eli yüzü düzgün tek spor kanalındaki üstelik hiç fena sayılmayacak bir fikirden ortaya çıkan bu programın içeriği bu kadar basit mi olmak zorunda. Kulüplerden haber alamadıkları için masa başında gazete doldurabilmek adına haber uydurananların haberlerine yer vermek midir işin esası? Halbuki futbol üzerine yetkin sözsöylebielcek iki isimden bahsediyoruz. O kadar uzun yapmalarına da gerek yok. Kısa tutsunlar ama Jo'nun Leo Franco'ya kime bu tepkiler diye sormaları okunmasın ekrana ve bunun üzerine konuşulmasın. Arda'nın sezon sonunda bırakma ihtimali ile ilgili her haber okunmasın bir tanesi okunsun yeter. Üzerine de yorum yapılsın. Çok uzağa gitmeye gerek yok aslında, kardeş kalan NTV'deki Yazı İşleri programı örnek alınabilir bu hususta.

Dienstag, 6. April 2010

Mehmet Ali Aydınlar'ı dinlerken...


Bugün NTVSpor'daki 14/16 programında dinledim kendisini. Spor dünyasında şimdiye kadar Özhan Canaydın ve Sülayman Seba da dahil olmak üzere bu derece beyfendi ve düzgün profil çizen bir adam dinlememiştim şimdiye kadar.
Olası bir görev değişimiyle Aziz Yıldırım'ın yerine geçmesi ihtimali belirirse en ufak bir endişem dahi olmayacaktır; bundan emin oldum o kısa süre içerisinde.
Neyse bunun en azından kısa vadede gerçekleşmesi zaten sözkonusu değil, biz onun şu andaki hizmetleriyle yetinmeye devam edelim... Edelim etmesine de her durumda keyfimizi kaçıracak bir durumun belirmesi zaruri mi dir diye isyan da etmeden duramayacağım. Evet lafı, federasyonun yabancı sınırlamasında yapacağı yeni düzenlemeye getireceğim... Halem 3+1 olan bu sınırlamanın 2 ye düşürülmesi sözkonusuymuş. Sebbi de malum; bizim çok bilmiş spor adamlarımızın ezeli ve ebedi kaygısı 'yabancı oyunculardaki serbestliğin yerli oyuncu yetiştirme konusunda sebep olacağı olumsuz etki'.
Oyuncu yetiştirmenin önündeki en büyük engelin yetersiz altyapı ve bu sporun az olan popülaritesi iken, düşma olarak yabancı oyunsu sayısının belirlenmesi ne büyük akıl tutulması ve basiretsizliktir...
Futbolda da aynı köhne zihniyetin kasıp kavurduğu bir dünya ile muhatabız. Herkes Mehmet Topuz'un bunca değerdeki oyuncunun daha fazla katkı sağlamasıyla meşgul. Ama onun o etmez değere ulaşmasını oluşturan koşullar nedense birkaç aklı başında insan dışında sağlıuklı bir şekilde sorgulanmıyor.
Yeniden voleybola dönelim. Fenerabçe Acıbadem Kadın Voleybol Takımı'nın en etkili ve elde ettikleri olağanüstü başarının gerisinde; hani teknik ekip, yönetimi ve Sayın Mehmet Ali Aydınları bir kenara bırakıyorum; Osmokroviç ve Gamova idi... Dricks'ın katkıları da yabana atılamaz. Yerli oyuncularımız da çok gayret gösterdi ve mücadele etti; eyvallah ama; nerdeyse her servisini ya fileye ya da oyun alanı dışına atan Çiğdem, her smaçlarında bloca takılan Eda ve Seda'nın eline kalsaydı bu takım tek başına, bence bırakın finali gruplardan çıkması süpriz olurdu...
Dilerim bu cağdışı zihniyetin ürünü yürürlüğe konmaz. Umarım en azından Fenerbahçeliler bu saçmalık karşısında sistemli bir şekilde karşı mücadelesini verir. Bu başarı bir defa ile sınırlı kalmamalı çünkü.

Montag, 5. April 2010

Fenerbahçe-Kayserispor: 2-0

Çok mu oyun okuma özürlüyüm sevgili okur bilmiyorum. Ama şu futbolu quantum fiziğinden bahsedermiş gibi olabildiğince kompleksleştiren ve sahada oynanan o benim bildiğim basit oyuna olur olmaz yığınla şey atfedenleri bir türlü anlayamadım.

Bu yüzden zaten bu maçla ilgili söylenebilecek teknik hususlar son haftadakilerden çok fazla farklılık arz etmemekte...

Nedir son haftalarda gördüğümüz: Oyun merkezini geriye çeken, öncelikle savunmasında açık vermemeye ve bu sayede maçı kazanmaya çalışan bir takım Fenerbahçe. Esas gaye muhtemelen; Manisaspor-Diyarbakırspor-Bursaspor ekseninde yaşanan yoğun travmadan çıkmak için elzem olan glibiyetlerin en risksiz yoldan kazanılması. O günden bu güne kazanılan 13 puanı düşündügümüzde (5 maçtan bahsediyoruz) bu reçetenin işe yaradığı görülmekte.

Dünkü Rıdvan'ın kendinden geçmiş bir şekilde bahsettiği olumlu anlamdaki gelişme ise (ayrıca onun bahsettiği kadar sarhoş olunacak bir durum yok ortada) takımın özgüven kazandıkca yeniden sahip olduğu kapasitenin gereklerini yerine getirebilmesi ve hücuma kalabalık çıkmaya artık cesaret edebiliyor olması.

Şubat ayında artık gitti denilen/ dediğimiz şampiyonluk için ciddi manada ümitlenebiliriz. Bunun için esas final ise Kadikiy'deki Beşiktaş karşılaşması. Ben, 'biz Galarasaray'ı nasılsa hep yeniyopruz' geyiklerine itibar etmediğim ve her Galatasaray maçı öncesinde ciddi manada endişelendiğim gibi 'nasılsa biz derbilerde iyiyiz' diyerek Kadiköy'deki Beşiktaş karşılaşmasını da hafife alamıyorum.

Unutmayalım ki, derbilerde iyi denilen bu takım Beşiktaş'a karşı çok önemli iki Türkiye Kupası finali kaybetti. Ve her zaman yendiğimiz Galarasaray'a yenilerek şampiyonluğu kaybedeşimizin üzerinden daha 2 sezon geçti.

Beşiktaş o maça en azından bu hafta puan kayberek geleceği için, beraberliği artık tolere edebiliriz. Ama mağlubiyet son haftalarda içerisine girdiğimiz bu çoşkunun diğer maçlarda alınacak sonuçlara göre yerlebir olmasına neden olabilir. Çünkü Galatasaray'ın önündeki Sivaspor-Manisaspor-Diyarbakırspor zincirinden 9 puan alması hiç de az bir olasılık değil. Bu da olası bir Beşiktaş mağlubiyetiyle 61 puanda kalacak olan Fenerbahçe'nin ligin dördüncülüğüne düşmesi tehlikesini görünür kılmakta.

Ama bir galibiteyle birlikte Fenerbahçe'nin şampiyonluğunu ben müsadenizle burdan ilan edeceğim.

Mittwoch, 31. März 2010

'Rijkaard buralara fazla'

Türkiye toplumunun ruhunu saran çok ciddi bir aşağılık kompleksi var. Bunun psikodinamiklerini tam olarak bilmiyorum. Düşünüyorum, ama bulamıyorum.

Şu olabilir mi mesela; toplumun önüne modern batıyı hedef olarak koyan Cumhuriyet ideolojisinin beraberinde aynı toplumun kültürel kökenini ve hfızasını silme ve yok etme gayreti ?

'Batı, ulaşmak isteğimiz medeniyetin zirvesi. Biz ise lanet bir doğuluyuz. Hele bir de şu Arapların dini İslam yok mu; bunca geri kalmışlığın asıl nedeni... Ne kodar kolay reddedersek bu kimliği o kadar hızlı dönüşürüz batılılığa.'

Bu Türkiye toplumunun Kemalist ideolojiyle yoğun bir şekilde harmanlanmış batılı laik kesiminde sıklıkla karşılaştığımız bir zihin kurgusu değil midir? Bu bahsettiğimin kesmin azımsanmayacak bir bölümünün son dönemlerde 'ulusalcı' bir yapıyla milliyetçiliğe ve Avrupa düşmanlığına savrulması başka bir mevzu şimdi ona sokulmayalım.

Öbür taraftan, bu batılı laik kesmin dışında kalan ve Cumhuriyet ideliojisinin başını çok fazla okşamadığı Anadolulu muhafazakar kesim aksine yoğun bir Osmanlı sevgisini taşımış ve bu şekilde içine kapandıkça kapanmıştır. Ama bu kesimde dahi 'ya gavur yamış abi, biziiler olsa şimdi iki günde yırtıldıydı bu...' cümleleri sıkılıkla duyulagelir...

Neyse, kendisini bir futbol blogu olarak tanımlayan bu yerde haddinden fazla bir soyutlamaya ve ağır bir konuya daldığımın farkındayım. Hemen mevzuyu somuta, esas söylemek istediğime getiriyorum.

Esas muradım, Türkiye spor medyasıdaki bazı eğitimli ve belli bir seviyeyi tutturabilmiş kesimindeki bu aşağılık kompleksinin kodlarının deşifre edebilmeye çalışmak. Banu K. Yelkovan, İbrahim Altınsay, Bağış Ertan, Okay Karacan vs. cizgisinin kendi ideolojik bakışlari doğrultusunda futbolu okumaları ve daha da ötesinde dizayn etme çabalarının yanında bu yönleri de ciddi manada dikkatimi cezbetmekte... Sayıları hiç de azımsanmayacak yeni dönem futbolsever gençlerimizin de hayranlıkla takip ettiği bu cizgiden etkilenerek benzeri şeyleri söylediği düşünürsek üzerinde laf etmeye değer bir mevzuu ile larşı karşıya kaldığımızı görebiliriz...

