Sonntag, 28. Februar 2010

Volkan Demirel


Volkan A Milli Takimin 1. kalecisi... Bu da haliyle, ondan iyi kaleci mi olur, adam Türkiye'nin en iyi kalecisi iste düsünecesine variyor... Servet ile Gökhan Zan da ayni takimin stoperi, o halde onlari da tartismayalim...

Yani suna varmaya calisiyorum; bence bu takimin birinci kalecisi olamaz Volkan. Zaman zaman yaptigi kurtarislarla sonuca etki ettigini biliyoruz. Ama zaman zaman da yaptigi cok büyük hatalarla yine sonuca etki ettigini biliyoruz; bu sefer negatif anlamda... Yurt icinden belki Volkan'i kulübeye mahkum edecek kalibrede kaleci bulamayacagiz, ama yabanci transfer haklarindan birisi mutlaka burda degerlendirilebilir... Volkan'dan cok daha iyi, ama ülkesinin milli takim kalecisi olmayan pekcok kaleci dünyada bulmak mümkün. Bu da Volkan'in sirft milli takimin birinci kalecisi olmasindan hareketle tartisilmamasi gerektigi düsüncesini zayiflatir saniyorum...

Örnegin Bundesliga'nin düsmemeye oynayan takimlarindan birisi olan Mainz'in kalecisi Müller, birakin ilk ücü muhtemelen Almanlarin 5. siradaki kalecisi bile olmayacaktir. Ama Fenerbahce formasi altinda olsa Volkan'dan kat be kat üstün bir kaleci oldugunu görebilecegiz...

Bilica, Cristian ve Guiza'nin arkasindan Volkan ismini de tartismaya acmam, biraz da Fenerbahce'nin kalesinden forvet ucuna kadar bir zincir halindeki hattinin aslinda ne kadar cürük oldugunu göstermek adina...

Volkan Babacan ismi icin ise, Daum'un yillar evvel Volkan Demirel icin söylediklerini düsünüyorum: "Onu kalede görünce dehsete kapiliyorum."

Cöküse dogru sürüklenirken/ Istanbul B.B-Fenerbahce: 2-1

Son haftalardaki görece iyi futbol, takimin son yillardaki mücadele ortalamasinin üzerinde bir mücadele ama bir türlü sonuca gidememe, bilakis cok talihsiz gollerle sürekli hüsrana ugramanin neticeisinde bu hafta artik o azmin ve mücadelenin de kirilacagini ve daha geriye gitmis bir takim görecegimizi tahmin ediyordum...

Bunda pek yanilmadim saniyorum. Isler islemez hale gelince bir anda kadro ne kadar süklüm püklüm görülmekte degil mi gözümüze? Halbuki bu süklüm püklümlük, Deniz ve Selcuk'tan degil bence... Takim son haftalarda yasadigin talihsizliklerin soktugu depresyonun icerisinde... Bu haliyle de bu takim galip gelebilir ama kader aglarini zaten haftalar öncesinden örmüstü...

Geriye baktigimizda manzara cok icacici degil lakin hani önümüze baktigimizda isik görüyor muyuz iste o da maalesef benim icin tartismali... Bu mesele bu sezon sampiyon olup olmama meselesi degil... Ondan baska bir sey benim rahatsizligim. Sampiyon olmamaya zaten cok fazla itirazim yok; önemli olan yapisal hamleler yaparak saglam temeller üzerine oturan sistemli bir takim kurabilmek...

Bu konuda ise Fenerbahce yönetiminin iyi niyetinden eminim ama becerisinden süpheliyim... Bir seyi dogru yaparken baska pekcok seyi yanlis yapabilmekte... Su Fenerbahce kadrosunu inceliyoruz iste son postlarda... Buna devam da edecegiz, bu kadroda, Alex'i cikarttigimiz zaman bir de birazcik Emre'yi; olmadigi anda takimin cok büyük bir güc kaybina ugradigini söyliyebiliyor muyuz?

Sorun iste bu kadroyu kuran futbol aklinda... Aykut Kocaman-Daum hamlesi bence iyi bir hamleydi, ama buna mukabil, Cristian-Santos ile nihayete erdirilmis, transfer stratejisi o derece yanlis...

Beni ümitsizlige iten ise bu yanlislari görüp onlari düzeltmek yerine, dogru yaptigi seyleri bozmasi... Yani Daum'u ve Aykut'u gönderip, kadroyu ayni akilla devam ettirmek, beni korkutan bu...

Samstag, 27. Februar 2010

Iki camia arasindaki fark


1. Aziz Yildirim Aykut Kocaman'i sportif direktörlük görevine getirir.

Ortalama bir Fenerbahce taraftarinin buna reaksiyonu:

Aziz Yildirim camia icin sembol olmus bir ismi getirerek, taraftarlarin gözünü boyamaya calisiyor.

2. Adnan Polat, Tugay Kerimoglu'nu altyapinin basina getirilir.

Ortala bir Galatasaraylinin buna tepkisi:
Büyük Baskan, Tuhay gibi cok büyük bir kazirmayi, altyapinin basina getirerek cok büyük bir ise imza atmistir, aynen Barcelona'nin Guardiola ile yaptigi gibi...


Iste tam da bu yüzden Fenerbahce'de kurumsallik bir türlü yerli yerine oturmaz ve yapisal olarak hep bir takim eksikliklerle bogusulurken, Galatasaray her zaman Fenerbahce'nin önünde olagelmistir.

Türk futbolunda devrime yol acan Derwall, Feldkamp ve zirve olarak 1. Terim dönemi tesadüfi olarak Galatasaray'in olmamistir...

Bizde ise, Hiddink getirilir, ama ona uygun sistem ve kadro kurulma zahmetine girilmez, cünkü Hiddink cok önemli bir hocadir ve elinde sihirli degnek vardir, gerisinin önemi yoktur, basari mutlaka gelir onunla; ama olmaz ve 10 ay icerisinde gönderilir...

Löw gibi bugün bile tadi damagimizda kalan bir futbol oyununu takima yerlestirebilmis isim getirilir ama sampiyon olamadigi icin gönderilir. Onu sampiyon olamadi diye gönderdigi icin sadece Aziz Yildirim sorumlu tutulabilir mi bundan; o da neticede bu camiadan cikmistir, camiasi neyse o da odur... Kaldi ki bu caminin o zaman kacan sampiyonluga tahammülü olacagini bilse belki de göndermeyecektir. Aragones gelir, aynen Hiddink döneminde oldugu gibi eksik yapilir hamle...

Ve simdi Aykut Kocaman sportif direktörlüge getirilmistir, ayni bakis acisi devam etmektedir: Aykut gözboyamak icin ordadir, öyle olmasaydi, daha cok sesi cikar, gerekise tesisleri basar Daum'a ve oyunculara gözdagi verirdi... Temelden bu bakisa sahip olanlar, o sampiyonluk gelmezse Aykut'un kellesini de istemez mi sizce? Emin olun ister...

Sportif Direktörlük henüz daha cok yeni bir kurum. Kültürü simdiye kadar bu kadar fakrli olan bir camiada bu yapinin yerlesmesi zaman alir, bu zaman da en az 2 sezondur denmedigi ve daha bastan bu hamle Yildirim'in göz boyamasi olarak görüldügü icin sonuc hüsran olmaya mahkumdur...

Unutmamak lazim ki, Adnan Polat, en azindan benim gördügüm, en popülist ve en 'Fenerbahce kültürlü' baskani... Benim tek tesellim de bu... Fenerbahce bu kurumsallik hamlelerinde basariya ulasir ve o sirada Galatasaray baskani olarak Adnan Polat devam ederse göreve iste o zaman Fenerbahce, Galatasaray'in bir adim önüne gecebilecektir.

Daniel Guiza


Daha önceki iki postta da oldugu gibi Fenerbahce'nin kadrosu üzerine konusmaya devam ediyoruz... Bu postun konusu da Daniel Guiza.

Daniel Guiza su anda takimin en cok tartisilan ismi; ve bu negatif anlamda... Hani birileri onu elestirirken, baskalari da savunuyor degil. Burdaki savunanlardan kastim, son zamanlarda gidip de ona baklava yedirenler degil; o sadece tribünde gösterilen tepki karsisinda bir durustu... Savunmak anlaminda benim kastettigim ise, onun oyunculugunu begenen ve Fenerbahce'ye faydali olmaya devam edecegine inanan...

Bazi kemiklesmis durumlar, kroniklesmis yapilar degisimde güclük cikartirlar her zaman. O baglamda Fenerbahce'nin Alex eksenli futbol anlayisini degistirmek cok sancili olacagi icin bir türlü gerceklesmemektedir. Bunu denemeye calisan Aragones'in elinde kafasindakine uygun bir kadro yapisi olmadigi icin büyük bir felaketle karsi karsiya kalinmistir. Bir sonraki sezonda da ona tahammül edilmedigi icin o degisim gelmemistir elbette. Daum'un ise böyle radikal hamleler yapacagina zaten inanmiyoruz.

Iste bu yüzdendir ki, Guiza seneye bu takimda kalmamalidir. Cünkü bu formatla Fenerbahce bugünkünden yukariya ancak Zico dönemi takimi kadar olarak cikar; o haliyle de Guiza gibi oyuncularin performanslari her zaman soru isareti olacaktir...

Cok büyük bir futbol analisti degilim, ama benim gördügüm kadariyla Guiza gibi oyuncularin basarili olabilmesi ancak cift forvetli hatlarda mümkündür... Guiza'nin partneri ise daha cok nokta santrafor denilen golcü tiplerinden olmalidir... Ve Fenerbahce topu rakip yarisahada oynamalidir. Son haftalarda bunu yapiyor Fenerbahce. Ama gerek topu kanatlara ve sifira indiremeyisi, gerekse de Alex'in hem formsuzlugu hem de statik oyunu nedeniyle rakibini "yaramiyor".

Yani diyecegim odur ki, Guiza su anda Fenerbahce'de gördügü muameleyi hakedecek derecede kötü bir isim asla degil. Ama gercekler onun takimda kalamayacagini söylemekte. Alex bu takimda oldugu müddetce oynar, o oynadigi müddetce de forvetteki iki isimden biri o olur. Onun partnerinin da ona göre dizayn edilmesi lazimdir o halde... O özellikleri tasiyan isim Guiza degildir; maalesef...

Bunun icin uygun bir isim, hem savunmanin arkasina kosu yapabilecek hizli bir oyuncu hem de rakiple top arasina girip top saklayabilecek bir oyuncu olmalidir; son vuruslardaki basarisizliklari disinda aslinda Kazim tarzi bir oyuncu bu is icin uygundu denilebilir. Onun da hava topu hakimiyeti tartismali... Ama bütün bunlari bünyesinde toplayan, herbirinde üstü düzey olmasi gerekmiyor, bir golcü örnegin Fransa liginde mutlaka bulunur... Bunlar tabii birer görüs, bana ait bir okuma... Yaniliyor da olabilirim ey talip ama benim gördügüm bu sekilde...

Fabio Bilica


Simdi bakmaya üseniyorum... Link vermek icin. Ama biliyorum ki gecen sezon oynanirken, Bilica'nin transfer edilmesi gerektigini yazmistim. Bu istegim gercek de oldu. Transfer edildikten sonra gördügüm kadariyle taraftarin büyük cogunlugu ondan sikayetciydi. Begenmiyorlardi filan.

Ben ise aksine ona güvendigimi ve bu sezon hatta Fenerbahce'nin en faydali transferi olacagini iddia ettim. Ne akla hizmet bunlari söylemisim, bunlari söylerken ben bu ismi ne kadar taniyor musum; simdi gercekten ciddi ciddi soruyorum kendime...

Son derece riskli oynuyor; bu risk gayet rahat bir sekilde topa sahip oldugu anda o topu cikartirken de sözkonusu oluyor, topal birlikte kaleye dogru hareketlenmis rakiplerine dogru yaptigi hamlerlerde de... Bu ikinci kisimda bahsettigim son derece kontrolsüz hamleleriyle takimin karsi karsiya kaldigi, penalti, serbest vurus vs. sayisi azimsanamayacak düzeyde...