Eric Gerets, Del Bosque, Zico, Lucescu ve nihayet Rijkaard, ne zaman eleştirilmeye başlansa ve sorgulanır olsa ona yapılan her eleştirinin tartışılmaz bir şekilde onların sahip olduğu yüce futbol bilgisini anlayamacak biz geri kalmış insanların lafları olabileceği ancak dillendirilmekte... Onların biz geri kalmış ve henüz evrimini tamamlayamamış yığınlar arasında çalışma gayretleri ne kadar takdir edilecek bir şeyse bir o kadar da onlar adına hüzünlü bir durum olarak nitelenmekte... Çünkü bu isimler buralara fazla ve bizler onların yapmaya çalıştıklarını anlayamacak durumdayız. Harcanacaklar buralarda, yazık onlara...

Sanki karşınızda işte kendisinden yığınla bulunan bir futbol adamı değil de döneminin en libarel toplumu Hollanda'da dahi büyük infiallere yol açmış 'Tanrı' tanımlamasıyla yaşadığı dönemden bir asır sonra ancak anlaşılabilmiş ve değeri teslim edilmiş Spinoza duruyor.

Diğerlerinde olduğu gibi Rijkaard gittiğinde de 'git hocam git, sen buralara fazlaydın zaten, buralar sana göre değildi' ağıtları yakılacaktır.

Benim nezminde ise, 'Rijkaard hoca değil' lafları kadar en azından bu aşağılık kompleksi laflar da itibasızdır. Zira bize fazla denilen adamın geldiğnden bu yana bu fazla olduğu topluma kattığı tek bir müsbet nokta yok. Takımında en klüçük bir izi dahi bulunmamakta.

Dienstag, 30. März 2010

Elveda Hüzün


Şubat ayında ruhumuzu kaplayan hüzün, hafta sonu oynanan derbiyle birlikte biz Fenerbahçelilere, hadi hepsi adına konuşamıyorsak da en azından bana elvada demek üzere.
Medyayı ve blogları dolaştığımda gördüğüm, bizden demirlerini toplayan hüznün boğazın öbür yakasında rıhtıma doğru yaklaştığı.
Bundan sonrasınını Galatasaraylı arkadaşlar düşünsün. Darılmaca, gücünmece yok; bugün gazeteleri okuduğumda, spor programları arasında gezindiğimde karşıma çıkan
'Rijkaard hoca değil',
'Yönetim beceriksiz',
'Kendi tarihinin en pahalı takımı sezonu kupasız kapamak üzere',
'Yönetim Rijkaard'tan rahatsız ve ipini çekmeye hazırlanıyor' vs. vs. vs.
manzaraları bana nisan ayı akşamlarının tatlı esintileri gibi gelmekte.
Başkasının içine düştüğü böyle müşkül bir durumdan zevk almak elbette hastalıklı bir düşünce buna itirazım yok ama ne zaman bir Fenerbaçeli, Galatasaray üzerine ve bir Galatasaraylı, Fenerbahçe üzerine sağlıklı düşünebilmiş ki?
Biliyorum ki derbinin sonucu farklı çıksaydı yukarda yazdığım yorumlar yerine, Fenerbahçe ile ilgili 'atmasyon' haber ve yorum terörüne maruz kalacaktık; biraz da bu kedere katlanmamak durumunda olmak mutlu etmekte beni...
Denilebilir ki, hepsi bir maça bakmakta; haftaya Fenerbahçe berabere kalsa ve Galatasaray nisbeten kolay rakibi Sivasspor karşısında galip gelse işler yine değişecek...
Biliyorum; ama bırakın da aylardır tutsağı olduğum hüzünden bir haftalık da olsa sıyrılmanın tadını çıkartayım. Haftaya gelirse, ne yapalım 'Merhaba Hüzün' deyip selamlarız onu yeniden...

Montag, 29. März 2010

Galatasaray-Fenerbahce:0-1// Akıllı Oyun


Karşıaşmanın üç dakikalık özetini izleyenler bundan yıllar evvelki Galatasaray-Fenerbahçe maçını hatırlayacak ve bu karşılaşmayı belki de ona benzeteceklerdir. Halbuki iki karşılaşma birbirlerine sadece Johnson'un ve Selçuk'un attıpı gollerin benzerliği ile benzeştirilebilirler. Daha fazla değil.
Fenerbahçe geriye yaslandı, Galatasaray'ın topa sahip olmasına şöyle ya da böyle müsade etti, onları tam manasıyla kendi ceza sahası çevresinde de değil, daha önde, ceza yayı ile ortasaha çizgii arasında bir noktada karşıladı ve o noktada kaptığı topları asla klasik bir deplmasman ve kontra takımı gibi hızla ileriye, rakip defasın arkasına ulaştırmaya da çalışmadı!
Topu kaptığı anda yaptığı Fenerbahçe'nin, topa sahip olmaya, yoğun bir pas trafiğiyle tempoyu düşürmeye ve rakiini uyatmaya çalışmaktı. Bunu öyle bir özgüvenle yaptı ki, zaman zaman biz ekran başındakilere çileden çıkmiş bir şekilde 'artık çıkart ayağından şu topu dedirttiği' anda dahi, oyuncuların sakince, topa basıp geriye çekerek veya önündeki rakibini bir şekilde ekarte edip pasını vermeye çalıştığını gördük.
Yani top kaleden uzak olsun da nereye giderse gitsin vuruşuna bütün bir doksa dakika boyunca neredeyse hiç şahit olmadık.
Son dört haftadır takımın oynadığı oyun bu. Bu takım bunu bilerek yapıyor. Nedenlerini daha önceki yazılarda konuşmuştuk. Tekrar edebilirdik ama şimdi vakit dar. Sadece şunu bilelim, Gaziantep ve Gaatasaray karşısında oynanan 180 dk da bir pozisyon dahi bulmadan takımın 6 puan aldiğni düşünerek yanlış bir kanıya kapılmayalım. Bu takım istese bu iki karşılaşmada pekala çok pozisyonda da girerdi. Onlar bunu tercüh etmedi.
Etseydi, yeni bir Bursaspor-Manisaspor-Diyarbakırspor akibetiyle karşılaşması olasıydı çünkü. Hiç pozisyon vermeden ve sürekli atak oynamaya çalışarak puan kaybetmyi mi tercih edersiniz yoksa hiç pozisyon bulmadan galip gelmeyi mi?
Bunun ortası yok mu; yani Fenerbahçe daha tempolu ve daha dikine oynarken aynı zamanda savumada da bu şekilde stabişl olamaz mı?
Olur, olur ama; onun için bazı oyuncuların formlarının yükselmesine (Özer, Alex), yetenekleri kısıtlı bazı oyuncularının (Cristian, Topuz, Vederson) yerine ileride tehdit oluşturabilecek başkalarının getirtilmesine ve kapalı oyunda olduğu kadar açık oyunda da başarılı olabilen savunma tandemine ihtiyacı var. Tabii biraz da hala zamana.
Futbol böyle grip bir oyun. Bundan birkaç hafta önce hiç haketmediği şekilde sahadan mağlubiyetlerle ayrılan takım kendi taraftarlarınca yerden yere vuruluyordu, şimdi aynı takım Selçuk ve Guiza'nın attığı ilginç gollerle şampiyonluğun en büyük adayı oluyor. Halbuki ikisi de aynı takım. O Fenerbahçe de birçok eksiğine ve bazı oyuncularının yetersizlikerine rağmen diğer rakiplerine kıyasla daha iyi dizayn edilmiş bir kadroya sahipti. O Fenerbahçe de ligin en derli toplu ve sisteme dayalı oynamaya çalışan takımı idi; bu Fenerbahçe de öyle. İnsanların görmesi gereken bunlardı oysa ki...
Aynı şeyleri Galatasaray için de söylemek mümkün. Kasımpaşa ve Ankaragücü karşısında ne oynadıysa Trabzonspor ve Fenerbaçe maçında da onu oynadı. Diğerlerinde rakiplerinin hataları ve yetersizlikleri onların farka gitmesine yardımcı olurken berikilerde bu sefer kendi oyuncularının yaptığı hatalar sonuıca etki etti. Franco değpil de bundan iki sene evvelki gibi Volkan olsaydı hatayı yapan şimdi Galatasaray için yazılanlar Fenerbahçe için yazılacaktı. Bunları görelim.
Fenerbahçe için dünkü oyunun en sevindirici tarafı takımın yıkılan özgüveninin yeniden kazanıldığını görmek oldu. O kadar soğuk kanklı ve o kadar ne oynadığını bilerek oynuyorladı ki, ligin ilk yarısındaki o ne oynadığını bilen Twente Entschede ve Bükres deplasmanındaki takımı görür gibiydüm sahada. Bu özgüven yeni bir galibiyet serisinin habercisi olmaya müsait.
Önümüzdeki karşılaşmalardan Kayserispor'un sorun olmayacağını araya giren Ankaraspor molasıyla da takımın Beşiktaş maçına 6 puanla gireceğini tahmin ediyorum. O karşılaşma sorun olabilir, dileyelim Beşiktaş en azından bu iki haftada puan kaynederek gelsin Kadiköy'e...

Montag, 22. März 2010

Trabzonspor-Galatasaray: 1-0// Yabanci sinirlandirilmasi kaldirilmali

Itiraf etmeliyim ki Trabzon deplasmanindan Galatasaray'in puan kaybiyla dönecegini hic tahmin etmiyordum. Ilginc degil mi? Sözkonusu olan deplasmanda neredeyse hic kazanamayan bir Galatasaray ve diger tarafta bu sene henüz daha mac kaybetmemis bir Trabzonspor iken bile... Zira Trabzonspor uzun zamandir sadece sampiyonluktan erken kopmakla kalmiyor sahip oldugu büyük takim tanimlamasina tezat sekilde büyük maclari kazanamiyordu. Hani yillar öncesinde de Trabzonspor sampiyon olamiyor, yaristan erken kopuyordu ama- su Ünal'li, Hami'li, Lemi'li, Iskender'li ve daha sonra yine Hami, Abdullah, Ogün, Sota vs.li takimlardan bahasediyorum- kolay kolay büyüklere puan kaybetmiyordu.