Her seye ragmen yedek olarak takimda tutmak mümkün, seneye statü degisecek mi bilmiyorum, ama 6+2 yabanci oyuncu kurali devam edecekse, Bilica'nin her seye ragmen satilmaktansa yedekte tutulmasinda fayda var... Ama daha iyi bir planlama varsa elde cikartila da bilir... Ama her halukarda takimin göbekte oynayan esas oyuncusu olamaz... Bu kesin...

Freitag, 26. Februar 2010

Cristian Baroni


Dünkü macla direk ilgilisi yok ama o macin isiginda ve Mehmet Demirkol'un zihnimde soru isaretlerine yol acan dünkü Spor Servisi'inde söyledigi sözler dogrultusunda Fenerbahce kadrosu üzerinde düsünmeye basladim... Sirasiyla bu isimler hakkinda yazacagim.

Ilk isim de Baroni.

Ben o mevkinin iki kisiyle kapatilmasindan hostunum. Zihnimdeki futbol matematigi bunu söylüyor. Fenerbahce'de de o bölgenin iki isim tarafindan domine ediliyor olmasine bu yüzden itirazim yok hicbir sekilde...

Bu isimlerden Emre olanina ise sonsuz derecede güvenim ve saygim var, futbol anlaminda... Su sartlarda Fenerbahce ondan daha iyisini bulamazdi... Benim futbol anlayisimda bu bölgedeki oyunculardan bir tanesi ileriye dogru cikarken digerinin sürekli bölgesinde beklemesi yoktur... Dönüsümlü olarak her ikisi de ileriye cikabilmeli, takimin hücum gücüne katki saglamalidir... Bu noktada Fenerbahce süregiden taktiksel anlayis benim tercihlerime uymamakta. Cünkü Baroni takimin hücum gücüne neredeyse hic katki saglamiyor... Bunun onun bir sucu olmadigi, hocanin bu sekilde istedigini söyleyenler var... Muhtemelen hakilar... Ama derdim o degil, hocanin o anlayisina katilmamakla birlikte, aksi durumda da Baroni'nin takimin hücum gücüne katki saglayacak meziyette olduguna inanmiyorum; onunla ilgili sorun da tam burada zaten...

Baroni;

örnegin bir Emre gibi, rakip cezasahasi disindan etkili sutlar atabilecek, gol pozisyonlarina girebilecek ve etkili toplar atarak ileri uclardaki oyunculari pozisyonlara sokabilecek bir isim midir?

Ballack gibi tam sahada rakiplerine pres uygulayarak rakiplerini bozabilen ve onlarla gögüs gögüse, omuz omuza mücadele edebilecek birisi midir?

Rakipler göbekten gelmeye calistiklarinda, onlari Kemalettin gibi söyle bir hirpalayip sarsabiliyor mu?

Duran ve yan toplarda rakip cezasahasi icerisinde tehlike olusturabilmekte mi?

Ya da rakip kanatlara inmisse, Marco gibi, beklerin veya aciklarin destegine yetisebiliyor mu?

Baski altina kaldiginda top saklayabilmekte ve faul alabilmekte midir; yoksa sürekli hatali paslarla savunmada ciddi manada tehlikelerin olusmasina mi yolacar?

Kendisiyle ilgili söylebilecek tek sey, stoperlerin arasina girdigi ve yeri geldiginde ücücü bir stoper gibi oynadigi... Ama bunu Selcuk da yapabiliyor... Hatta su soruyu soralim, zihnimizdeki daha da berraklastirabilmek adina: Cristian oynamadigi zaman kacimiz, yahu cok büyük eksikligini yasayacagiz simdi bunun, demekte... Hatirlanirsa takimin yildilari, Appiah, Tuncay, Alex, PVH, Nobre vs. oldugu halde Marco'nun sözkonusu olabilecek eksikligi her zaman cok ciddi manada endise yaratirdi insanlarda... Ayni endiseleri biz Cristian icin tasiyor muyuz?

Tabii ki hayir...

O halde seven arkadaslari bilemem ama, ben sampiyon olunsa da olunmasa da bu sezon takimdan gönderilmesi gerekenler listesinin basina onu yazacagim, sayet aksi olursa da ben bu yönetim ve teknik ekiple ilgili artik ciddi manada süpheye düsecegim...

Süpriz yok; Fenerbahce-Lille: 1-1


Ilk mac arkasindan hic ümidim yoktuysa da, bu maca cikasiya kadar yasananlar ve ortaya cikan müsküliyet takima ekstra bir motivasyon saglayacak ve aslinda hic rasyonel temeli olmayan bir sekilde sahada olaganüstü seyler olacak diye düsünmeye, hissetmeye baslamistim...

Karsilasmanin ilk yarisi nasil bilmiyorum; ama ikinci yarisinda izledigim takimda bu bahsettigim irrasyonel rüyanin izleri yoktu... Skor aksini söylese de, bence ilkyaridaki takimda da yoktu... Ne kadar motive olurlarsa olsunlar, Bekir'in, Bilica'nin, Selcuk'un ve Önder'in ayni anda yildizlasacagini beklemek hakikaten büyük bir Fenerbahce hastaliginin isaretidir ki anlasilan bende o var...

Aci olan son haftalarda ne zaman tam ayaga kalkacakken daha sert bir sekilde yere cakilmayi saglayan yeni bir darbe daha yemis olmak...

Bu karsilasma daha basinda Lille'nin attigi golle 0-1 bitse emin olun su skor kadar yaralayici olmazdi... Bursaspor'a Fenerbahce, o oyunla basladigi ve ilk yarisinda 2 gol buldugu karsilasmadan son 5 dakikada yedigi gollerle 2-3 yenik ayrilmak yerine, ta bastan 3-0 yenik durma düserek maglup olsaydi o kadar darbeleyici olmazdi... Diyarbakir etten duvar örse ve o sekilde mac 0-0 ile sonuclansa, Ayman'dan son saniyelerde yenilen hic yenilmeyecek bir golle berabere kalinan halinden daha az tesirli olurdu...

Yani sözüm o ki, bu sans durumu artik kabul edilemeyecek, tolere edilemeyecek boyutlara ulasmaya basladi... Futbolda olur böyle seyler olur da, hep ayni senaryo her üc güne bir tekrarlaniyorsa artik Aldomovar'in kadinlari gibi sinir krizinin esigine yaklasilabilir...

Tersinden düsünelim, bu mac 1-0 bitse tur atlasa Fenerbahce, sonuc korkunc derece fayda saglayabilirdi Fenerbahce... Son günlerinde takimi icine soktugu yogun depresyondan cikartma islevi görür, özgüvenin yeninden saglanmasinin önünü acardi... Ama dedigim gibi aksine cok daha büyük bir depresyona sokacak sonucla nihayete erdi...

Artik 3 cephede mücadele ediyoruz diyemeyecegiz; bu kesin... Türkiye Kupasi'ndan ümitliyim ümitli olmasina da, lig ne olur bilemem...

Ligin sonucuna göre Fenerbahce kadrosu üzerinde degismeler olacaktir elbette, ama sonuc sampiyonluk da olsa; bu Cristian ile, bu Önder ve Bilica ile, bu Lugano ile filan olacak isler degil bu isler... Fenerbahce'nin temel 4 transfere ihtiyaci var ki bu asgari sayi... Bunu arttirmak mümkün... Bu niceliksek bir deger, bir de bu isimlerin nasil ve nerden olacaklari önemli... Önliberoya Brezilya'dan getirdiginiz, ciliz ve sünepe Cristian gibi bir isim getirecekseniz yine onun yerine, veya bizatihi ondan memnunsaniz, diyecek sözüm yok benim...

Donnerstag, 25. Februar 2010

Bu da benim Lille maci 11'im...


Benim bu mactan hicbir sekilde ümitli olmadigimi ilk mac arkasindan yazmistim zaten... Onun üzerine, Santos'un cezasi, Vederson, Özer, Cristian sakatliklarinin eklenmesiyle olay bir hayli dramatik oldugu kadar benim icin eglenceli bir hal aldi...

Eglenceli bir hal aldi cünkü bu durum muhtemelen futbolcularin üzerindeki gereksiz gerginligi alirken, onlari varlik mücadelesi vermek adina daha da motive edebilir...

Belki bu kadar degil ama yine yokluklar icinde ciktigimir Inönü deplasmaninda gecen sene takimin siir gibi futbol oynadigini hatirliyorum... O takimda stoper kimdi? Gökhan dediginizi duyar gibiyim....

O halde benim kadro önerim de söyledir:

Volkan-Önder, Gökhan, Bilica, Bekir-Selcuk, Deniz, Emre-Alex-Semih, Guiza

Gökhan'i Önder'in yerine stoperde tercih etmem, Önder bu mevkide cok hatali oynamasinin yaninda agir Fenerbahce savunmasinin, hizli Lille karsisinda Gökhan'in cabuklugu ile toparlanmaya calismaktan... Besiktas macinda ufak tefek hatalari olsa da bu isi cok iyi yapabilmisti. Deniz'i de özellikle koymak istemedim oraya cünkü, bizler Deniz'in hem stoperde hem de önliberoda sergiledigi performansa sahitiz... Gecmis yillardaki tecrübemiz bize Deniz'den en iyi ortasahada faydalanabildigimizi gösterkirken, onun oynadigi her savunmada ciddi manada sikintilar yasadigimizi hatirlatiyor... Iste en iyi performanslarindan birini gecen haftaki Lille deplasminda sergiledi... O halde bir oyuncunun daha iyi oldugu bir pozisyonda oynatmak varken onu cok da basarili olamadigi yere mahkum etmek neden?

Bekir'i sol beke koydum, bilmiyorum oynayabilir mi, ama onun yerine kim oynarsa ondan farkli olur ki? Deniz'i oraya koyacagi söyleniyor hocanin, Deniz, Bekir'den daha mi tertipli bir sol-bek?

Ilerdeki kurgu icin zaten cok fazla tartismaya gerek yok...

Daum ise bence maca söyle cikar, sayet ben onu taniyorsam:

Volkan- Bekir, Önder, Bilica, Deniz-Gökhan, Selcuk, Emre-Alex, Semih, Guiza

"Oyunun güzelligine inanan iyi futbol dilencisiyim" yalani


Memlekette bir de böyle futbolsever kitle var... Yaslari 20'lerden baslayip 40'a dogru uzanan; egitimli; futbolu cok az oynamis, ama cok seyretmis; sehirli; mutlaka yabanci dil bilen bir topluluktan bahsediyorum...

Bunlar blog sahibi; üniversite ögrencisi; NTVSpor, Kanal 24, Haberturk, SKY Türk vs. gibi kanallarda program yapan, yöneticilik, editörlük yapan insanlar...

Bu insanlari ortak noktada bulusturan bir baska özellikleri ise, mütemadiyen futbol denen oyunun güzelliklerine inandiklarini söylemeleri; 'gerektigi zaman' kendi takimlarindan kendilerini soyutlayarak, neredeyse bütün takimlara ayni mesafede duruyoruz numarasi cekerek her bir takim ve durum hakkinda ahkam kesmeye kalkmalari... Onlar icin önemli olanin forma renginin degil evvala sahada oynanan oyun oldugu yalanina inanmamizi beklemeleri...

Bu grubun olaylari okurken ki tavirlarinda bariz bir kibiri görmek de kacilnilmaz. Mesela bunlar yurtdisini da takip edebildikleri icin futbolu, bu oyunu yorumlamaya calisan emekli futbolcu yorumculardan daha iyi anladiklarini, daha iyi bildiklerini küstah bir kibir ve onlari asagilayarak belli ederler...

Bundesliga hakkinda malumat sahibi olmak, Hoeness'i tanimak, Magath takimi kosar abi demek, Mourinho söyle kirik adam saptamasini özel oldugunu sandigi bir anektodla desteklemeye calismak, Ingiltere'yi yakindan takkip etmek vs. vs. vs. bu insanlara diyelim bir Selcuk Yula'yi, bir Cüneyt Tanman'i, bir Sanli Sarialioglu'nu, Ridvan Dilmen'i filan müstehzi ifadelerle asagila hakki verir... Onlarla ilgili konusurken, bunlar sadece topa vurmayi bilen, kücük beyinli, kültürsüz, yurtdisindan haberi olmayan cahil insanlar altmetni net bir sekilde okunur...