Lafi biraz uzatacagim ama kusura bakmayin bu noktada aklima gelen bir iki mactan bahsetmeden gecemeyecegim... Fenerbahce, kimin calistirdigini hatirlamadigim bir dönemde, Trabzon deplasmanina gitmisti, Fenerbahce sampiyonluga oynuyor Trabzonspor ise daha geriden takip ediyordu. Vokri, Aykut, Oguz filan vardi bizim takimd. Gerson da oynuyordu galiba. Trabzonspor, Orhan'i Hami'siyle Fenerbahce'ye Avni Aker'i dar etmisti ve galiba üc gol atmislardi. Yine benzeri sekilde Galatasaray'in cok güclü oldugu bir dönemde Ali Sami Yen'de onlari Sota ve galiba Abdullah'in golleriyle 2-0'la gecmislerdi. Ama ne oyundu Trabzonspor'un oynadigi. O dönemin en sert ve etkili ama ayni zamanda rakipleri tarafindan "pis" oyunu nedeniyle en cok nefret edilen stoperi Bülent Kormaz'i Sota'nin "madara" edisini bir saga bir sola yatirisini izlemek hala unutamadigim keyif anlarindan biriydi...

Neyse... Trabzonspor galip gerelek beni sasirtti. Ama oyuna baktigimizda aslinda Trabzonspor adina verdikleri mücadeleden gayri saniyorum cok fazla olumlu seyler söyleyemeyiz... Attiklari golde kendi gayretlerini takdir etmeliyiz ama o gole kadar pozisyon cikartamamalarini, buna mukabil rakip Galatasaray'in 2 tane cok net pozisyona girmesini gözden kacirmamaliyiz. Golden sonra, özellikle de Elano'nun cikmasiyla birlikte Trabzonspor by-pass olmus Galatasaray ortasahasini gecip rakip kale önüne iniyordu ama bu o golden sonra ancak mümkün olabildi.

Ortaya cikmasi tarihi farki ise Trabzonspor'un Türk futbolunun kalbur üstü oyunculari denilebilecek oyunculari saolsunlar harcadilar büyük bir cömertlikle. Iste de tam da bu noktada konuyu yazinin alt basligina baglamak istiyorum...

Bizlere cektirmeyin bu iskenceyi... Alti pasin icinden topu icer dürtemeyen, kaleciyle her karsi karsiya kalisinca bu sefer yazacak bu adam dedirtemeyen Umut Bulut'u, yaptigi her olumlu hareketin arkasindan mutlaka olumsuz bir hareketle tüm aksiyonu öldüren ve takimini oyundan düseren Engin Baytar'i, yaptigi üc ortayi israrla önündeki solbeke carptiran, kaleciyle karsi karsiya kalacakken topu keleye dogru sürmek yerine cizgiye sürerek, kendi kendisini etkisizlestiren Burak'i önemli oyuncular diye izlemeyelim artik. Onlara verilen paralarin onda biriyle emin olun, yabanci sinir serbest olsa cok daha iyi futbolcular izleyebilecegiz su ligte.

Bu galibiyet bizim ve Bursapor icin cok iyi oldu. Gönlüm Bursaspor'un bu aksam kazanmasi. Haftaya da Fenerbahce hala mutlaka kazanmali. Yine söylüyorum beraberlik dahi isleri cok güclestirir... Bunu yapabilecegi yönünde ümidim var; simdiden mac skoru tahmininde de bulunayim: 1-0 Fenerbahce.

Sonntag, 21. März 2010

Fenerbahce-Gaziantepspor: 1-0// Kipirdanma var


Sezon basina Fenerbahce cok hizli girmisti, önde basiyor ve sürekli hücum oynamaya calisiyordu. Lakin gerek UEFA Avrupa Ligi öneleme karsilasmasinda gerekse de ligteki bazi karsilasmalarda bu oyun anlayisinin takima sikinti yaratacagini gördügü anda Daum, siddetli bir degisime girmis ve Fenerbahce'nin geriye yaslayarak sadece maci kazanacak kadar oynayan bir takima dönüsmesini saglamisti...

Ikinci devre basinda da yine istahli ve hücuma düsünen bir takim olarak cikti Fenerbahce karsimiza... Ama aksilik bu ya, ilk yarida kazasiz belasiz atlatilan bu deneme bu sefer pahaliya mal oldu. Rahatlikla 9 puan cikartilmasi gereken Bursa-Manisa-Diyarbakir zincirindan Fenerbahce cebinde sadece iki puan ve tonlar sorunla cikti. Bunun üzerine Daum yine ilkyaridaki gibi bir degisme gitti sisteminde...

Fenerbahce yeniden geriye yaslanacak ve yine sadece maci kazanacak kadar hücum edecekti. Bu sekilde cikilan Antalya-Genclerbirlig-Antep döngüsünden bu sefer 7 puanla dönüldü. Aslinda hic tartisilmaz bir puantaj bu. Lakin sorun surda: Ligin ilk yarisinda kayipsiz atlatilan o deneme dönemi sonrasinda takim bu kayipsizligin verdigi özgüvenle, Twente, Staue, Galatasaray vs. gibi cok önemli karsilasmalarda dahi istedigi sonuc alip dönem saglam bir takim olarak görünüyordu.

Bu sefer ise girisilen bu acik oynama denemesi sürecinde karsi karsiya kalinan agir kayiplar, son dakikalarda ugranilan yikimlar, medyanin ve taraftarin takim üstündeki negatif baskisiyla birleserek takimi tam manasiyla travmaya sürükledigi icin ilkyaridaki o güvenli ve istedigini istedigi dakikada yapip sonuca giden takim yerine tutuk ve ham bir takim olarak cikti Fenerbahce bu üc karsilasmada karsimiza...

Esasina bakarsaniz Fenerbahce ligin en favori takimi Galatasaray'dan daha iyi "takim" hüviyeti tasiyor. Galatasaray'da macin sonucuna etki eden oyuncularin niteliksel ve niceliksel anlamdaki fazlaligi bu farki yaratmis durumda. Fenerbahce buna mukabil, geriyi saglam tuturak-acilmayi görüldügü üzere henüz becerebilcek seviyede olamadigi icin-ayaga paslarla rakibini acmaya ve sonuca gitmeye calisan daha derli toplu bir takim. Lakin, bu sistemi yeterince yerine oturtabilmis degil. Bunun icin belki daha süreye ihtiyac var ama o süre Fenerbahce gibi sampiyonluga oynayan takimlar pek olmuyor. Henüz o süreye ulasamadigi icin de, paslasma süresince dikine cok fazla gidemeyen, kanatlara yeterli hizda inemeyen bu haliyle de üretken olamayan bir takima sahip olmus oluyoruz.

Bu durumda ihtiyac olan sey ise, bu sikisikliklari acabilecek, yildiz oyuncular. Onlarin cezasahasi disindan vurabilecekleri beklenmeyen etkili sutlar; serbest vuruslar; yantoplari degerlendirebilecek uzun boylu hava topu hakimiyeti olanlar... Bu sikismislikta kilidi bunlar acabilir. Bu sayede o günü kurtarirken takiminizin pas oyunu yeterli hiza ulastirma konusunda gereksinim duydugu zamani da kazanmis olursunuz. Gelgelelim Fenerbahce'de bu isleri yapabilecek ekstra isimler pekyok. Alex yillardir bu takimin serbest vuruscusu ve en önemli yildizi ama ben yillardir ondan böyle kilit acan bir "free-Kick" izlemedim. Guiza dün cikip tam da o bahsettigim sekilde golü atti, ama Gencler karsisinda bunu kimse yapamadi... Birinde galibiyet gelirken digerinde beraberlige razi olunmak zorunda kalindi... Demek istedigim tam da bu...

Fenerbahce'nin su anda 52 puani var. Kalan mac sayisi 8. Hepsini kazansa ulasabilecegi puan sayisi 76. Hepsini kazanmasi mümkün olmadigini biliyoruz. Öte yandan bu sezon 73'ü görenin sampiyon olacagina inandigim icin Fenerbahce'nin hala bir mac kaybina veya en fazla 2beraberlige tahammülü oldugu kanaatindeyim. Lakin bu kayiplar üzerindeki veya yanindaki rakipleri Besiktas ve Galatasaray'a karsi olmamali...

Bu baglamda haftaya oynanacak olan ve cok büyük olasilikla beraberlikle bitecek olan Galatasaray karsilasmasini kazanmasi halinde ancak sampiyonluga ulasabilecektir Fenerbahce. Aksi durumda yani beraberlikte dahi Galatasaray'in cok büyük oranda sampiyon olacagini iddia edebiliriz saniyorum. Fenerbahce karsisinda daha ilk yarida 5-0 geriye düsmesi gereken Bursaspor'un Galatasaray'in önünü kesebilecegini ise hic sanmiyorum.

Samstag, 20. März 2010

Tribünden aşağıya adam atmanın cezası yok

Galatasaraylı olmayan hemen herkes Ankaragücü karşılaşmasında bir seyircinin tribünden aşağıya atıldığını söylüyor... Galatasaraylılar ise tuhaf bir şaşkınlık içinde 'ya defalarca görüntüleri izledim. Ortada bir insanın tribünden aşağıya atılması eylemiyok, adamın birisi kendisini atmış aşağıya benim gördüğüm kadarıyla' diyorlar... Galiba tahayyül yetenekleri çok gelişmiş olan bu arkadaşlar 'tribünden aşağıya atılan adam' imasından bir pet şişe veya taş gibi insan gücüne oranla hafif sayılabiliecek bir nesnenin havaya kaldırılıp fırlatılmasına benzer bir şey anlıyorlar... Bekledikleri manzara da bu bağlamda bir veya birkaç insanın başka bir insanı un çuvalı gibi kucaklayıp sahaya fırlatması, karşılarında böyle bir manzara olmayınca da insanı öfkelendirecek derecedeki şu yukarda bahsetmeye çalıştığım gibi mızmızlanmaya başlıyorlar...

Tabii şimdi devreye hemen refleks olarak 'rasyonel akıllar' sokulmalı. 'Efendim dışardan içeriye kesici veya patlayıcı bir alet sokulmamıştır o yüzden kulübün bu hususta bir sorumluluğu olamaz, bu münferit bir olaydır, ceza almaması normaldir' argümanını duymak için çok geç olmasa gerek... Hatta ben PC Lion vs. gibi her zaman aklı önplanda tutması ile övünen (ama nedense bu rasyonel akıl Galatasaray'ın Fenerbahçe'ye kaybettiği karşılaşmalarda yerini korkuç bir fanatikliğe bırakmakta), benzeri her olayda işi tereyağından kıl çeker gibi Galatasaray lehine bükmekte mahir kişilerden çoktan yukardaki gibi cümleler beklemekteydim; göremedim şaşırdım...

Cemal Nalga gibi yüzyılın skandalının dahi neredeyse hiçbir yaptırıma maruz kalınmadan kapatılması olayından sonra ligin kaderini etkileyecek önemli bir derbi öncesi aksi bir karar çıksaydı zaten süpriz olurdu benim için sevgili okur.

Tanjevic ve ölüm çağrışımı


Basketboldan nicedir uzaktım. O yüzden bu ülkenin uzak ara çok nefret edilen spor adamı hakkında benim şahsi fikirlerim oluşmadi hiç... Fkir oluşmadı ama yine de küfür eden onca adamın etkisinde kalarak ufak bir soğukluk duydum ona karşı. Herkesin istisnasız 'siktir olsun gitsin' dediği adam öğrendik ki, kansermiş ve yakın zamanda istifa edip gidecekmis... Enfes film Tabutta Rövaşata'nın olağanüstü güzellik ve zarafetteki oyuncusu Ayşen Aydemir de aynı hastalıktan kayetmişti hayatını... Onu hatırladım birden.
Neyse... Ölüm bir hakikat. Tüm canlılar gibi Tanyeviç de haberi aldıktan sonra hayatta kalmak adına sonsuz bir inatla çırpınacak ama sonuç değişmeyecek.
Ölümü bu kadar korkutucu kılan nedir? İnançlar mı? Öldükten sonra karşılaşacağı korkusunu yaşadığı 'öteki dünya'nın inanılan cezalandırıcı tarafı mı? Burdaki sevdiklerinden kopmak zorunda oluşu, onları bir daha asla göremeyecek olması mı? Yoksa bir bütün olarak 'varlık' duygusunu kaybederek 'yok' olacak olmanın verdiği dehşet duygusu mu?

Bilemiyorum; bu konular üzerine sürekli sorular uçuşur zihnimde her ölüm veya ölümü çağrıştıran hastalık haberi aldığımda.
Ya hayatta kalanlar? Onlar neden bir yakınları öldüklerinde keder içine çökerler? O sevdiklerini bir daha göremeyecek olmaları mı? Muhtemelen bunun etkisi çok büyük. Pekii sadece bu mu? Bence bunun kadar belki de bundan da öte karşılaştığı o ölüm olgusunun hakikat olduğu gerçeğiyle yeniden, bir kez daha yüzleşmesi ve ona kendi sonunu da hatırlatıyor olması... Evet çok büyük olasılıkla bu. Enke intihar ettiğinde onunla spor haberleri dışında neredeyse hiç temas halinde olmayan bloggerların samimi üzüntülerini hatırlıyorum. Tanjeviç'e durmadan sövenler hatta sırf o gitsin diye takımlarının mağlubiyetini dileyenler bakıyorum şimdi bloglarında onu hiç sevmezdik ama şimdi böyle olmasına onun adına üzüldük' yollu cümleler kuruyorlar...
Emin misiniz? Üzülmüşsünüzdür mutlaka ama, onun adına mı?

Freitag, 19. März 2010

Karıştırarak

Yazmak istediğim şeyler dolaşıyor zihnimde ama bölük pörçük... O yüzden şöyle karıştırarak hepsini bir yazı altına toplamakta zarar yok herhalde...

Fenerbaçe kötü yönetiliyor:
Takımın içinde bulunduğumuz sezon anı itibariyle ligteki konumu ve ortaya koyduğu futbol okları yeniden yönetime doğru çevirdi... Bu anlaşılablir bir durum. Aziz yıldırım'ın 12 yıllık başkanlık döneminde Galatasaray'ın 7. defa şampiyonluğa yaklaşması, Fenerbaçe'nin ise bu süre zarfında ancak 4 defa şampiyon olabilmiş olması bu inançları güçlendiriyor. Ben bu konuda daha farklı düşünüyorum elbette ama bunlar genel inanışı değiştirmeyecek şeyler.

Fenerhçe'nin kadrosu yetersiz:
Bu da yine içinde bulundğumuz dönem itibariyle çokca dillendirilmekte... Kimse szon başında böyle demiyordu ya da çoğunluk... Öte yandan takım sekizde sekiz yaparken de bunu söylemiyordu. Döve Döve şampiyonuz bu sezon diyenler, Santos, Cristian için sezon başında methıyel düzenler şimdi bu adamlardan ve takımdaki diğer yerli isimlerden dolayi kadronunyetersizliğine inanabiliyor. Zaman zaman ben de öyle düsşünüyorum itiraf edeyim. Ama öbür taraftan Fenerbahçe'de beğenilmeyen Selçuk'tan bile bir vites gerideki Hüseyin ile Bursaspor şu an Fenerbahçe'nin önünde. Ozan İpek, Volkan Şen gelse bizim takıma Ali Bilgin'den hiç de farkları kalmaz herhalde. Beşiktaş'ın da kadrosu her durumda Fenerbahçe'den daha geride ama ligte şu anda öndeler... Galatasaray'ın sonuca direk etki edebilecek yıldız oyuncuları fazlaysa da genel donanım anlamında Fenerbaçe bence daha ıyı dızayn edilmiş bir kadro ama işte onlar da bizden yukarda... Yani galiba kadro yetersiz derken biraz hatalı düşünüyoruz.

Spor Servisi:
Kim artık gelir ve Mehmet Demirkol'un Fenerbahçeli olduğunu söylerse ona 'yürü kalk git şurdan' diyeceğim. Trinünden düşerek hayati tehlike yaşayan bir insan olduğu halde ortada hala 'derbi seyircili oynanmalıdır bıdı bıdı' demekten öteye gidemeyen ve net bir duruş alamayan isim sürekli bahsettiği Galatasaray lisesi anılarının ve her defasında gururla sahip olduğunu söylediği o dönemden Galatasaraylı dostlarının etkisinde çokca kalmakta belli ki... 'Ortada hayati tehlike yaşayan bir insan varken bunları tartışıyorsak bırakalım biz bu işi' gibilerinden takındığı sahte mi sahte moralist yaklaşım ise midemi bulandırdı sadece...

Neyse bu türkçe klavey yine ısdırap dolu bir yazı süresi yaşattı bana... Kalanına sonra devam edelim arkadaşlar...

Dienstag, 16. März 2010

Galatasaray'in olasi sampiyonlugunun yanilticiligi


Ligin ilk dördüne sıralanmış tüm takımlar hala şampiyonluğa adaylar... Bursaspor dışında birinin diğerine karşı bir üstünlüğü de sözkonusu değil. Futbol anlamında...

Örneğin Galatasaray. Şu anda lider. Fenerbahçe ve Beşiltaş ile kıyaslandığında şansı en yüksek şampiyonluk adayı gibi durmakta. Yani bu haftanın fotoğrafını çekip baktığımızda böyle düsüşünüyoruz. Haftaya bu resmin tam aksi bir görüntünun ortaya cikmasi mümkün halbuki.

Ama sonuc ne olursa olsun bu gördügümüz mazarayi degistirmeyecektir...
Cünkü, takıma bir sistem, bir futbol felsefesi getirsin diye gitirilen Rijkaard ve yardımcısı sene başından bu yana ellerindeki kadroyu bir adım dahi ileriye götürememiştir. Şampiyonluğa ulasabilirler, burda sorun yok. Eric Gerets de şampiyon olmuştu. Ama ertesi sene kovuldu. Cünkü bir sezon öncesinde kisa yoldan pragmatik bir sekilde sampiyonluga ulasmak icin kullandigi yöntemler ertesi sezon gecerliligini yitirmisti onun da.

Rijkaard'ın takımı da, aynen Gerets'inki gibi hatta sonuc anlaminda ondan da geride kalarak, ne oynadığı belli olmayan bir takim görüntüsündeyken; sadece belli başlı yıldız isimlerden ve rakiplerin icerisinde bulundugu psikoljik bunalimdan istifade ederek sampiyonluga ulasabilecek gibi durmakta...

Ankaragücü karsisinda ne oynadi bu takim? Eskisehir karsisinda ne oynamisti? 4-1 kazanilan Kasimpasa karsilasmasinin 75.dksina kadar 1-1 degil miydi o mac da? Keita'yi cekip cikartalim takimdan, geriye ne kalir? Begenilmeyen Skibbe zamaninda, hizli, ayaga paslarla, dikine oynayarak rakip kaleye inmeye calisan bir takim olma yolunda ilerliyordu Galatasaray ve kendisi gibi futbol oynamaya calisan Besiktas, Benfica, Berlin gibi rakiplerin karisinda bu sistemin meyveleri cabucak vermisti. Bir tek Fenerbahce macinda ise yaramamisti ama biliyoruz ki Galatasaray'in Saracoglu'nda hicbir futbol rasyonalitesiyle aciklanamayacak bir kaderi var.

Bu sistem sadece sert oynayan Anadolu takimlarina karsi cok fazla ise yaramamisti ama bunun icin zaman vardi ve ilerleyen dönemlerde bununla ilgili cözüm de bulunabilirdi veya bulunamaya da bilirdi; bunu bilmiyoruz ama en azindan karsimizda Rijkaard'dan beklenenleri bir yil öncesinde yapmaya calisan bir adam vardi. Rijkaard'in takimi ise bu meziyetlerden hicbirine sahip degil. Bu sezon böyle sampiyon olalim seneye Rijkaard kendi imzasini tasiyan bir takim yaratir beklentisini ise hic gercekci bulmuyorum. Seneye bunu görebilmemiz icin bu sezon iyi kötü izlerini görebilmeliydik...