Bu grupla ilgili cok önemli bir karakteristiki özellik de, yabanci hocalara karsi ciddi manada bir hayranlik duymaktir... Burda tipik bir kendi toplumuyla iliski kuramadikca icinde bulundugu cemaatin cöplügünde debelenmekte olan ücüncü dünya ülkesi aydin kompleksini görmek mümkündür...

Örnegin bu ülkeden bir sekilde gönderilmis hocalarla ilgili, "yav bu hocada isini yapamamisti, basarili olamadi, kulüp yolunu ayirdi" veya "aslinda iyi hocaydi ama kulüp onu gönderdi, bence taktiksel ve yönetimsel anlamda yanlisti bu hamle" seklinde analize dayali okumalar yapmak yerine, iceriye dönük " ya biz Eric Gerets'i de kovmadik mi, simdi Alman Milli Takimi'nin basindaki adami kovalamaktan beter etmedik mi, filancagi Yeniköy kasabi ilan etmedik mi" seklinde ironik ve güya özelestiri iceren cümlelerle aslinda basbaya kendisini disinda tuttugu is bilmez, futbol bilmez, cahil Türk spor camiasini asagilarlar...

Mesela 2008 Avrupa Sampiyonasi sirasinda bu bahsettigim sporsever cemaatinin en belirgin üyelerinden bir tanesi Hirvat Milli Takimi'nin hocasini Bilic'i korkunc bir hayranlikla övmekle mesgulken Fatih Terim'i sadece asagiliyordu... Fatih Terim'i savundugum sanilmasin, hic sevmem; ama onun karsisinda konumlandirilan Bilic en az onun kadar uzak durulasi ve elestirilesi birisidir... Halbuki bizim bu ücüncü dünya ülkesi aydini kompleksi tasiyan futbolsever cemaatimiz, sirf yabanci oldugu icin onun cok makbul oldugu bir insan oldugu kanaatini tasir.

Örnegin, Thomas Doll gibi vasat bir hocayi koyduklari yeri görüyoruz... Verdigi performans ile o cikartildigi yer ve gösterilen asiri tolerans esit oranda midir sizce; yoksa onun yabanci bir hoca olmasi midir?

Bu durumun cok daha bariz bir sekilde billurlastigi daha iyi bir isim var elimizde; Rijkaard... Neredeyse bir tanri yerine konulan ve yaptigi her seyde keramet aranirken, hicbir sekilde elestirilemeyen Rijkaard'in ismi üzerinde ama onun giyabinda tam manasiyla bir ikiyüzlülük ve ahlaksizlik durusu sergilenmektedir...

Oyunun güzelligine inanlar icin Daum'un oynattigi futbol kazanmamali derken, Rijkaard gibi "total futbol"un temsilcisi, sadece oyunun güzelligi ile ilgilenen birisinin desteklendigi aciktir... Iste ahlaksizlik burda baslar cünkü iki hocayi da izleyen tarafsiz bir göz son haftlardaki maclardan sonra, Daum'u sadece göze hos gelen futbol oynatmak isteyen bir meczup olarak düsünürken, Rijkaard'i tam manasiyla sonuc odakli is yapan bir pragmatist sanir... Ama dedigim gibi bu grubun derdi, hakikatler degil, zihinlerinde yarattiklari ilüzyon ve kendi cöplüklerinde yasadiklari gerceklerdir...

Pekii neden Daum da yabanci oldugu halde bu insanlar tarafindan itibar görmez; cünkü Daum bu ülkeye geldikce buranin insanina yaklasmis, kendisini buraya uydurmakta sikinti yasamamis, bundan gocunmamis ve bunu kompleks yapmamis; yani olumlu ya da olumsuz burali gibi olmaya baslamis bir isim... Bu ülkenin geri kalmis futbolunu gelistirmek icin disardan gelmis uhrevi bir varlik (Rijkaard) gibi degil, o futbol vasatinin icindeki herhangi bir yerli hoca gibi durmaktadir... Ama bunun yaninda ve daha da önemlisi yasadigi kokain skandaliyla kendi kendisini bitirmesidir... Emin olun ayni Daum, o kokain skandaliyla karsi karsiya kalmasa cok büyük olasiklikla Alman Milli Takimi'nin hocasi olmus olacakti ve o zaman ona bakislar simdikinden cok daha farkli olurdu... IlkBesiktas döneminde durum bundan cok da farkli degildi zaten. Dahi Daum yakistirmalari, simdi yaptigi herseye kibirle bakilan bu adama durduk yere yapilmamisti...

Uzun bir ic dökme oldu, farkindayim... Ama ne zamandir beni rahatsiz eder bu durum... Cünkü bu tutarsizlik, bu ahlaksizlik cekilir gibi degil... Bir taraftan biz oyunun güzelligine inaniyoruz, önemli olan öncelikle futbol, oyunu cirkinlestiren rakibini oynatmayan bu ligin anadolu takimlarindan igreniyorum, sahada sadece futbol oynatmak isteyen Rijkaard'i o yüzden bu kadar seviyorum laflarinin arkasindan Mourinho'ya duyulan hayranlik beni kusturma noktasina getirdi...

Ziya Dogan futbol katili, Mourinho bir sihirbaz ve karizma...

Mittwoch, 24. Februar 2010

Bari sen yapma bunu Ridvan


Ridvan Dilmen, Bursaspor hezimetinden sonraki %100 futbol programinda, Daum'un Alman Die Welt gazetesine verdigi röportajdan bahsediyor ve hocanin menejere ihtiyaci oldugunu söyledigini bunun da anlaminin onun Aykut'tan rahatsizlik duymak oldugunu söylüyor...

Haber su linkten okunabildigi gibi, www.ntvmsnbc.com'dan video galeriye girilerek adi gecen programin 22 subat tarihli sayisindan görüntülere de ulasabilabilir... Video'nun 17:20'inde bu noktalar basliyor...

Simdi gelin Daum'un röportajina bakalim;

"...Oliver Bierhoff ist enorm wichtig. Auch er hat einen großen Anteil daran, dass sich das Bild der Nationalmannschaft so ins Positive verändert hat. Seine Position, quasi die Schnittstelle zwischen Mannschaft und Verband, ist heutzutage in diesem Geschäft unverzichtbar. Bei all´ dem, was auf die Trainer und die Spieler einprasselt, brauchst du jemanden, der dir den Rücken frei hält oder auch mal das Wort ergreift, wenn es unbequem wird..."

Simdi de bunun cevirisini yapalim:

"Oliver Biefhoff cok önemlidir. Alman Milli Takimi'nin resminin pozitif manadaki büyük degisiminde onun da cok büyük bir katkisi vardir. Onun, takimla ile federasyon arasindaki pozisyonu bu sektörde artik vazgecilmezdir. Hoca ve futbolcularin baski altina alindigi her noktada arkanda olan, gerekli noktalarda gerekli aciklamalari yapan böyle birisine ihtiyacin vardir"

Simdi siz bu yazida Aykut'a hocanin lafi nasil getirdigini, Aykut'u ne sekilde ima etmis olabilecegini sormaz misiniz kendinize... Burdan Ridvan Hoca'nin anladigi manada bir yorumu cikartmak onun kelimeleriyle ifade edersek "kizim sana söylüyorum gelinim sen anla" zorlamasiyla ancak mümkün olabilir...

Bu ise neresinden tutarsaniz tutun, elinizde kalir cünkü:

1. Birazcik Avrupa tecrübesi olanlar, Bati toplumunun imalarla konusmaktan cok fazla haz etmedigini daha dogrusu buna yatkin olmadiklarini, söylemek istediklerini daha direk söylediklerini bilir. Bu 'kizim sana söylüyorum gelinim sen anla' anlayisi tam da ifadenin kendisini acik ettigi gibi sark kültürüne aittir...

2. Bati-Dogu arasindaki benim yukarda yaptigim yüzeysel sosyolojik tespitten bagimsiz olarak, bu tip isleri yapanlarin, gazetcileri kastediyorum, yani iste mesela Ridvan Hoca'nin, beyan neyse ona bakmasi gerekir, beyanda olmayanlara mevzuyu baglamasi, kendince zorlamala yorumlarda bulunup, cikarimlar yapmasi dogru olmaz... Röportajin gerek bizi ilgilendiren Bierhoff gerekse de geri kalan kisminda 'Aykut', 'Fenerbahce', 'Daum'un Fenerbahce yasadigi sikintilar' filan seklinde konus basliklari asla sözkonusu degildir... Yukarda link var, isteyen acar okur, Almacasi olmayan da bana güvensin.

3. Bütün bunlarin disinda bu röportajin neden yapildigini bilmemek, konunun ne üzerinde döndügünden haberdar olmamak, sonucta böyle haksiz cuvallamalara yol acar maalesef, cünkü hikayenin esasi su sekildedir:

Alman Futbol Federasyonu ile Löw-Bierhoff ikilisinin basini cektigi teknik ekip arasinda gecen haftalarda bir sözlesme uzatma krizi yasandi. Bu kriz iyi sonuclanmadi ve icerde yasanan tartismalar hic olmayacak sekilde disari yansidi... Daum'a da temelde bu sorulmus; ondan bu krizi nasil yorumladigi ve bu konu hakkinda ne düsündügü ögrenilmek istenmis...

Daum da soruya, Federasyonun bu yaptigini anlamadigini, belki kendi degerini düsürmek istemedigini ama bu sekilde davranarak cok daha büyük bir imaj kaybina ugradigi seklinde yanit vermis.

Akabinde de gazeteci, Bierhoff'un özellikle de bu tartismada cok fazla elestirildigini, en büyük imaj kaybina onun ugradigini ve en önemlisi bugün medyada onun ne icin gerekli oldugu sorsunun soruldugunu söylemis... Iste bütün bunlarin üzerine Daum, Bierhoff konusa deginmis ve yukarda da cevirdigim gibi onun gereksiz oldugu iddia edilen görevinin öneminden hicbir sekilde Aykut'a gölge düsürme imasi tasimayan cümlerle bahsetmis...

Röportajin geri kalan kisminda ise, Daum, eski takimlari Köln ve Leverkusen'in ligteki durumlari hakkinda konusmus...

Bütün olay budur...

Burda sorulacak soru su sevgili Ridvan Dilmen'in nasil böyle bir yaklasim sergiledigidir... Tahmin ediyorum Hoca güvendigi bazi insanlar tarafindan kandirildi... Onun Almanca bildigini sanmiyorum, Alman futbolunu takip ettigine, bu Bierhoff-Löw-Federasyon ekseninde dönen tartismalardan haberdar olduguna inanmiyorum... Galiba birileri- kimse artik o insanlar bilmem ama, iyi niyetli olmadiklari kesin; Ridvan hocayi bu konuda manipüle etmis... O da maalesef özellikle de son haftalardaki sonuclarin kizginligi ile olsa gerek buna inanmis veya inanmak istemis...

Üzücü... En azindan sözkonusu Aykut Kocaman oldugu icin Ridvan Hoca bu konuda daha dikkatli olmaliydi.

Dienstag, 23. Februar 2010

Yüzlesme

17 YY.'da yasamis ünlü Hollandali filizof Spinoza meshur kitabi Ethika'da ask ve sevgi konularina da deginiyor. Ve bunu tanimlarken sunlari söylüyor:

"...eğer birinin beni sevdiğine inanırsam ve kendimde bunun için bir neden bulamıyorsam, onun sevgisine inanmamın bende uyandırdığı sevincin nedenini kendimde değil başka bir yerde, yani onda bulabileceğim anlamına gelir bu. Sevgisinin nedenini kendimde bulduğumda ise (gencim, güzelim, ona çok iyilikler yaptım), karşılığında onu "zoraki" sevmem, sevsem sevsem dolaylı olarak severim: ya onun sevgisini de ekleyerek kendime duyduğum öz-sevgiyi arttırırım (onun sevgisiyle kendimi severim) ya da, yaklaşık aynı anlama gelmek üzere, onu severim, ama ancak kendimi sevmeme destek olduğu ölçüde...(Ulus Baker'in aktarimindan)'"

Dikkat edilirse tanimladaki ikinci bölümde isaret edilen sevgi türü narsist bir sevgi türüdür... Uzun yillardir bir kizin pesinde kosmus bir delikanliya kiz yillar sonra olumlu cevap verirse sayet, bu, o zamana kadar kizin o genci sevmeyip o andan itibaren birden bire sevmeye baslamasi degildir elbette. O gence cevap vermeye basladigi anda söylenebilecek olan sey: o gencin varligi kizin kendi öz-sevgisini arttirmaktadir ve o yüzden daha fazla karsisindakini reddedememektedir. Yani o cocugun ona hayranligi, onun pesinde kosup durmasi vs. onun kendisini sevmesine destek oldugu icin artik karsilik vermeye baslar...