Lafi toparlarsak, Galatasaray sampiyon olursa sayet, bu sene basinda vaad ettiklerinden cok geride kalarak ve bircok seyi gerceklestirememis olarak olacaktir, o haliyle de asla tatmin edici olmamalidir...

Sonntag, 14. März 2010

Gençlerbirliği-Fenerbahçe: 0-0


Bir önceki postta belirttiğim heyecanla geçtim tvnin karşısına. Çayımı aldım... Keyfim yerinde... Fakat o da ne, takımda bir 'kabızlık'... Topu ileri geçirmekte zorlanıyorlar... Bu hafta da hiç kolay geçmeyecek, bu anlaşılıyor. Hatta takımın gol atmasının neredeyse mucizeye bağlı olduğu net bir şekilde daha ilk on dakikada belli ettirıyor kendisini. Aragones'in takımını görüyorum sanki sahada.
Sıkı bir ortasaha mücadelesi var ama bu mücadelenin sonuca yansımadıktan sonra bir manası olmuyor...
Özellikle Topuz ve Deivid kötü olan gerki kalan arkadaşlarında da gerideydiler... Vederson'un da bilindik yeteneksizliği sözkonusu olunca takım zaten rakip alana yerleşmekte hiç mahir olamadı...

Tama ligimizin kalitesi artıyor bunu anlıyoruz. Büyüklere artık öyle eskisi gibi rahat galibiyetler ve önden açılıp gitmeler haram. Öbür taraftan Gençlerbirliği en azından takım savunması anlamında vasat üstü ve disiplinli bir takım. Gençlerbirliği deplasmanı da her zaman için kayıpları beraberinde barındıran bir deplasman; her ne kadar Fenerbahçe son yıllarda burdan hep iyi sonuçlarla döndüyse de... Lakin bunların hiçbir tanesi Fenerbahçe'in benim çok sevmediğim Alex, Santos ve Emre dışındaki oyuncularının 'düzlüğü' ve ligin her hangi bir ortaüstü takımındakinden fazla olmadığı gerçeğini değiştirmiyor...
Onlar da formsuz veya eksik olursa takım son derece sıradanlaşıyor ve ortaya Gençlerbiriği'nden, Antep'ten, Kayseri'den veya Bursa'dan farkı olmayan bir takım çıkıyor. Ligte onların öünde olmasın nedeni de oyuncuların sırtındakı formanın rengi...
Her neyse de Galatasaray'ın kaybettiği hafta kazanan taraf olarak yeniden girdiğimiz heyacanından sıyrılmak çok zaman almamış oldu. Matematiksel anlamda hala şansı var takımın ama görülen o ki o çok iyi oynayıp da kazananılamayan karşılaşmaların yarattığı travma çok tahmin ettiğimden daha büyük olmuş... Bu nokta benim ümitlerimim hala büsbütün kaybolmamasına yol açan ise ligin diğer şampiyonluk adayklarının Fenerbahçe'den farklı olmayışı...

Samstag, 13. März 2010

İçimde tatlı bir heycan var sevgili blog


Nasıl oluyor bilmiyorum... Daha birkaç hafta önce büsbütün kötümser ve ümitsizken şampiyonlukla ilgili son bir haftadır tuhaf bir heycan ve ümit var içimde...
Bu iş olacak gibi... Sanki bu sene şampiyonuz gibi... Bu hissin hiçbir rasyonel temeli yok elbette... Yani takımın oyununda, sahada gördüklerimde ya da rakiplerin halinde bizim için müsbet şeyler ima eden değişiklikler yok bunu temelinde... Öylesine tuhaf bir heves...
Ve birşey daha itiraf edeyim mi; bu heves bu akşamki maçı da kazanacağımızı söylüyor... Aksi çıkarsa küfür etmeyin ama bana...

Freitag, 12. März 2010

Daum ile 'Teknik Analiz'


FB TV'de dün tesadüfen rastladım bu programa... Kahvaltı sofrasındaydım ve bir elimde çay diğer elimde penir varken yakalandım... O yüzden bir koşu kağıt kalem alaıp not tutmak mümkün olmadı Daum'u dinlerken...
Anladığım kadarıyla bu program haftalık hazırlanıyor ve Daum takımla ilgili Fenerbahçilelere teknil değerlendirmede bulunuyor... Programın banttan yayınlandığı belliydi ama ilk defa mı yayınlanıyordu yoksa tekar mıydı bilemedim...
Herneyse bunlar esas konumuz değil...

Sunucun soruları hiç fena değildi... Takımın neden kolay gol yediğini soruyordu... Aykut Kocaman ile ilişkilerinin nasıl olduğunu ve bu konuda basında çıkanların doğru olup olmadığını soruyordu ve daha pekçok şey...
Ben Daum'u insan olarak hiç sevemedim... Teknik adamlığını ise başarılı bulsam da üslup anlamında beğenmiyorum... Ama dediğim gibi, teknik adamlık denilen şeyin bir meslek olduğunu düsüşünüyorum ve bu mesleğin inceliklerine yeryüzünde teknik adamlık yapan sporadamlarının aşağı yukarı hepsinin hakim olduğuna inanıyorum... Yani Wenger ile diyelim Daum'un arasında Zidan ile Selçuk arasındaki bir fark gibi fark yok... Onları birbirinden farklı kılan ise doğru zamanda doğru yerde doğru hamleleri yapabilmiş olamları ve şanslarının da bu konuda yaver gitmesi...
Konuyu yine çok dağıttım... Esas söylemek istediğim, teknik analiz programında izlediğim Daum'un beni umutlandırmasıydı... Kendisinde son haftalarda alınan sonuçların olumsuz etkisi yoktu... İşine hakim, ne olup bittiğinden haberdar bir görüntü çiziyordu ve kesinli depresif ve ümitsiz değildi....
Aykut Kocaman konusunda söyledikleri ise tam manasıyla bir ders niteliğindeydi... Onunla çalışmalarında hiçbir sorun olmadığınnı söyledi... Aykut'un işine hakim olduğunu ve bunu çok iyi yaptığını ekledi... Kendisini eskiden beri tanıdığını ve onu her zaman zaten çekingen, sessiz ve geri planda kalan bir insan olduğunu söyledi... 'Ve bu yönleriydi onu bu kadar sevilen yapan' derken 'şimdi aynı özelliklerinden dolayı, sessiz olduğu, konuşmadığı ve önplanda olmadığı için eleştirilmesini anlamadığını' söyledi...
Tumani'nin maalesef kötü çevirisi yüzünden bu son kısım maalesef kaynadı gitti ama burası bence çok önemliydi.

Mittwoch, 10. März 2010

Bu FC Köln Soldo'nun eseri


Muhtemelen dahah evvel de öyledi ama benim yakından takip etme fırsatı bulduğum 2003-2004 yılından bu yana FC Köln istikralı bir istikrarsızlık içerisinde... Bir sezon 1. Bundesliga'da mücadele ederken ertesi sene yeniden 2. Bundesliga'da oynamayı mutlaka başarıyordu...

Bu sinusoidal eğriden kurtulmak için yapılması gereken ise iki sezon üstüste 1.ligte kalmayı başarmaktır... O sayede daha stabil bir takım olma yolunda ciddi manada adım atmış olacaklardır. Köln de bunu başarmak üzere. Daum ile birlikte yeniden çıktığı 1. Bundesliga'da bu ikinci sezonu geçiriyor ve şu anda ligta kalma adına çok ciddi sinyaller veriyorlar.
Aslında sezona hiç de iyi başlamamışlardı ve ben de burda bu konuda çok kötümser konuşmuştum... Benim en çok eleştirdiğim tüm bütçelerini Podolski'ye yatırmış olmaları ve bu yüzden takımın eksik kalan bölgelerine hiç bir takviye yapamamış olmalarıydı... Sezon kötü başlamaları da bu kötümserliği doğurlar nitelikteydi... Novakovic, Wome, Maniche ve Podolski gibi en önemli oyuncuları sakatlık, maç eksikliği ve formsuzluk gibi etkenlerden dolayı saha içerisinde yeterli performans gösterememelerinin yanında disiplinsizlikleri ve saha dışında yarattıkları problemler takımı takip edenler için, Köln'ün hiçbir şansının kalmadığını ima ediyordu...
Lakin ilerleyen haftalarla birlikte Soldo bütün bu olumsuzluklar içerisinde takımını hiçbir zaman büsbütün yukarılara çıkartamadıysa da her zaman tehliki bölgenin üzerinde tutmayı başardı... Sezon başında çok şey beklenen yukarda saydığım isimlerin sakat ve formsuz olduğu halde bu başarıyı Adel Chihi, Pezzoni, Freis, Brecko, Taner gibi isimlerle elde etti...
Şu anda 27 puanla 13. sıradalar ve ralagation bölgesinden tam 7 puan yukardalar... Matematiksel olarak hala tehlike altındalar ama oyunsal anlamda şu anda altında tuttuğu tüm rakiplerinden şu ya da bu şekilde bir adım daha önde olduklarını düşünürsek bu saatten sonra düşmeyeceklerini iddia edebiliriz sanıyorum...

Ligte tutunacaklarını varsayarak gelecek sezon için atılması gereken adımları da bir sonraki postta işleyelim derim ben zira şu Türkçe klavyeye hala alışamadım ve zihnimdekileri bir türlü istediğim ölçüde ve akıcılıkta yazıya aktaramıyorum... O zaman da hevesim kaçıyor kafam dağılıyor ve yazı 'mundar' oluyor...