Taraftarlarin takimlarina olan sevgisi de bu yukardaki ikinci kisimdaki narsist sevgi türüne benzemektedir... Özellikle Fenerbahce taraftarinin büyük bir cogunlugunda bu hastalikli sevgi bagini görmek mümkün. Kimsenin sahadaki oyunu, sadece ve sadece takimin kendisini, rengini ve varligini sevmeye niyetleri yok. Takimlarina, hocalarina, yöneticilerine karsi bagislayici olamiyorlar.

Bütün bunun tek sebebi var; cünkü onlar aslinda Fenerbahce'yi degil, kendilerini seviyorlar. Bir sekilde gönül bagi kurduklari bu takim galip geldigi ölcüde onlarin kendi öz-sevgilerini destekleyen bir nesne. Galip gelenimedigi anda da bu destek olmadigi icin o ös-sevgi yikima ugruyor bu da arkasindan nefreti getiriyor... O nefret ki, takimin baskanini, kulübün efsanevi ismini, bence isini oldukca iyi yapan teknik adamini, ve nihayet dagilmis golcüsünü nefret objesi olarak gösterebiliyor... Takim 2-1 öndeyken ve ihtiyaci olan sey ücüncüyü atmaktan evvel, ikinci yememek iken sahadaki oyuncusunu isliklayip Semih'i oyuna aldirabiliyor... O derece gözü dönmüs bir nefret bu...

Dün blog aleminin belki de en etkili ve güclü Fenerbahceli sitelerinin birinde (Papazin Cayiri) Aziz Yildirim'i istifaya davet eden bir yazi okudum... Bu bakis acisiyla neyi degistirecek o istifa... Kulübe, yapilanlara veya yapilamayanlara böyle baktiktan sonra, her seyden önemlisi böyle hastalikli bir iliskiyle takima bagli olduktan sonra Yildirim'in istifasi neyi degistirecek? Cünkü gelen baskana da ayni sekilde bakilacak... O zaman da önde oynayan takimi isliklanacak...

O zaman da sampiyon olmayalim, bu sahada gördügümüz olumlu yönlerin üzerine koyarak seneye devam edecek olsak her sey daha iyi olur denilmeyecek...

Bence taraftar kendisiyle yüzlesmeli ve kendisi üzerinde düsünmeye baslamali...

Tam da bu noktada dünden kalan ve benim icimi ferahlatan yazarlari ve yazilari buraya ekleyecegim:

1. Stereo Cipolla
2. Atletico Bonito
3. Zysoccer
4. Tirajik
5. Ben Fenerbahceliyim
6. Tamchee
7. Hayatim Fenerbahce

Yanlislar... Dogrular...


Bu aksam tam bir kirilma noktasiydi bana kalirsa... Bu maglubiyetle artik ben Galatasaray'in sampiyonlugunu ilan edecegim, hayirli olsun...

Öfkem cok yüksek. Sadece takima ve yönetime degil... Ayni zamanda kendisini taraftar olarak niteleyenlere... Takimi 2-1 öndeyken sahada oyuncusunu yuhalayan simarik, hicbir seyi begenmeyen sinik taraftara...

Bazen birtakim kararlar alirsiniz, siz alirken o karari "dogru" oldugu icin alirsiniz, ama sonuca ondan bagimsiz o kadar cok degisken etki eder ki, aldiginiz karar tüm dogruluk islevini yitirip yanlisa evrilir...

Iste Fenerbahce yönetimin devre arasi transfer yapmamasi hamlesi böyle bir sey... Esasina bakarsaniz o hamle, bence yönetimin dogru bir hamlesiydi... Ilkesel olarak devre arasi transfer yapmanin dogru olduguna inanmak, büyük takimlarin bunu yapmadigini düsünmek, esas transferin yazin yapilabilcegini ileri sürmek benim de fikirsel olarak yakin durdugum bir nokta. O yüzden bu hamleyi onaylamistim...

Fakat bugün baktigimizda, önce cok iyi oynadiginiz karsilasmalarda Ayman'in ve Promise'nin bir kez daha kolay kolay atamayacagini golleriyle rakiblerinize puanlar kaptiriyorsunuz...

Cok iyi bir performans gösterirken Ugur sakatlaniyor. Kulübe gücünüz bir anda zayifliyor... Yetmiyor Deivid sakatlaniyor... Bir potansiyelden daha yararlanmaz hale geliyorsunuz... Özer sik sik sakatlaniyor, Topuz sakatlaniyor filan falan... Sonra defansinizdaki önemli oyunculardan bir tanesi sakatlaniyor... Onun yerin oynayan Deniz esasinda cok iyi oynadigi bir macta cok büyük bir kisisel hata yaparak gole neden oluyor ve belki de tura mal oluyor... Ve burdan hareketle de savunmada personal eksikligi ile karsi karsiya kaliyorsunuz...

Bütün bu sonuclar isiginda o zaman transfer yapmamak degil megerse pekala yapmakmis dogrusu diye düsünmeye baslaniyor... Yönetim is bilmez, beceriksiz, su veya bu... Elestirilerin bini yine bir paradan dolasima sürülmeye baslaniyor...

Burdaki bakis acisi mekanizmasi daha cok söyle calisiyor. Savunmaya ve kanatlara birer tane adam alinmaliydi. Bunu söylerken varilan yargi o alinacak olan isimlerin birden bire yerlerine oturacaklari ve bastan itibaren takima kusursuz performans sergileyecekleri kabulüne dayaniyor. Devre arasi transferlerinden Galatasaray sözgelimi halen sadece Neill'den verim alabildi... Diger ikisinden haber yok. Ayni sekilde Fenerbahce'nin alacagi varsayilan o savunma ve kanat oyuncusundan ne kadar verim alabilecegini nerden biliyoruz? Alindigi varsayilan bu isimler oynasaydi Lille, Diyarbakir, Bursa, Manisaspor karsilasmalarini kazanacagimiza nasil bu kadar emin olabiliyoruz...?

Bugün karsilasmanin tamamina bakamadim. Izledigim süre zarfindan takim 2-1 öndeydi hic de fena oynamamaktaydi. Ben yine son dakikalarda bir gol yenecegi ve bu macinda berabere bitecegi korkusunu tasidim o sirada da... O durum baska, onun kökeninde yatan daha yapisal bir sorun; devre arasinda transfer yapilmamasi, Guiza'nin sahada tutulmasi, Deniz'in savunmada oynamasi filan degil...

Fenerbahce'nin sorunu daha yapisal... Maalesef cok iyi bir transfer akliyla hareket edilmiyor.

Mesela Daum'un sirf teknik adamlik becerileri sayesinde buldugu cok iyi bir önlibero olan Aurelio'yu kaybedecegini aylar öncesinden bildigi halde onun yerine koyabilecegi iyi bir önliberoyu arkasindan iki sene gecmis olmasina ragmen bulabilmis degil... Maldonado, Josico ve nihayet Cristian gibi yeterisiz isimlere harcana onca para ve baglanan ümitler duruyor kapi önünde...

Takimda Alex gibi bir oyuncu oldugunu bile bile ve bu oyuncuyla ancak hangi sartla nasil oynacagini asagi yukari kestirebildigin halde onun önüne forvet diye kah Kezman'i, kah Guiza'yi getirip koyuyorsun; ikisi de birbirine benzer özellikler tasiyan, ve bu yapida takimin tasimayacagi iki golcü tipi... Halbuki birazcik bunun üzerine kafa yoran bir futbol akli o noktaya en azindan Kezman deneyiminden sonra ve Nobre gercegini bildigi halde, Nobre'nin bir gömlek üstünü arardi... Halbuki onlar Kezman'in bir gömlek üstünü aldilar...

Koca bir transfer döneminin sonunda Brezilya'dan kanat oyuncusu getirdik degiler, oralari bildigini iddia edenler ayilip bayildi buna; adam önce acik degil sol-bek dendi o yüzden performans gösteremiyor dendi, sol-bekte ise hücum anlaminda takima iyi katkilari olsa da savunma konusunda cok cürük cikti... Bunca savunma zaafiyetini temelinde sadece Bilica mi yatmakta sizce?

Maalesef Fenerbahce yönetimi, ben onlari cogu zaman cogu yerde savunmusumdur ama yillardir transfer hamlelerinden ciddi manada cuvallamakta... Bunu yaparken en azindan son sene kötü sayilmayacak bir politika izlediler aslinda. Ama iste verim maalesef ortada... Belki de bu kadar yogun Güney Amerikali sevdasindan vazgecmenin zamani geldi...

Montag, 22. Februar 2010

Sevinc ile Hüzün arasinda beynamaz kalmak!


Fenerbahce erkek basketbol takiminin son 10 günde ortaya koydugu performans; "ezeli rakibi" Efes Pilsen'i bu arada iki defa yenmesi, yillar sonra Türkiye Kupasi'na ulasmasi taraftarlar arasinda bir yandan sevinc yaratirken, diger taraftan endiselenmeye neden oldu...

Hüzünün sebebi, Tanjevic. Takim bu basariyi devam ettirirse, sene sonunda sampiyon da olursa, kötü performans gösterdigi sirada hocasinin arkasinda duran yönetim onu göndermeyi saniyorum düsünmeyecek...

Isin arkasinda baska seyler var deniyor, Yildirim cesitli ricalarla onu takimin basinda tuttu deniyor falan filan... Ben bilmiyorum bunlarin hicbirini... Benim aklim ermez o islere... Basketbola uzun zamandir uzak oldugum icin Tanjevic hakkinda da kendime ait fikirlerim de gelismis degil... O yüzden herhangi bir tarafa bükemiyorum kalemimin ucunu... Ama bu isler üzerine kafa yoran taraftarimizin durumu bir hayli düsündürücü...

Bir tarafta hem sampiyon olmus hem de Türkiye Kupasi'ni kazanmis bir takim ve hoca, diger tarafta bunlara sevinirken bu yüzden takimin basindaki "karin agrisi"na bir sene daha katlanma mecburiyeti... Gercekten zor bir durum....

Ridvan'a bir özür borcunuz yok mu?


Dünkü derbi sonrasi yazilan yazilardan bir tanesi cok ilgi cekiciydi. Demirkol'un bugünkü Milliyet'te cikan yazisindan bahsediyorum.

Diyor ki Demirkol,

"Savunması sorunlu bir takım olarak başladığı sezonda Galatasaray artık dinamik bir savunma takımı..."

ve devam ediyor,

"...Başta Hollandalının bir B planı olmayışı eleştiri konusuydu. Atletico maçı dün önümüze bırakın B’yi Z planını koydu. Galatasaray sezon başında neyi temsil ediyorsa bugün tam tersi noktada çünkü..."

Demirkol burda yuvarlak konusmus. Rijkaard'in B plani olmayisi elestiri konusuydu derken, elestiriyi yapani ve o elestiriyi yapti diye o kisiye neler yapildigini es gecmis... Bunu ilk olarak elestiri konusu yapan Ridvan Dilmen'di... Ve o bu lafi eder etmez, tanrilarina laf edilmesinden dolayi ciddi manada yaralanma yasamis narsist Galatasaray taraftari, kendisine etmedik küfürler, yapmadik hakaretler birakmamisti...

Aceto adli blogun sahibi kendi bilmez de ayni hakareti edenlerden birisiydi, genc sporseverlerin sevgilisi Banu Yelkovan, hakaret olmasa da müstehsiz bil dille Ridvan'i diline dolamisti, ve yukardaki yazinin sahibi olan yazar da, üstü kapali olarak Ridvan'a cakanlardandi...

Neydi bu Rijkaadrperestlerin o zamanlar söyledikleri; "Rijkaard sistem hocasidir, karsisindaki rakibe ve sonuca göre sistemiyle oynamaz, bir A plani olusturur ve onu mükemmellestirmekle ugrasir" vs.

Bugün gelinen noktada ise yine Demirkol'dan alinti yaparak,

"...Yani Rijkaard bırakın A planından B’ye geçmeyi, Z’yi bile zorluyor... Oyunu enine geniş oynayan bir takım olmaktan dar alan savunması yapan ve direkt kaleye yönlenen bir ekibe çevirildiler...."

Galatasaray'in geldigi noktadan hayranlikla bahsedebiliyorlar... Hadi anliyoruz, Rijkaard ne yaparsa yapsin bunda bir keramet bulacaksiniz; ama en azindan aylar evvel bugün Rijkaard'in övdügü yönlerinizi eksik oldugu icin elestiren adama karsi yaptiginiz hakaretlerden dolayi özür dileyin...

Fenerbahceli icin derbi sonucun anlami ve Keita'nin dirsegi

Fenerbahce'yi cok ciddi bir sekilde ilgilendiren bir derbi daha geride kaldi. Bazilari saniyorum ortaya cikan sonucun tam da Fenerbahcelilerin istedigi bir sonuc oldugunu iddia ediyor veya düsünüyorlar. Hakikaten öyle mi pekii?

Bütün Fenerbahceliler adina konusamam, ama benim icin bu sonuc iyi bir sonuc degil. Kazanan taraf Besiktas olsaydi daha cok mutlu olurdum.

Söyle ki;

Galatasaray icin Inönü'de alinacak olan bir 1 puan hic de kayip sayilmaz. Olagandir, sampiyonluk hesaplamalarinda mutlaka defterlerine bu maci 1 puan olarak yazmislardi. En azindan bu maca kadar da ligin zirvesinde olduklari ve simdiye kadarki hesaplarinda cok tutarsizlik olmadigi icin bu mactaki "normal" karsilanacak olan beraberligin illaki yerine bir galibiyet ikame edilme zorunlulugu dogmamisti. Hafta ici Atletico deplasmanindan elde edilen avantajli skorun üzerine bu aksam da en azindan yenilmemis olma hali camia üzerinde ciddi manada olumlu bir hava yaymistir. Zaten Galatasarayli bloglar arasinda biraz dolasirsaniz cok rahatlikla anliyorsunuz bu moral motivasyon halini. Sahadaki futbolcu özgüveni biraz da taraftarindaki bu destekten bulmakta. Sampiyonluk yarisinda bu cok önemlidir.

Su anda Fenerbahce'nin de en cok sahip olmasi ama ayni zamanda en az sahip oldugu seydir bu moral olgusu.

Besiktas'in galibiyet almasinda halinde yarisa Fenerbahce ve Galatasaray kadar ortak olacagi icin bu aksamki sonucla en azindan onun bir miktar geride kalmasi durumu Fenerbahceli acisindan bir avantajmis gibi gözükebilir ilk basta, zaten Fenerbahceliler icin en iyi sonuc beraberlikti yanilgisi burada basliyor.

Cünkü Besiktas'in o kadar cok sorunu var ki, hem saha ici hem de saha disi anlaminda, bu aksamki olasi bir galibiyetle sansi diger ikisine karsi en azindan kagit üzerinde esit gibi gözükse de ilerleyen dönemlerde yeniden tökezleyecegi icin iki takima en azindan bu sene rakip olamayacagini en bastan beri düsünmekteyim...

Tabii bir de Keita mevzusu var deginmek istedigim. Kendisinin attigi bu ücüncü dirsek. Hani söyle oyuncuyu gecerken yanlislikla elim carpti süsü verilen direklere de benzemiyor bunlar. Direk... Bunun anlami kirmizi ve oyuncunun cezalandirilmasi. Bu pozisyonlara görüntülerden ceza veriliyor diye biliyorum, yanlis bilmiyorsam. Kasimpasa maci sonrasi cezalandirilmamisti saniyorum, bu aksam en azindan bunun görülmesi lazim...

Keita'nin belliki karakter bozuklugu oldugunu gösteren bu cirkinlikleri 'ama ona onca faul yapan oyuncuyu hakem bir sekilde sari kartla kontrol altina almadigi icin o da sinirlenip dirsegi vuruyor napsin, hakem Ibrahim'in sertliklerine göz yummaliydi' seklinde hafifletmeye calismak ise ahlaksizlikla es degerdir. Yildiz futbolculari koruyalim yaygarisini yaparken o yildiz futbolcularin bu yaptiklarini da elestirmeden gecmeyelim... Keita'nin yaptigi tekil bir olay degil; bu üc oldu...

Sonntag, 21. Februar 2010

Overrated#1: Yildirim Türker

2000'li yillarin basinda onu ilk tanidigimd Radikal gazetesindeki kösesinde, itiraf etmeliyim ki cok begenmistim. Uzun yillar da kalemindeki leziz tada hayran kalarak okumaya devam ettim onu.

Fakat zaman icerisinde beni rahatsiz eden seylerle karsilasmaya basladim onda. Säyledikleriyle yaptiklari arasinda tutarsiz bir insan karsima cikmaya basladi. Kemalizme karsi sert elestiriler yöneltirken, hatta Kemalist Kisilik Bozuklugu gibi kendine özgü bir kavrami dahi kabul ettirirken esasinda kendi icerisindeki kemalizm ile yüzlesmedigini görmeye basladim. "Türbanlilari cagdaslastirmaliyiz" diyen Türkan Saylan övgüsü ve onu hümanist olarak degerlendirmesi cok önemli bir veriydi mesela. Onun övülüp durulan vicdani bu kadar aslinda. Yani tam bir vicdansiz vicdan kumkumasi.

Bildigi tek sey oturdugu yerden ahkam kesmek olanlardan birisi de o. Hicbir yerde elini tasin altina sokarken görmedik, cok sükür...

Neyse lafi uzatmadan onu Etyen Mahcupyan'in ehlil kalemine birakalim:

"Kendisini kirli siyasetin disinda duran, mazlumdan yana siyasetini tavizsizce sürdüren 'hic yaslanmayan bir taze gelin' saniyor..."

Semih Kaplanoglu ve Altin Ayi


Semih Kaplanoglu'nun sinemasiyla cok hasir nesir olmadim. Üclemesinin ilk filmi "yumurta"yi izledim sadece. Etkilendigimi söyleyemem...

Karsimda Nuri Bilge Ceylan'in filmleriyle benzerlikler tasiyan bir eser duruyordu sanki.

Nuri Bilge Ceylan'in, sinema sanatindan cok anlamayanlarin kendisini övmek niyetiyle söyledikleri ama esasinda düpedüz adama hakaret ettikleri "fotograf albümü gibi harika görüntüleri"nin bir sus bulutu gibi aralanip arkasina ulasilabildiginde, ucurumda kurulmus muhtesem bir yapiyi andiran hikaye örgüsünü görebiliyorsunuz...

Yumurta'da ise her ne kadar Nuri Bilge Ceylan'in erkeklerinden daha duygusal ve bu haliyle daha cana yakin karakterse de, onun kendi ic dünyasina yolculuktan öteye bize birsey anlatilmiyor gibi gelmistir bana... Bütün bir film boyunca tek bir karakterin kendi icdünyasinda ciktigi gecmise dair yolculugu izleyip durmaktan ise cok zevk almiyorum. Onlarin disariyla olan temasi da cok önemli benim icin. Ve ordaki hikayeyi de görmek istiyorum.

Her neyse, yine de anlatim teknigindeki sadelik ve özgünlük, yukardaki kiyaslamanin aksi yönünde Nuri Bilge Ceylan'dan daha 'yerli' olabilmesi ile Semih Kaplanoglu, benim yönetmenlerimden olmasa da ülke adina cok degerli bir isim kuskusuz ve onun elde ettigi bu ödül son derece mutluluk verici.

Not: Ali Bayramoglu'nun kendisiyle yaptigi Demokrasi Arsivi adli programin videosu Kanal 24'ün internet sayfasinda erisilebilir ve siddetle tavsiye edilir.

Samstag, 20. Februar 2010

Favorim Besiktas


Uzun uzun teknik analiz dökümü yapip da ortaya bir sonuc koyarak Besiktas'in favori oldugunu iddia etmeyecegim.

Cünkü acik konusmak gerekirse ben bu iki takimin teknik analizine girecek kadar haklarinda bilgi sahibi degilim, kendilerini cok fazla da izlemisligim yok.
Benimki daha cok bir his... Oluyor bazen böyle bende. Arkasindan da sunu düsünüyorum; Galatasaray kötü bir oyunla da olsa haftaici cok iyi bir sonucla döndü Madrid'den. Bu onlara bu haftasonu olabilecek puan kaybi icin tolerans sagladi. Diger taraftan Besiktas, evinde oynadigi bir derbi macinda son haftalarin da puan kayiplarinin getirdigi kriz ortamini ortadan kaldirmak icin galibiyete ulasarak yarisdaki iddiasini devam ettirmek isteyecektir...


Yani esasinda sonuca benim fikrimce bu etkenler daha cok etki edecektir... Bir taraf olasi bir beraberligi ve maglubiyeti tolere edebilirken diger taraf icin beraberlik bile bir kayip niteligindedir... Ve bu karsilasmada galibiyete ihtiyaci olan taraf ona ulasacaktir...

Daum'la ilgili firindan yeni cikmis bir klise


Neydi 2. Daum dönemi baslangiciyla birlikte anti-Fener cephesinin homurdanmalari ve piyasa sürdükleri kliseler...

1. Daum, Avrupa'yi önemsemez, o sadece ligte takimini samiyon yapmanin pesinde günü birlik planlari olan bir pragmatistir...

2. Daum'un oynattigi takima asla bir sistem ve felsefe yerlestirmez, sonuc odakli futbol oynatir.

Avrupa kupasi grup maclarindaki performans devam ettikce ilk suclama rafa kaldirilmisti. Lille karsisinda elenilirse piyasaya yeniden gelecektir.

Takim ayaga pas oyunu oynarak oyunu acmaya calismasi, oyunun kontrolünde elinde tutarak tempoyu ayarlama gayeti icerisinde olmasi ikinci suclamayi da nihayet ama emin olun gecici süreligine rafa kaldittirdi...

Bu iki suclama etkisizlesince yerine yenisi koymak kacinilmaz oldu elbet. Imda da kim yetisti tam olarak bilmiyorum ama oldukca iyi bir silah buldular yine. O kadar iyi kullandilar ki bunu, Fenerbahceli taraftarlar arasinda bile idrar yolu enfeksiyonu rahatsizligi yüzünden takimin basinda ciktigi bir kupa mesaisinda battaniyede sarilibir sekilde kulübede oturan Daum'a "nerde eski Daum nerde bu ruhsuz adam" diyenler cikti. Neydi yeni silah; "Daum motivasyonsuz, emekliligini bekliyor"

Freitag, 19. Februar 2010

Gökhan Ünal sahaya


Guiza gerek zihinsel gerekse de fiziksel anlamda cöküs icerisinde. Ne dogru hamleler yapabiliyor oyun icerisinde ne de yapmak istedigini yapabilecek gücü bulabiliyor bacaklarinda.

Semih istenilen parca su siralarda yine, dün mactan sonra özellikle de... Ama bu Semih, Manisaspor macinda alti pasin icerisinde topu kaleciye nisanlayan Semih degil mi? Hani Guiza o pozisyonlar harciyor deniliyor ya, Semih Guiza'nin gerisinde kalan meziyetleriyle o pozisyonlara dahi girebilecek düzeyde mi ki? Hizli degil, rakip arkasina kosularda basarili degil... Hepsinden önemlisi Guiza'dan daha formda degil.

Benim önerim, ne Guiza, ne Semih; forveti bu haftasonunki karsilasmadan baslayarak Gökhan-Alex ikilisinden olurtusmayi denemek. Lille macindan sonra zaten Avrupa yok. "Hassiktir be Rifat abi" dediginizi duyar gibiyim, olsun ben söyleyecegimi söyledim.

Lille OSC-Fenerbahce: 2-1/ Avantaj-> Lille'de


Kuralar ilk cekildiginde dahi ben iyimser degildim. Onun üzerine, Lugano, Cristian, Emre gibi takimin önemli oyuncularinin sakatliklari ve bunun etkisiyle sahaya koyacaklari performanslarinin kendi ortalamalarinin altinda kalacak olmasi; Guiza, Semih gibi oyunculardan olusan forvet hattinin korkunc formsuzlugu; Deivid ve Ugur gibi isimlerin uzun süreli sakatligi nedeniyle olusan kadro darligi eklenince sonuc benim icin bu aksam ilk bastan belliydi...