Dienstag, 9. März 2010

Kutlu bir hadise olarak Fenerblog


Bu blog alemiyle tanıştığım ilk günden bu yana dikkatimi çeken bir husustu Galatasaraylı blogların hakimiyeti... Bunun temelinde tabiki Aceto adlı blog yatıyordu... Kendisi fanatik bir Galatasaraylı olan bu bloggerın bu alemin peygameri olarak kabul edilirliği çok kısa bir süre öncesine kadar sürüyordu... Herkes ilk onun bloguyla tanışıyor ve onun üzerinde diğer bloglara ulaşıyordu... Onun ağına kattığı reklamını yaptığı blogların birkaç istisna dışında tamamının Galatasaraylı olduğu ise malum... 'Hayatım Fenerbahçe' blogu dışında o istisna dediğim isimlerin ise (Lambuja, No Pain No Gain gibi) rengini çok belli etmeği, oldukça yuvarlak ve orta yolcu bir dil kullandıkları ta uzaktan belli oluyordu... Şayet dillerini köşeleyecek olurlarsa da bu Aziz Yıldırım'a yöneliyordu, o kadar...

Aynı zamanda bir medya mensubu olan bu Aceto blogun sahibi sayesinde bahsettiğim örgütlenmenin televizyonda da reklamları yapılarak etkinlik iyice arttırılmış olmuştu. Bu sayede de blog aleminin hakimi Galasaraylı bloglar oldu... Kendisine yeni blog açmış bir Fenerbaçli blogger bile evvela 'aceto', 'borges', 'pc lion fc', 'penne' vs. gibi isimleri takip edilen bloglar kategorisine ekliyordu... Bu, blog dünyasındaki Fenerbahçeli diğer blogların zaman içerisinde keşfedilmesiyle ancak değişiyordu... Tabii ta en baştan bu isimleri beğenen ve sadece beğendiği için takip eden Fenerbaçelilier de olabilir... Onların henüz daha aydınlanmamış birer birey olduğu düşüncesinde değilim, yanlış anlaşılmasın... Sadece genel resimden bahsetmeye çalışıyorum.

Şimdi ise işte Fenerbahçeli blogların önünde güzel bir olarak var... Ben bile iki senedir yoğun bir şekilde şu dünyanın içinde olmama rağmen bu ağ sayesinde daha önce tanımadığım birçok Fenerbahçeli blog olduğunu gördüm...

Henüz ağa katılmamış diğer Fenerbahçeli blogların da bir an evvel oraya iştirak etmeleri tavsiye ederim...

Montag, 8. März 2010

Terapi niyetine/ Fenerbaçe-Antalyaspor: 1-0


İyi oynadığı halde son haftalarda kaybettiği akıl almaz puanların etkisiyle derin bir ruhsal krize girmiş olan takımın ligin hiç de yabana atılmayacak ve Veysel-Necati gibi lig ortalamasını üzerinde bir performansa sahip iki hücumcuyu bünyesinde barındıran takımı karşısında galibiye ulaşması ve bunu rakibine hiç pozısyon vermeden yapması elbette takdir edilecek bir durum...

Evet ortalama bir Galatasaraylı blog yukardaki paragrafla karşılardı büyük olasılıkla takımlarının dünkü maçını... Tabii büsbütün haksız değil bu söylenenler... Hakikaten de Fenerbahçe'de ikinci yarının başlamasıyla birlikte takımın büründüğü sürekli hücumu düşünen ve topu rakip sahada oynamaya çalışan futboldan iki haftadır eser yok...

Ama bu hiç de anlaşılmayacak bir durum değil... Daha önceki postlarda takımın o maçlarda yediği gollerin akıl almazlığından defalarca bahsettik... Bilen de biliyor zaten... Tekrar gerek yok. Bunun üzerine takımın özgüvenini ve heycanını yitirmiş olması da kadar da doğal bir şey yok. Bunun yeniden nasıl kazanılabilir olduğu açık: Takım kötü oynarak da olsa galip gelmeli... O bakımdan dünkü Anlatalyaspor galibiyeti çok önemli... Bunun devam ettirilebilir ve seriye bağlanabilirliği ile ilgili hiçbir şey söyleyemiyorum maalesef... Çünkü birkaç oyuncuyu çıkarttığımızda son derece sıradan bir oyuncu topluluğu ile karşılaşıyoruz...

İşler yolunda gitse, sistemi yerli yerine oturmuş takır takır işleyen bir takım olsa bahsettiğimiz, muhtemelen, Bilica'nın. Cristian'ın, Guiza'nın, Topuz'un hatta Selçuk ve Deniz'in verebilecekleri biraz daha farklı olurdu... O zamanda bu kadar sıradan bır görüntü ıhtıva etmezdi belki... Ama şimdi sadece Emre ve zaman zaman parlayan Santos ve Alex performansıyal ayakta kalmaya çalışıyorlar... Onlar da olmadıpuı veya kötü olduğu zaman sıradanlık kaçınılmazlaşıyor...

Dünkü karşılaşmasını sonuç dışında sevindiren diğer bir olgu ise Deivid idi... Hala onun verebileceklerinin çok gerisinde... Sizleri bilmem ama her şeye rağmen ben Deivid sahada olduğu zaman o soğuk kanlığı, topa hükmedişi, oyun zekası ve güçlü şutlarıyla skorun değişebileceği ümidini taşıyorum... Topuz vermiyor mesela bana bu güveni... Ya da Vederson filan... O yüzden onun aramıza katılması çok önemli...

Evet sevgili okur, yazıdan da anlaşılacağı gibi haftalar öncesinden bu takımdan şampiyonluk adına ümidni kestiğini söyleyen benin, şimdi nasıl yeniden ümıtlendiğini görüyorsunuz... Takım sevgisi böyle bir şey işte... Terk eden sevgilinin attığı herhangi bir sıradan mesajdan acaba yeniden dönecek mi bana ümitlenmesi gibi caresiz bir sevgi bu...

Freitag, 5. März 2010

Yeniden...

Postun başlığını yeniden koymamın bırkaç nedeni var... Yeniden 'anaocağı'ndayım, bikrkaç günlük aradan sonra yeniden blogun başındayım vs. Bu listeyi daha da uzatabiliriz...

Öncelikle sevgili okur, hakikaten böyle 'borges' usulü kişisek postlar yazıp durmaktan çok hoşlanmıyorum... Çünkü ben burayı başlangıçtan bu yana bir günlük olarak değil, başta Fenerbahçe olmak üzere, futbol, sinema, medya ve kitaplarin üzere muhabbetlerin döndüğü dinamik bir blog olarak tasarladım... Bu büyük ölçüde sağlanabilmiş değil, bunun nedenleri ayrı ama şimdi tartışma konumuz dışında...

Bu açıklamayı yapma zorunda hissettim kendimi zira samimiyet önemli ve bir tarafta kişisel post girmekten hoşlanmıyorum deyip diğer taraftan ik post üstüste günlük yazar gibi post girmek tutarsızlığa işaret eder ve açıklamaya muhtaçtır...

Yeni mekana, iklime, çevreye alışmakla meşgulüm birkaç gündür... Tamam burası benim doğduğum ve büyüdüğüm ev... Aile benim aile ama 65, yıldır buraya sadece birkac haftalığına geri dönmek üzere gelirdim... O zaman işte 'senin yarı yaşındakiler evlendi sen ne zaman evlenecen, bu gidişle sana kimse gelmeyecek saçın sakalın da ağırmış' diyen ailemden tutun da komşu teyze ev amcalara kadar geniş spektrumdaki kalabalığın sinir bozuculuklarına tahammül edebiliyordum... Şimdi kaçış yok. Herne kadar bu birkaç günde bunu başarılı bır şekilde bertaraf edebildiysem de karşımdakiler çok güçlü ve yılmak nedir bilmiyorlar...

Tabii sadece bu değil... İflah olmaz bir AKP düşmanı olan çevremin sadece AKP düşmanlığından mütevellit bir ergenkon ve darbeci destekçiliğne varacak söylemleri ve yorumları dinleyip durmak zorunda kalıyorum... Izdırabımı tahayyül edebilirsiniz herhalde...

Neyse güzellikler de var... Önümüz bahar... 14 yaşımda lise okumak için ayrildiğim bizim bu ilçede o yaşımdan bu yana ilk defa bahari karşılayabileceğim... Bahçede yetişen çilekleri yıllar sonra ilk defa ömürleri tükenmeden görebileceğim... Ne zamandır bahçe sulamamıştım, yıllar sonra ilk defa bunun tadına varabileceğim...

Bol bol Orhan Kemal okuyabilirim yeniden... Radikal İKİ'yi ve Birikim dergisini de özlemiştim... Artık eylüle kadar bunlarla rahat rahat vakit geçirebileceğim...

Fenerbahçe'yi üstelik de basketbol subesini de içi,ne katarak bu sefer daha yından takip edebileceğim. Umarim blog da bu bağlamda daha renkli ve canlı olabılecek...

Tabiii bunun için su lanet olası Türkçe klavyeye alışmam lazım... Kendi bilgisayarımda 5-7 dakika içerisinde tamamlayabileceğim bu yazı için yarım saatten fazla bir zaman harcadım... Tam olarak kafamdakileri de yazabilmiş değilim...

Dienstag, 2. März 2010

Eve dönüs


Bundan tam 6,5 sene önce terk etmemistim memleketi. O zamanlar zimba gibi enerji dolu akademisyen olma idealiyle yanip kavrulan bir ögrenciydim... Simdi ise bu hedefinden uzaklasmis, hala olmak isteyen ama bunu eskisi kadar önemsemeyen, eskisi kadar caliskan ve enerjik olmayan; ama buna mukabil daha bir "dervis" olmus bir insana dönüstüm...

Zamanimda zihnimi termodinamik problemleri mesgul eder, makine dinamigi üzerinde kafa yorardim... Almanya'da hayat denilen mefhumun daha sahici, gercekci ve yakici problemleri karsisinda olgun tavirlarlar alabilme sinavindan gectim... Yastigima basimi her koydugumda ertesi gün hangi sinavdan ne kadar iyi not alabilecegimden gayri problemlerim oldu hep, ve bunlar birebir hayatin kendisiyle ilintiliydi...