Skora bakarak avantajli tarafin Fenerbahce oldugu iddia edilebilir. Lakin ben takim savunmasindaki bu form durumu ile Kadiköy'de Lille'nin en az 1 gol bulacagindan adim gibi eminim... Burda da devreye Fenerbahce'nin kac tane atabilecegi sorusu giriyor; iste bu soruya da yine son günlerdeki bu sefer de forvet oyuncularinin form durumundan dolayi gol bulmanin kolay olmayacaktir seklinde yanit veririm...

Velhasil hocamiz her ne kadar isi Istanbul'da bitiririz diyorsa da, ben bu avantajli görünen skora ragmen turun ucacagini düsünmekteyim...

Bunun bizim icin ifade ettikleri ne olabilir; birkac satir da ondan bahsedelim...

Zaten sene basinda ilk hedefin lig olarak gösterilmesi (ki bence de dogru olan bu idi) bu sene Avrupa'da büyük beklentilerin olusmasinin önüne gecmisti. O yüzden Lille karsisinda kaybedilecek tur taraftarlar üzerinde cok büyük bir hüsran olusturmayacaktir. Diger taraftan, sakatliklar, formsuzluklar ve cezalilar vs. derken bir hayli kisirlasan kadronun mücadele etmek zorunda oldugu cephelerin birinden uzaklasmasi bir avantaj teskil edebilir. En azindan sampiyonluk yarisina daha konsantre devam edilebilir...

Olasi bir saf disi kalisin götürüleri ise su sekilde olabilir:

Fenerbahce'de bu sene cok dogru isler yapildi. Aykut-Daum hamlesi, verim alma konusunda henüz istenen düzeye gelinemese de transfer girisimlerinde izlenmeye calisilan yol, kadroda eksiklikler olusabilecegini bile bile sirf transfer yapmis olmak icin yapilan transfere gönül indirmeden gecilen ara transfer dönemi, sadece rakip takim degil, kendi traftarlarinca da bir türlü sempatiyle karsilanamayan Aziz Yildirim'in menejerlik sistemini otutturmaya ve kendini yavas yavas geriye cekmeye calismasi...

Bütün bu olumlu hamlelerin meyvesini ise sahada görmeye basladik aslinda. Her ne kadar son haftalarda bariz bir formsuzluk, pesi sira büyük bir porsiyon sansizlik istenilen noktadan bir miktar geride gösteriyorsa da takimi, genel resimdeki olumlu tonlarin agirligi asikar. Takim güzel bir pas oyunu oynamaya calisiyor. Oyunu acmaya ve süratle rakip kaleye inmeye gayret gösteriyor. Bunu fevkalade yapamiyor elbette. Ama bu isler bugünden yarina olmuyor zaten. Mücadele ve istek seviyesi son üc sezonun ortalamasinin üzerinde. Tek eksik var; zaman... En cok ihtiyacimiz olan sey. Ama bizim futbol ortamimizda bu zaman denilen mefhum, oldukca da anlasilir nedenlerle, sonuca odakli...

Sampiyonlugun kacacak olmasi halinde, sayet Zico döneminde oldugu gibi Avrupa kupasinda ilerleyebilirse takim belki Yildirim o zamanki hatasini yapmaz ve ekibini bozmadan yoluna devam eder... Ama kacan bir sampiyonluk, bu üzerinde fikir yürüttügümüz bu turda saf disi kalma durumuyla kombine olursa bütün bu güzellikler de maalesef "yalan" olarak kalabilirler... Zira son haftalarda kaybedilen iki mactaki puanlardan dolayi felaket tellalligi yapanlarin, ben bu günlerde futbol takimi üzerine hicbir sey yazmak istemiyorum diyenlerin bu durumda neler söylebilecekler ve yapabileceklerini cok iyi biliyoruz. Takim ve yönetim üzerinde olusturulacak olan bur taraftar baskisi da yapilanmayi yok edecek yeni bastan baslamalara yol acabilir.

Iste olasi bir elenisin en büyük menfi etkileri bunlar olacaktir. Yoksa ülke puani, takim puani vs. benim su anda cok ciddiye aldigim durumlar degil.

Macin oyunsal anlamdaki teknik analizine cok girmedik ki bu blogu okuyanlar, nerdeyse her biri birbirine benzeyen kaliplasmis cümlelerle kurulan bu teknik analizlere girmekten hoslanmadigimi bilir... Zira olan biteni insanlar sahada görüyor ve aslinda bu hic de öyle komple analizler filan gerektirmiyor. Lakin bir iki oyuncudan bahsetmek isterim.

Deniz: Yenilen ikinci goldeki hatasi cok can yakici. Ama ben oyunun geri kalaninda oldukca iyi olan ve pozisyon alislari ile oldukca güven veren bu oyuncunun bu sansizliga kurban gidisine üzülüyorum. Deniz'in bu talihsiz hamlesi hep görülür, ama Lugano'nun ilk golde uzaklastirmaya calistigi topu rakibin ayagina teslim edisi atlanir. Maalesef.

Guiza: Guiza'nin sorunu hic tartismasiz zihinde. Cökmüs bir özgüvenle oynuyor. Bu kadar kötü bir oyuncu olmasi yoksa mümkün degil. Düzelmesini de beklemiyorum artik ben. Sene sonunda yollarin ilk ayrilmasi gereken kisi.

Donnerstag, 18. Februar 2010

Sporsever millet


Hollanda ligi de dahil olmak üzere Avrupa'nin her ligine yogun ilgi ve alaka... Avrupa'daki irili ufakli pek cok takim hakkinda baska hicbir ülke futbolseverinin bilemeyecegi kadar malumat...

Liverpool'u kadar Liverpool'u, Schalke taraftari kadar Schalke'yi, Fulham taraftari kadar Fulham'i vb destekleyen seven baska ülkeli futbolsever...

Okullarinda zorunlu yüzme dersi verilen ülkelerdekilerden olimpiyatlari izlemeye daha merakli olan insanlar...

Atletlerin, puz patencilerin, snowboardcilarin bircoklarinin adini ezbere sayabilenler... Belki dogru düzgün snooker masasi olmayan ülkede, O'Sullivan'i, John Higgins, Hendry vs. taniyanlar...

Sunlar bunlar vs vs vs....

Bazen geride durup söyle bir baktigimda manzaraya... Neden bu derece yogun bir pasif izleyici anlaminda ilgi var bu sporlara bu ülkede diye soruyorum kendi kendime...

Hani her tarafta tenis kortlari olan bir ülke olursun... En ufak bir sehrinde dahi... Parklarda vs. Grand slamlarda her daim bir iki teniscin olur. O zaman genclerindeki tenis bilgisini, Nadal, Sampras vs hayranligini anlamlandirabilirsin... Palandöken, Erciyes vs. Isvicre'deki kayak merkezleriyle rekabet halindedir... Sadece Kayseri'den degil, tüm yurttan insanlar bulduklari her firsatta kayaga giderler. Cocuklarin ta kücük yastan bir spor ile iliskisi olsun onu yapar... O zaman bu olimpiyat merakini cözümleyebilirsin.

Bu saydigim özellikleri bizlerden cok daha iyi tasiyan Avrupa ülkelerinde dahi bu derece yogun bir televizyonda spor müsabakalari izleme aliskanligi yokken bizim ülkemizdeki bu pasif izleyicilik saniyorum tam da aslinda olmayan seyle alakali... Yani o sporlari yapabiliyor olsak galiba bu kadar cok izleyici olmayacagiz...

Depresyonda olan bir garibanin bütün kisi evinde oturup film izleyerek gecirmesi veyahut sosyo fobik bir bilgisayar dehasinin ömrünü internette harcamasi gibi... Günlük stresin üzerimize yükledigi negatif enerjiyi bosaltmanin saglikli yollarini bulamadikca vücud kendi kendisini korumak icin hastalikli sekilde bu cihazlara mahkum ediyor bizi... Ev hanimlarinin evlenme programlari veya diz izlemesinden cok farkli degil bence yurdum genclerindeki bu spor ve en basta da futbol izleyicigili... Onlar Ali Riza Bey'e hayran sen Mourinho'ya...

Ibrahim Altinsay ve bitmek bilmeyen ahkamlari


Besiktas camiasinin ic yapisini cok bilmiyorum. Disardan gördügüm kadariyla Ibrahim Altinsay'a karsi büyük bir hayranlik besleniyor. Bir türlü anlayamadigim bu durumun nedenini de o cok iyi bilmedigim ic yapiya bagliyorum. Her halde bir bildikleri var insanlarin seklinde...

Onlarin bildikleri kendilerine kalsin ve Altinsay'i yüceltmeye devam etsinler, ben düsündüklerimi söylemeden edemeyecegim...

Benim zihnimde Altinsay, edindigi Radikal Gazetesi'ndeki kösesinden gazetenin spor servisinin yayin cizgisine uygun sekilde fevkalade ahlakci, biz bu oyunun güzelliklerinin pesindeki futbol dilencileriyiz diyen samimiyetsiz, sikici ve tek bildigi sey koca koca ahkamlar kesmek olan bir adam. Yazilarinin icine zorlama bir Hrant, ermeni meselesi, kürt meselesi, escinsel meselesi ekleme cabasi ve bunlardan bahsetmesi (yanlis anlasilmasin, bu konulara deginmesine kategorik anlamda karsi degilim, otursun söyle dört basi mamur bir kürt sorununa iliskin makale yazsin, memnun olurum, onun yaptigi, hic alakasi yokken birden bire futbolda yasanan bir aksakligi bir sekilde kürtlere de söyle yapan bir ülkede aksi beklenemez gibilerinden bir sekilde baglamaya calismak ve bu tribünlere ve profilini az cok tahmin ettigi Radikal okuyucularina göz kirpmaktir) bu samimiyetsizligin ve gösterisin ispati...

Kendisinin Besiktas kongresi öncesi ve sonrasi yazdiklari ortada. Ama onca talep olmasina ragmen aday olup da elini tasin altina koydugu görülmedi.

Kurulu kösesindeki konfor esliginde ahkam kesmek kolay. Yukarda bahsetmeye calistigim "sol durus" soslu yazilarla hayran kitlesini genisletmek cok güzel; ama is tasin altina eli sokmaya gelince yok...

Lafi suraya getircem, bugün kösesinde yine bir ahkam kesmis:

"Aidatını yatırdığı halde oy vermeye gelmeyen 5 binden fazla üyeyi ve Demirören’e oy vermeyen 3 bini aşkın kişiyi bir yana bırakıyorum. Demirören’e “Yeter” diyenlerin ezici bir çoğunluğu Kongre üyesi değil ki! Çoğu yüksek giriş ücreti yüzünden kulübün dışına atılmış taraftarlar. Taraftar ile Kongre arasındaki yarılmanın sebebi bu.
Bu yarılmayı ortadan kaldırmanın devrimci ve reformcu çözümleri var. Ben reformcu çözümü söyleyeyim:
Kendine çok güveniyorsa Yönetim, toplar bir olağanüstü tüzük kongresi... Giriş ücretini
2 bin liradan 200 liraya indirir. Yıllık aidatı da 50 liradan 300-400 liraya çıkartır. Halkın kulübünün kapılarını taraftara açar. Sonra da Kongre’de oy vermek için bekleme süresini iki yıldan altı aya indirir. Kulübünü çok seviyorsa da, Beşiktaş’ın ‘B’sinden haberi olmayan
kongre üyelerini temizler ayrıca."

Neden birileri, 'iyi de kardesim sen bu takimda yöneticilik yapmadin mi, o zaman neden degistirmediniz' diye sormaz?

Mittwoch, 17. Februar 2010

Guus Hiddink


Fenerbahce'nin kiymetini bilemedigi teknik adamlardan birisi idi. Sonra uzaktan izledik durduk basarilarini. Yasina ragmen sahip oldugu enerjisiyle ayni anda hem bir kulüp takimini hem de cok uzaklardaki bir milli takimi calistirabildi ve bu görevlerinde hep basarili oldu...

Onun bir faydasi da saniyorum, milli takim üzerinde sürekli egemenligini hissetirmek isteyen Galatsarayli lobisinin Ersun Yanal, Senol Günes gibi isimlere yaptigini ona yapamayacak olmasi...

Lakin fotodaki bakislari beni ürküttü. "N'oluyoruz lan" dermis gibi...

Freitag, 12. Februar 2010

Okay Karacan'i elestirmeye devam

Okay Karacan elestirileri bazi bloggerlarda infiale yol acmis. Kendisinin twitterda yaptigi samimi üzüntü bildirisi anlasilan onu seven futbolseverlerin de icine dokunmus...

Okay Karacan'i elestirenlerin önemli bir kisminin küfürlerle bu isi yapmasi savunulacak degil. Ama su noktayi da es gecmemek lazim. Okay Karacan'a küfürlerle saldirildigi gibi yillardir, Emre Tilev'e de, Ertem Sener'e de ve digerlerine küfür edip durmadilar mi? Acik bakin eksi sözlük'te bu isimlerin basliklarina... Ordaki sinik snoplarin en fazla merhametle yaklastigi isimler Okay Karacan ve Murat Kosova olmustur... Emre Tilev, Ertem Sener gibiler ise her zaman alay konusu edilmistir, kisikleri hice sayilarak...

Simdiye kadar o insanlara yapilanlara ses cikartmazken bugün kalkip 'Okay Karacan'a da bu yapilmaz' diye isyan edip arada futbolun güzelligi klisesine, onun bu oyunu izlerken ne kadar zevkli hale getirdigine vurgular yapmak filan benim nazarimda maalesef kabul görmemektedir...

Okay Karacan'i aynen bir Galatasarayli amigo gibi spikerlik yaptigi icin elestirdim. Bugün de bunun arkasindayim. Baskalari o Antalyaspor gol attiginda da ayni siddette bagirdi diyorlar... Youtube'dan actim görüntüleri yeniden izledim. Kesinlikle degil... Burda tabii, o Galatasaray taraftari oldugu icin veya Antalyaspor karsisinda Galatasaray'in turu gecmesini istediginden böyle yapiyordur demiyorum... Neden böyle yaptigini bilemem, ama ortada net bir sey var. Bu ligi tanimayanlari getirip dinlettirmis olsaydik iclerinden büyük bir kisminin "bu adam Galatasaray'i destekliyor galiba, cok heycanlaniyor onlarin ataklarinda" diyecegine eminim...

Dedigim gibi niyeti beni ilgilendirmiyor, kötü veya iyi... Ortada bir olgu var ve bu olgunun elestirilmeye ihtiyaci oldugu kanaatindeyim...

Maci güzellestirmek, maalesef bir tarafin ataklarinda avaza avaz bagirarak, Arda'nin attigi her calimda zevkten sarhos olmakla olmuyor... Ben spikerin maca biraz da keyifle bakabilenini, olaylar hakkinda espri yapabilenini, rahat olanini, Arda'nin calimlarindan heycana kapilip zevkten dört köse olmasini degil de, o calimlari sevimli bir takim espri ve cagrisimlarla övmeyi bilenini severim... Gerekirse hakeme kizsin, pozisyonlar hakkinda subjektif yorumlarini da yapsin... Ama savunma kalan tarafin cabasini es gecip sürekli atak yapan tarafin hücum girisimlerinden orgazm olup durmasin... Gol oldugunda da o kadar bagirmasina gerek yok...

Emin olun; o her Arda calimindan sonraki kusturucu bagirislarinin yerine 'Antalspor karsisinda Galatasaray oyunuyla bu turu daha fazla hak eden tarafti bence sayin seyirciler' dese beni bu sekilde rahatsiz etmezdi...

Donnerstag, 11. Februar 2010

Gönüllerde elenmis sayilmak


Galatasaray karsisinda elde edebilecegi hicbir psikolojik üstünlük firsatindan yararlanamiyor Fenerbahce, istikrarli bir halde... Cok iyi bir futbolla da olsa kaybedilmis bir tur Galatasaray cephesinde onca moral ve kimya bozukluguna yol acmisken bir takimin kendisini bu hallere düsürmesi anlasilir gibi degil.

Taraftarin nefret objesi Guiza'nin son dakika süpriziyle elde edilen tur, tur degildir arkadaslar. Her ne kadar gercek, turu gecen taraf olarak tarihe hangi takimin isminin not düsüldügü ise, hakikat de o tur elde edilirken takimin gönüllerde biraktigi izdir...

Kimse nerdeyse hicbir as oyuncusuyla sahada olmayan Fenerbahce'den ligi iyin takimlarindan birisi olan Bursaspor karsisinda illaki bir galibiyet beklemiyordu... Özellikle de 3-0 in rövansinda. Ama adi Fenerbahce olan bir takimin, 3-0'lik avantajla ciktigi bir kupa karsilasmasinda turu 92. dakika buldugu süpriz golle gecmesi karsisinda mutluluk duymam beklenmesin benden.

Yönetimin devre arasinda transfer yapmamasini pek cok Fenerbahcelinin aksine savunmustum. Ama bu takim eksikleri yüzünden bu hale gelecekse her seferinde, ciddi bir risk ile karsi karsiyayiz demektir saniyorum.

Caner Erkin


Bizim yöneticilerin yurt ici transferde ne kadar hizli ve is bitiricilik kabiliyeti yükse disarda, ayni derece efektif olmadigini daha evvel yazmistim. Benim bunlari yazarken kast ettigim, yabanci isimlere yönelik transfer hamleleriydi... Lakin Caner örneginde de oldugu gibi, sadece yabanci degil, yurt disindan getirilecek olan her isimde ayni ataleti görebiliyoruz yönetimde...

Lakin burda tabii oturdugum yerde ahkam kesmek istemiyorum. Belki onlarin belirli bir transfer cervecesi var ve o dogrultuda hareket ediyorlar. Her ne kadar Cristian, Maldonado, Josico gibi vasat örnekler bu iyimser yaklasimi cürütmeye yetse de...

Caner'i Fenerbahce yönetimi neden düsünmedi? Düsündü de alamadi mi? Gerekli mi görmedi, yoksa yetersiz mi gördü?

Caner'i Galatasaray formasi altinda izledikce bu sorulari soruyorum sürekli kendi kendime...

Dos Santos sene sonunda kalir mi gider mi belli degil. Eger geldiginden beri nasil oynuyorsa öyle devam ederse önümüzdeki maclarda da, muhtemelen gider. Caner de ayni sekilde bu formla devam ederse, zaten transfer önceligi kendinde olan Galatasaray onu kacirmayacaktir, maalesef...

Halbuki Carlos'un gittigi onun yerine Andre Santos gibi iyi denecek bir sol bek bulan Fenerbahce'de, sol öne, Ugur ile birlikte rotasyon cercevesinde oynayabilecek ne güzel bir futbolcudur Caner... Üstelik, simdi Galatasaray'da cogu zaman oynamak zorunda kaldigi ve bundan cok memnun olmadigi sol-bek mevkisi degil, sol-ön onun Fenerbahce'deki yeri...

Eminim ki transfer sezonunda Fenerbahce yabanci haklarindan birisini o mevki icin kullanmaya calisacak. Burasi icin isim arayacak. Caner dururken oraya yabanci isim aramak cok mantikli degildir... Ama satin alma önceligi kendi olan Galatsaray Caner'i öyle kolay kolay birakmayacaktir, yani bu hamle icin her durumda gec kalinmistir.

Mittwoch, 10. Februar 2010

Okay Karacan


Bu aksam kutlu bir hadise gerceklesti yine. Galatasaray'in kupadan elenmesi elbette bir Fenerbahceli olarak beni cok mutlu etti.

Ben rakip taraftar olarak kendi penceremden iyimser bakiyor ve bu maglubiyetin onlarda yol acacagi moral bozukluk ve bizim tarafta saglayacagi psikolojik üstünlük üzerinden mutluluk yasiyorum. Lakin mac sonrasinda Galatasaray taraftar cephesinde de durumun cok farkli olmadigini gördüm. Onlar da kendi acisindan iyimser yaklasmislar (ki söz konusu Galatasaray taraftariysa takimlarinda illaki övecek bir yer bulmamis olmalari ihtimal dahilinde degildir.) ve Ugur'un gelecek adina sactigi isiga, Caner'in performansina, takimin falanca dakikalarda rakibine nasil da top göstermedigine filan bakmislar...

Neyse konuyu yine esas mecrasina cekelim, ne diyorduk... Okay Karacan.

Ne güzeldi degil mi NTV'den Ispanya ligini anlatmak Okay abi... O sirin suretinin zihinlerde yarattigi sevimli cagrisimlarin sarhoslugu ile agzindan cikan her kelime "aman efendim keske bütün maclari Okay Karacan anlatsa" dedirtiyordu bizlere... Sagda solda Besiktasli oldugu yazilmis kendisinin ama bu aksamki macta ben onu daha cok GS TV'de Galatasaray'in hazirlik macini sunan bir amigoya benzettim.

Gecmis olsun.

Dienstag, 9. Februar 2010

Rijkaard'in dokunulmazligi!

Bilindigi üzere Antalyaspor karsilasmasinda oyuncusu Jo'nun sakatlanmasinin sorumlusu olarak Yalcin'i hedef göstermisti Rijkaard.

Olay daha sonra farkli bir boyuta uzanmisti. O bahsedilen pozisyonda Jo ile Yalcin'in degil bir baska ismin mücadele ettigini; Yalcin'in da Jo'yu bilerek sakatladiklarini ve ayni sekilde kendisini de o sekilde sakatlayabilecekleri yönünde Caner'i de tehdit ettigini ileri sürdükleri görüntün ise bu sakatliktan cok daha önce gerceklestigi anlasilmisti.

Bu rezaletin üzerinde hala insanlar kulaginin üzerine yatmis durumunda. Muhtemelen bu suskunluk bu ahlaksizligi yapan kisinin bu ülkeye lütfedip de geldigi icin kendisine sükran borclu oldugumuz Rijkaard olmasindan dolayi...

Efendim neticede onun bu ülkede bulunmasi büyük bir sans. O ülkemizin futboluna cok sey katan bir isim. Total Futbol'u ögretiyor, oyunun güzelliginin pesinde olanlari yaptiklariyla büyülüyor.

O yüzden örnegin bir Daum, bir Yilmaz Vural yapsa simdiye coktan ipe cekilmis olmalarina yol acacak siddetteki bu ahlaksizliga yapan Rijkaard olunca ses cikmiyor.

Bir oyuncu agir bir iftiraya maruz kaliyor ve hedef gösteriliyor. Tepki göstermek icin daha ne yapilmasi lazim?

Not: ben dün bunlari karalarken yarida kalmisti yazi. Ancak bugün yayinlama imkanim oldu. Lakin bugün gördügüm kadariyla Radikal'den Ugur Vardar, bu konuda güzel bir yazi yazmis. Okunmasini tavsiye ederim.

Montag, 8. Februar 2010

Saracoglu'nun zemini

Dünkü karsilasmayi izlerken sürekli zihimde su cümleler dolasti: Bir de fikstür avantajindan bahsedilip duruyor. Bu zeminle esasinda fikstür avantaji denilen sey tam manasiyle bir dezavantaj teskil edecege benziyor. Keske takimin disarda oynamak zorunda kaldigi karsilasmalarin sayisi daha fazla olsaydi...

Bunlari düsünen sadece ben degilmisim. Ariel Ortega adli blogta da neredeyse birebir ayni seyler düsünülmüs. Arkhe yine benim bir önceki postta yazdiklarima cok paralel seyler söylemis. Ve nihayet Mehmet Demirkol kösesinde bir an evvel maclarin Olimpiyat Stadina alinmasi gerektigini yoksa ev sahibi avantajinin yitirilecegini iddia etmis.

Olimpiyat Stadina gidilmesini mantikli bulmuyorum. Ihtimal de vermiyorum. Ama hemen herkesin üzerinde anlastigi bir gercek var ki bu zeminin canimizi cok yakacagi...

Ya zeminle ilgili nasil olacaksa olacak ve bir an evvel iyilestirmenin yollari aranacak, ya da takim en azindan Saracoglu'ndaki karsilasmalarda farkli bir oyun plani gerceklestirmeye calisacak. Cok sevdigi ve kurmaya calistigi ayaga pas oyunundan bir süre feragat edecek. Ne de olsa, Daum bu isi Fenerbahce'ye su andan Rijkaard'tan daha yogun ve basarili yaptiriyorsa da hala Rijkaard oyunun güzelligini isteyenler icin bir tanri iken Daum bu isin katili...