Master icin cikmistim ordan, yaptim onu ama, bu bana 6,5 seneye maloldu... Cünkü ben o arada okulu birakip baska baska pekcok is-gücle istirak ettim... Türkiye'deki yillarimda ne kadar üniversite kampüsü icerisinde steril bir dünya ile temas halinde idiysem burda o derece hakikive zaman zaman aci olabilen bir dünya ile temas halinde oldum... Bizim saglikliksiz egitim sistemimizin dikte ettigi 'hayat sadece ÖSS ve arkasindan gelecek olan üniversiteden mütesekkildir, sen bunlari yaptiginda anda basarmissindir yoksa bitmissindir' diskurunun ne derece sacma ve mantiksiz oldugunu gördüm...

Ben ordan ayrilirken hüzünle kapliydi vücudum, sevdiklerimi geride birakirken beni neyin beklemedigini bilmedigim bir denize kulac acmistim... Simdi yine hüzünle kapli bedenim; burda 6,5 senede ilmek ilmek bastan sona ördügüm hayatimi, anilarimi, dostluklarimi bir daha bulamamacasina birakiyorum... 17 metrakelik kücücük odami, kösedeki her sabah kahve icmeye gittigim cafe'yi, yürüdügüm sokaklari muhtemelen bir daha görmeyecegim...

Spinoza yakaladigi sinekleri örümcek agina atarak onlarin örümcegin kollarindan kurtulma adina yaptigi caresiz cirpinislari kahkaha atarak zevkle izlermis... Bunu gören dostu dehset icinde ne yaptigini sormus; cevabi o dervisin su sekilde:

"Hayatta iste böyle... Sonsuza ulasma adina verilen bitmek bilmeyen bir mücadeledir... ama kacinilmaz son bir yerde sizi gelip bulacaktir, cirpinis bosuna"

O kacinilmaz son bir yerde gelip seni beni hepimizi bulacak ve bir noktada tüm o hayat hic yasanmamissa geride kalacak... O sonsuz ulasma gayratiyle sonsuzca verilen cirpinis manasizlasacak. Iste o sokaklar, o cafe, o ev sanki beni hic barindirmamiscasina devam edecek burdaki hayatina...

Neyse, simdi yeni bir hayat bekliyor beni? Yeni mi hakkikaten? Gecikmeli de olsa zihnimde tasarladigim hedeflerime ulasmanin pesine yeniden düsebilecegim... Ama daha az bir hirsla... Daha varoluscu bir bakisla... Bölümdeki diger genc akademisyenlerin vermedigi makalede önce kimin ismi yazilacak kavgasini, kimin posterini nereye asilacak olacagi üzerinde dönen masasiz kiskancliklari müstehzi bir edayla ve bosvermislikle karsilayarak... Hayati daha genis kalp ve büyük sefkatle kucaklayarak...

Montag, 1. März 2010

Bir ihtimal daha var; o da gitmek mi dersin?


Esasinda bugünden itibaren biraz daha iyi bir araliktayiz... Son Istanbul B.B maglubiyetiyle birlikte aci, korktugumuz gercekle yüzlestik, karsi karsiya kaldik... Korkulanla karsi karsiya kalmak durumunda olmaktir esasinda bizleri geren, cileden cikartan... Ama o korkulanla karsiya karisya kalindiktan sonra belki o sok, o öfke, o üzüntü ve o kederle kaplanir beden ama bir süre sonra rahatlayacaktir... Cünkü ona haftalardir, belki aylardir korkulu anlar yasatan sey gelmistir artik... Daha ötesi yok...

Iste bu noktadan sonra tartismak artik daha sagliklidir...

Simdi birincisi su lig artik nasil nihayete erecektir? Fenerbahce'nin hala sampiyonluk sansi vardir ama bu saatten sonra ümitli olmak sadece Nietschze'nin dedigi gibi iskencenin süresini uzatacaktir... Fenerbahce takim halinde ne kadar silkinir ve ligin geri kalaninda, neresiyse orasi, en iyi yerde ligi bitirmeye calisirsa o kârdir... Esas dönüsüm icin ise yazi beklemek lazim. Lig sonunu...

Fenerbahce'nin yaklasik 12 yildir görevde olan bir baskani var. Bu baskan uzun zamandir, tüm yaptiklari ve yapamadiklariyla, kabul edilmesi gerek ki camiasi tarafindan cok sevilmemekte ve deslenmemekte...

Belki de esas dönüsüm Baskan'in görevi birakmasidir... Daha düne kadar Baskan'i genel hatlariyla desteklerken bugün bunu yaziyor olmam bir celiski degil midir ey okur?

Aciklayayim efendim:

Benim Fenerbahce'nin Baskaninin görevi devam edecek olmasi ihtimaliyle ilgili hicbir problemim yok hala... Ama su bir gercek ki Fenerbahce'nin sabirsiz ve kolay kolay mutlu olmayan camiasi benden mütesekkil degil. Filmi biraz daha geriye götürelim. Söyle sezon basina...

Galatasaray camiasinin sene basindaki istahi, hevesi ve takimlarina olan inanci Fenerbahcelilerde yoktu... Bunun nedenleri de saniyorum, benim her zaman iddia ettigim ve son günlerde aldigim tepkilerle anlasildigi kadariyla herkesin hemfikir olmadigi Galatasaray camiasinin Fenerbahce camiasidan daha cok takimina güvenen ve iyimser camia olmasinin yaninda, Fenerbahce camiasinin Aziz Yildirim'a karsi artik doymus olmasi, onlar icin cok eski ve tanidik bir yüz olan Daum'un hicbir heycan yaratmayisi ve en önemlisi de Aziz Bey'in sözü verdigi "öpen takim" metaforunun gerceklesmesi adina somut kadro revizyonuna gidilmemesidir...

Yani taraftarin illallah dedigi Selcuklar, Denizler (ben bu ismi seviyorum), Ali Bilginler, Ugurlar, Vedersonlar yer yerinde duruyordu cünkü sene basiyla birlikte... Santos ismi bir miktar heycanladirmis camiayi ama onun da etkisi cok kisa sürdü...

Sezona kafadan Galatasaray avantajla girmisti cünkü camianin destegi Fenerbahce'ye oranla daha fazlaydi... Daha dogrusu Fenerbahce'de isler bir miktar tökezlese takimin ve yönetimin üzerine ciddi manada negatif etki yaratacak taraftar enerjisi Galatasaray'da yoktu... Bunun ne kadar önemli oldugunu ise birkac hafta öncesinden görmeye basladik...

Cünkü son haftalarda iyi oynadigi halde sonuca gidemeyen takimin (bugünkü Istabul B.B macini haric tutuyorum) bu perisanliginin, yani o golleri atamama ve bu aptal golleri yeme perisanliginin üzerinde sanssizlik kadar o taraftar baskisi da vardi bence... Filmi basa saralim derken de isaret etmek istedigim buydu...

O halde simdi de ileri saralim... Bu taraftar desteksizligi ile Aziz Yildirim göreve devam da etse seneye bu tahammülsüzlük tehdidiyle cok daha fazla karsi karsiya kalacagiz... Ve yine takimin böyle bir düsüs dönemi oldugu sirada (ki her ligte her takimda bir sezon icerisinde bunlar mutlaka olur) o zaman takim üzerindeki bu baski isleri daha da cikilmaz hale getirecektir...

Burda bu son haftalarin kötü sonuclarindan sadece taraftari sorumlu tuttugum sonucu cikmasin... Esas eksiklikleri son zamanlarda yazdigim postlarda söyledim zaten, en azindan kendi acimdan eksiklik olarak gördügüm seyleri; yani iste kadro faktörü, bunu kurarken uygulanan aklin yanlisligi, sanssizlik filan...

Burdaki taraftar vurgusu ise daha cok bu dönemlerde islerin daha da kötüye gitmemesi/ gitmesi veyahut bir diger ifadeyle bu krizden daha cabuk cikilmasi anlaminda islerlik kazanir ki Aziz Yildirim ile devam edildigi müddetce bu hep aleyhimize olacaktir, cünkü net bir sey ki bu camia bu baskani istemiyor artik...

Iste AZiz Yildirim'in gitmesi gerektigini birden bire düsünmeye baslamam bundan...

Pekii gerceklik de böyle mi olacak? Biz Yildirim'in gitmesinin iyi olabilecegini söylüyoruz ama biliyoruz ki bu isler bizim isteklerimize olmuyor...

Benim bu camiadan edindigim tecrübe sunu söylemekte, Aziz Bey, belki yine bir gidiyorum filan numarasi cekecektir ama niyahette yine gelip oturacaktir o koltuga...?

Iste o andan itibaren isler nasil sekil alir acikcasi hicbir fikrim yok... Cünkü teknik adami gönderse kim gelecek? Kendileri cünkü son zamanlarda bizlere hic "iste bu hoca" dedirtemiyor... Diyelim getirdi...

Gecen sezon ki o berbat sezonun arkasindan dahi Carloslu, Deividli, Alexli takimi bozmamis bozamamis baskanin bir de bunlarin üzerine Cristian ve Santos gibi iki vasati eklemesi sonrasinda, Yildirim kalsa bile cok büyük bir kadro revizyonuna girer diyebiliyor muyuz; Ben bu sezonki manzaradan itibaren bunu diyemiyorum artik...

Hatta belki dikkatli okurlar hatirlar bu blogta, ligin basladiginda bu takimin Aragones takimindan farki nedir veya ne kadar diye sürekli sordum...? Sebebi iste bu kadroydu...

Yine de her seye ragmen sunu söyleyebiliriz: Bu takim bu hallere düsecek takim da degildi... Esasinda bütünüyle AZiz Yildirim bu hallere düsecek baskan degildi... Bazi bloglarda okudum, uyuma baskan Galatasaray senin dömeninde 7. sampiyonluguna gidiyor deniyordu...

Simdi sapkamizi önümüze alip düsünelim... 2005-2006 sezonunda kazanilan Galatasaray sampiyonlugundan Yildirim ne kadar suclanabilir ki? Ya da 2007-2008 sezondaki Zico'nun o Avrupa'da firtina gibi esen takiminin sampiyon olamayip da o sezon Galatasaray'in sampiyon olmasindan, Yildirim ne kadar suclanabilir?

Ya da ilk göreve geldigindeki firtina Galatasaray dönemleri... Unutmamak lazim ki Galatasaray o dönemlere ondan yillar önce temellini attigi yapisal dönsümlerle ulasti... Aziz Yildirim öncesi Fenerbahce ise kulübü kendi cikarlari icin kullanan Baskanlarin ve baskanlar üzerinde gerisinde sahip olduklari oy gücüyle nüfuz sahibi olmak isteyen grup baskanlarinin cekistigi bir ciftlikti... O yapisal dönüsüm hamlelerini atmak, atmaya calismak ise, eksik gedik, ancak Yildirim döneminde oldu... Yildirim geldiginde biraz da bu kendisinden önceki cürümüslügün dezavantajlarini yasadi...

Tabii bunlardan öte bir de su gercek var. Futbol icerisinde sadece sizin degerlerinizin ve girdilerinizin islem görüp sonuca ulastigi basit bir oyun degil... Baskalarinin da parametleri bu isin icinde rol oynuyor... Yani siz de bir seyleri dogru diye yapiyorsunuz ama rakibiniz de kendisine göre yine ayni sekilde kendi dogrularini yapmak icin ugrasiyor... Bunun yaninda pekcok cevresel etken var... Hakem, sanssizlik, sakatlik, hava sartlari filan falan... Yani birgün geliyor ve sizin dogru dediginiz hicbir sey gecerli olmayabiliyor, buna mukabil rakibininiz dogrulari daha iyi sonuclar verebiliyor...

Bu da olabilir, burda da yapacak cok fazla birsey yok aslinda... Kabullenmekten baska... Cünkü, son haftalardaki bütün bu sanssiz maglubiyetler (ki kim ne derse desin ben dünkü Istanbul B.B. karsilasmasina kadar oynanan, Diyarbakir, Manisaspor ve Bursaspor karsilasmalarinda bu takimin puan kayiprlarini asla haketmedigini düsünüyorum) olmasa da sonuc takimin lehine olsaydi simdi cok baksa seyler konusuyor olurduk... Bu takim, bu Baskan ve bu teknik direktörle...

Sonntag, 28. Februar 2010

Volkan Demirel


Volkan A Milli Takimin 1. kalecisi... Bu da haliyle, ondan iyi kaleci mi olur, adam Türkiye'nin en iyi kalecisi iste düsünecesine variyor... Servet ile Gökhan Zan da ayni takimin stoperi, o halde onlari da tartismayalim...

Yani suna varmaya calisiyorum; bence bu takimin birinci kalecisi olamaz Volkan. Zaman zaman yaptigi kurtarislarla sonuca etki ettigini biliyoruz. Ama zaman zaman da yaptigi cok büyük hatalarla yine sonuca etki ettigini biliyoruz; bu sefer negatif anlamda... Yurt icinden belki Volkan'i kulübeye mahkum edecek kalibrede kaleci bulamayacagiz, ama yabanci transfer haklarindan birisi mutlaka burda degerlendirilebilir... Volkan'dan cok daha iyi, ama ülkesinin milli takim kalecisi olmayan pekcok kaleci dünyada bulmak mümkün. Bu da Volkan'in sirft milli takimin birinci kalecisi olmasindan hareketle tartisilmamasi gerektigi düsüncesini zayiflatir saniyorum...

Örnegin Bundesliga'nin düsmemeye oynayan takimlarindan birisi olan Mainz'in kalecisi Müller, birakin ilk ücü muhtemelen Almanlarin 5. siradaki kalecisi bile olmayacaktir. Ama Fenerbahce formasi altinda olsa Volkan'dan kat be kat üstün bir kaleci oldugunu görebilecegiz...

Bilica, Cristian ve Guiza'nin arkasindan Volkan ismini de tartismaya acmam, biraz da Fenerbahce'nin kalesinden forvet ucuna kadar bir zincir halindeki hattinin aslinda ne kadar cürük oldugunu göstermek adina...

Volkan Babacan ismi icin ise, Daum'un yillar evvel Volkan Demirel icin söylediklerini düsünüyorum: "Onu kalede görünce dehsete kapiliyorum."

Cöküse dogru sürüklenirken/ Istanbul B.B-Fenerbahce: 2-1

Son haftalardaki görece iyi futbol, takimin son yillardaki mücadele ortalamasinin üzerinde bir mücadele ama bir türlü sonuca gidememe, bilakis cok talihsiz gollerle sürekli hüsrana ugramanin neticeisinde bu hafta artik o azmin ve mücadelenin de kirilacagini ve daha geriye gitmis bir takim görecegimizi tahmin ediyordum...

Bunda pek yanilmadim saniyorum. Isler islemez hale gelince bir anda kadro ne kadar süklüm püklüm görülmekte degil mi gözümüze? Halbuki bu süklüm püklümlük, Deniz ve Selcuk'tan degil bence... Takim son haftalarda yasadigin talihsizliklerin soktugu depresyonun icerisinde... Bu haliyle de bu takim galip gelebilir ama kader aglarini zaten haftalar öncesinden örmüstü...

Geriye baktigimizda manzara cok icacici degil lakin hani önümüze baktigimizda isik görüyor muyuz iste o da maalesef benim icin tartismali... Bu mesele bu sezon sampiyon olup olmama meselesi degil... Ondan baska bir sey benim rahatsizligim. Sampiyon olmamaya zaten cok fazla itirazim yok; önemli olan yapisal hamleler yaparak saglam temeller üzerine oturan sistemli bir takim kurabilmek...

Bu konuda ise Fenerbahce yönetiminin iyi niyetinden eminim ama becerisinden süpheliyim... Bir seyi dogru yaparken baska pekcok seyi yanlis yapabilmekte... Su Fenerbahce kadrosunu inceliyoruz iste son postlarda... Buna devam da edecegiz, bu kadroda, Alex'i cikarttigimiz zaman bir de birazcik Emre'yi; olmadigi anda takimin cok büyük bir güc kaybina ugradigini söyliyebiliyor muyuz?

Sorun iste bu kadroyu kuran futbol aklinda... Aykut Kocaman-Daum hamlesi bence iyi bir hamleydi, ama buna mukabil, Cristian-Santos ile nihayete erdirilmis, transfer stratejisi o derece yanlis...

Beni ümitsizlige iten ise bu yanlislari görüp onlari düzeltmek yerine, dogru yaptigi seyleri bozmasi... Yani Daum'u ve Aykut'u gönderip, kadroyu ayni akilla devam ettirmek, beni korkutan bu...

Samstag, 27. Februar 2010

Iki camia arasindaki fark


1. Aziz Yildirim Aykut Kocaman'i sportif direktörlük görevine getirir.

Ortalama bir Fenerbahce taraftarinin buna reaksiyonu:

Aziz Yildirim camia icin sembol olmus bir ismi getirerek, taraftarlarin gözünü boyamaya calisiyor.

2. Adnan Polat, Tugay Kerimoglu'nu altyapinin basina getirilir.

Ortala bir Galatasaraylinin buna tepkisi:
Büyük Baskan, Tuhay gibi cok büyük bir kazirmayi, altyapinin basina getirerek cok büyük bir ise imza atmistir, aynen Barcelona'nin Guardiola ile yaptigi gibi...


Iste tam da bu yüzden Fenerbahce'de kurumsallik bir türlü yerli yerine oturmaz ve yapisal olarak hep bir takim eksikliklerle bogusulurken, Galatasaray her zaman Fenerbahce'nin önünde olagelmistir.

Türk futbolunda devrime yol acan Derwall, Feldkamp ve zirve olarak 1. Terim dönemi tesadüfi olarak Galatasaray'in olmamistir...

Bizde ise, Hiddink getirilir, ama ona uygun sistem ve kadro kurulma zahmetine girilmez, cünkü Hiddink cok önemli bir hocadir ve elinde sihirli degnek vardir, gerisinin önemi yoktur, basari mutlaka gelir onunla; ama olmaz ve 10 ay icerisinde gönderilir...

Löw gibi bugün bile tadi damagimizda kalan bir futbol oyununu takima yerlestirebilmis isim getirilir ama sampiyon olamadigi icin gönderilir. Onu sampiyon olamadi diye gönderdigi icin sadece Aziz Yildirim sorumlu tutulabilir mi bundan; o da neticede bu camiadan cikmistir, camiasi neyse o da odur... Kaldi ki bu caminin o zaman kacan sampiyonluga tahammülü olacagini bilse belki de göndermeyecektir. Aragones gelir, aynen Hiddink döneminde oldugu gibi eksik yapilir hamle...

Ve simdi Aykut Kocaman sportif direktörlüge getirilmistir, ayni bakis acisi devam etmektedir: Aykut gözboyamak icin ordadir, öyle olmasaydi, daha cok sesi cikar, gerekise tesisleri basar Daum'a ve oyunculara gözdagi verirdi... Temelden bu bakisa sahip olanlar, o sampiyonluk gelmezse Aykut'un kellesini de istemez mi sizce? Emin olun ister...

Sportif Direktörlük henüz daha cok yeni bir kurum. Kültürü simdiye kadar bu kadar fakrli olan bir camiada bu yapinin yerlesmesi zaman alir, bu zaman da en az 2 sezondur denmedigi ve daha bastan bu hamle Yildirim'in göz boyamasi olarak görüldügü icin sonuc hüsran olmaya mahkumdur...

Unutmamak lazim ki, Adnan Polat, en azindan benim gördügüm, en popülist ve en 'Fenerbahce kültürlü' baskani... Benim tek tesellim de bu... Fenerbahce bu kurumsallik hamlelerinde basariya ulasir ve o sirada Galatasaray baskani olarak Adnan Polat devam ederse göreve iste o zaman Fenerbahce, Galatasaray'in bir adim önüne gecebilecektir.