Sonntag, 7. Februar 2010

Avantaji kullanamamak


Bu sezon kacinci defadir taraflar yani Galatasaray ve Fenerbahce birbirlerine bir adim öne gececek firsati sunuyor iken digeri bunu elinin tersiyle itiyor. Bir post altta Galatasaray'in beraberliginin ne derece önemli oldugunu söylemistim, ama maalesef Fenerbahce bu sansi degerlendiremedi...

Fenerbahce'nin bu tökezlemesinde diri ve mücadeleci rakibi Diyarbakirspor kadar maalesef kendi sahasi da rol oynadi... Fenerbahce ayaga oynadigi hizli paslarla sonuca gitmeye calisan bir takim. Bu karsilasmanin basinda da bunu denedi. Ama öyle bir sahasi var ki, bu tarz bir futbol oynamak hic de kolay olmamakta... Hele bir de karsinizda fizik düzeyi yüksek, iyi mücadele eden ve kapanan disiplinli bir takim varsa söz konusu olan zemin de bütünüyle rakib icin islerlik kazanmakta...

Her seye ragmen Özer sakatlanip cikana kadar fena gitmiyordu Fenerbahce. Belki pozisyon bulmakta sikinti yasamisti (sadece iki tane), ama en azindan topa hakim olabilmekte, her an gol gelebilir hissini vermekteydi. Yani sahada yerleri belli, sistemi belli, iskeleti belli bir ekip vardi ve bu ekip er ya da gec sonuca gidecekti. Fakat nedendir bilmiyorum Özer'in sakatlanmasiyla oyuna giren Guiza ile birlikte Fenerbahce'nin sistemli takimi yerini rus ruleti oynayan bir cilgina birakti. Takim tam ortadan ikiye yarilmis bir tarafta rakip ceza sahasi cevresinde yigilan forvet oyunculari diger tarafta ise Diyabakirspor'un her dönem topa hakim olabilen sprinter golcüleriyle mücadele etmek durumunda kalan savunmacilar...

Bu panige neden kapinildi ve neden böyle bir düzensizlige girildi ben anlayamadim. Halbuki geride yeteri kadar süre vardi ve Özer sakatlandiginda oyuna pek ala orta sahada görev yapacak bir isim alinarak ayni düzende devam edilmeye calisilabilirdi. O sayade Diyarbakirspor'un elde ettigi golü göremeyecegine emin olabilirdik...

Bu konudan cok anlamam ama zeminle ilgili de konusmak isterim. Umarim Lugano ve Özer'in sakatliklarinda bu zemin rol oynamamistir. Yoksa hakikaten cok yazik. Size avantaj saglamasi gereken sahaniz, sadece oyun planinizi bozmakla kalmiyor oyuncularinizin da sagligini ciddi manada tehliye atiyor demektir ki bunun adi skandaldir...

Hakem icin ise söylenebilecek tek söz var; rezalet... Evvela Fenerbahce geriye düstükten sonra bütün faullerde taktir hakkini Fenerbahcelilerden yana kullandi. Ama ayni isim, penaltiyi calamadi. Topuz'u oyundan atisi artik düsen seviyenin dip noktasi denilebilirdi ki, neden o kadar oldugu anlasilmayan uzatma süresi de olmasi gerekenden kisa kullanilarak daha da cukura inilebilecegini gösterdi...

Fenerbahce icin büyük firsat


Kayseri deplasmani ligin en zorlu birkac deplasmanindan birisi... Burdan galibiyetle dönmek büyük meziyet, beraberlik ise son birkac sezondur büyükler icin vaka-i adiye...

Galatasaray'in basina gelen de buydu... Mücadele olarak Galatasaray'in fena bir mücadele ortaya koymadigi görülüyor. Ama o ligin basindaki istahlarindan ve pozisyon bulma kabiliyetlerinden cok seyi yitirdikleri asikar.

Üc takimin kafa kafaya yaristigi ve sezon sonuna kadar da öyle devam edecegi ligte birinin kaybettigi her puan bir digerinin büyük kazanci durumunda... Bu beraberlik bu yüzden her haliyle Fenerbahce icin büyük bir avantaj.

Galatasaray'a gelince...
Son üc haftadir Fenerbahce'nin aksine kötü bir performans koyuyorlar ortaya. Ortada belki cok fazla dramatize edecek bir durum yok ama diger taraftan bakildigi zaman beklentilerin bu derece yükseltildigi bir noktada kaybedilen her puan veya ortaya konulan her düsük performans cok büyük bir endiseyle izlenmekte...

Rijkaard'i tanri, Nesskens'i peygamber, Haldun'u deha olarak nitelerseniz ve atilan adimlara karsi en ufak bir kusku tasimayip, analitik yaklasimdan kacinirsaniz varacaginiz nokta da bu olur...

Bu takimin santraforu yokken neden Nonda gönderilir dememisseniz, bundan daha beter sonuclara müstâhaksiniz demektir....

Freitag, 5. Februar 2010

Özer sola


Fenerbahce'nin son haftalardaki yükselen performansi rakiplerinin canini siktigi gibi kendi icerisindeki "sinik", hicbir halti begenmeyen, bildikleri tek sey Aziz Yildirim elestirisi olan traftarlari da heyecanlandirmisa benziyor...

Lakin bu dönemde ortaya cikan Ugur Boral sakatligi gercekten cok büyük bir sansizlik. En basta da onun adina. Bu noktada takimin solunda eksiklik olacagi asikar. Ama ben yine gözünü transfere diken taraftarlarin aksine devre arasinda buraya bir takviye yapilmaliydi demekten ziyade, oraya kadro icerisinde cözümlerin bulunabilecegine inaniyorum. Vederson'dan yeterli performans alinamayabilecegini hissettigim icin de sol önde oynayacak ismin Özer Hurmaci oldugu kanaatindeyim...

Bakalim sizler ne diyorsunuz?

Dienstag, 2. Februar 2010

Demirkol'un durdugu yer!


Blogu yakindan takip edenler bilecektir ki, Deemirkol ile ilgili burda sürekli elestiriler yer alir. Nasil almasin? Kendisi gecenlerde, Aykut Kocaman'in istifadan döndügü haberlerinden sonra Spor Servisi'nde, "bence bizim bildigimiz tanidigimiz Aykut Kocaman zaten simdiye kadar coktan gitmeliydi" deyiverdi.

Haydaaaa... Nerden cikti simdi o? Ferudun her zamanki hablerinden birine imza atiyor, Kocaman ikinci defa istifadan döndü diye. Demirkol da Ferudun'u ve onun Fenerbahce ile ilgili problemlerini bilmezmis gibi olayin üzerine atlayip atesi körüklemeye calisiyor. Temellendirmesi de su: "Edu'ya yapilanlardan sonra Kocaman'in o kulüpte kalmamasi gerekirdi..."

Edu'ya ne yapildigini bilmiyoruz. Edu birsey anlatiyor, fakat buna mukabil yönetim de baska birsey söylüyor! Ve ben hala neden yönetime degil de Edu'ya inanmamiz gerektigine ikna olabilmis degilim. Bu noktada Demirkol, Mehmet CIftci'nin Edu ile yaptigi röportaja vurgu yapiyor ve utanmadan yönetimin bu röportaja cevap vermediginden bahsediyor. Halbuki yönetim yukarda da bahsettigim gibi Edu olayini ilk ciktigi dönemlerde yalanlamisti, sonrasindaki Ciftci röportajinda ise Ciftci'nin neden israrla böyle haberler yaptigini anlatmaya calisan bir aciklama yapmisti.

Demirkol'un bu noktada devreye giren refleksleri su sekilde gelisiyor. Daha önceki aciklamayi unut. Sonrasinra yapilan Ciftci röportajina hic elestirel ve süpheci yaklasma. Yönetimin bu adam zaten menejerlik yapiyordu ifadesini ise, böyle aciklama olmaz diye görmezden gel. Ve bu noktadan itibaren yillardir Fenerbahce'ye bir akil lazim, bir direktör bir CEO lazim diyen birisinin tam da öyle bir isim ve kurum yapilandirilmaya calisilirken o ismin simdiye kadar istifa etmesi gerektigini söylemesi ve bu yapiyi bozmaya calismasi cok ahlaki degildir. 100 seneyi askin bir süredir varolan bir kulübün geleneklerine hic uymayan bir yapinin oturtulmasi elbette o kadar kolay olmayacakti. Ve elbette bu yapilanma otururken cok krizler cikacak, cok sorunlar olusacak. Bu noktada bu sportif direktörlük kurumunu yillardir savunagelen birisinden beklenen ilk firsatta bu kisi istifa etmeliydi demesi mi, yoksa bu tür sikintilar olabilir, bu yol dogru bir yol, umarim Kocaman hemen yilip birakmaz ve bu yolda hem o hem de yönetim sabirla yollarina devam ederler demesi mi?

Dürüst ve namusuyla bu isi yapiyorsa elbette ikincisi. Ama kimse kusura bakmasin ben bu konuda ona gövenmiyorum artik. Bunu son zamanlardaki tüm cikislarindan ve aciklamalarindan anlayabilirsiniz. Bakiniz medyada bir de Ayhan Tumani cephesi olustu. Klan seklinde herkes ona yüklenmekte ve yine basta Vatan Gazetesi olmak üzere belirli spor servisleri araciligiyla onunla futbolcularinin arasinda sorun oldugu hissi yayilmaya calisilmakta. Bütün bu haberlerin üzerine, ikide bir Demirkol'un Ayhan Tumani'nin Türkcesiyle alay etmesi, onunla dalga gecmesi ve sürekli Daum'un ne dedigi tam olarak cevirilemiyor mizmizlanmalari tesadüf olamaz...

Sizi bilmem, benim icin Demirkol'un ne istedigi ve nerde durdugu cok acik. Benim icin bir Deniz Derinsu'dan, bir Mehmet Ciftci'den bir Kemal Belgin'den, bir Ferudun'dan veyahut bir Gürcan'dan farki yok onun... Yazarligini pek sevmem ama, bir Altan veya bir Ridvan olamayacaktir asla Demirkol...

Montag, 1. Februar 2010

Rotasyon önemli mi gercekten?


Daum'un takimin basina getirilisinden hosnut olmadigimi, daha dogru bir ifadeyle cok fazla heycanlanmadigimi daha evvel birkac kez yazdim saniyorum. Nedenleriyle birlikte. Yeniden girmeye gerek yok. Konumuzla alakali kismini alip yolumuza devam edelim:

"Daum rotasyona cok önem vermez ve elinden gelse tüm sezonu ayni 11 ile bitirmeye calisir." Kabaca bu idi argümanlarimdan birisi. Ben ise aksine rotasyonun futbolda cok önemli olduguna, sahadaki oyuncularin herhangi bir eksikliginde, onlarin yerine yedeklerin oynadiginda hicbir eksikligin hissedilmemesi icin o oyuncularin her an hazir olmasi gerektigine bunun icin de onlarin da sürekli belirli bir takim rotasyonlarla takimda yer bulmasi gerektine inanirim.

Lakin dünkü Sivasspor maci bana bu konuda acaba mi dedirtti itiraf etmeliyim. Daha evvel dogru düzgün süre almayan, Deniz, Ugur gibi oyuncular oynadiklarinda bir anda bu kadar basarili olabiliyorlarsa, onlar zaten rotasyona girmeseler dahi hep hazir durumdalar demektir... Bu da su demek oluyor, oyuncunun hazir olmasi icin illaki rotasyon gerekmiyor.

Belki de Daum, aynen bu sezon Babbel'in Stuttgart'ta yasadigini yasamak istemediginden, yani rotasyonun ayni zamanda takima da bir iskelet otutturmayi zorlastiracagini öngörerek bu yolu izledi. Yedekteki isimleri ise her an hazir tuttu. Özer aldigi her sürede hep begenildi. Slecuk'a ilk defa bu kadar az tepki geldi. Deniz ve Ugur'dan insanlar hayranlikla söz ediyor.

Saniyorum bu konudaki elestirilerimizi de Daum ile ilgili, gözden gecirmeliyiz artik yavas yavas...