Donnerstag, 17. September 2009

Avrupa'nin Yilmaz Vural'i: Zico


Zico'nun CSKA'da basarili sonuclara imza atamadigini ve yakinda kovulmasinin olasi oldugunu daha evvel yazmistim iki postta. O beklenen son gecen hafta gerceklesmisti. Zaman asimina ugradigi ve zaten herkesin bu olaydan internet vasatisiyla haberdar oldugu icin kovulmasiyla ilgili bir post girmedim...

Lakin yatmadan evvel ögrendigim bir Zico haberi yeniden bilgisayarin basina gecirdi beni. Haberde de görülecegi gibi Zico, Yunanistan'in önemli kulüplerinden biri olan Olimpiyakos'un basina gecmis.

Haberin özetini verdikten sonra yoruma gecebiliriz: Benim anlayisim, teknik adamligim ciddi ve basli basina bir meslek oldugu yönündedir.

Aksini iddia eden mi var?
Biraz daha acayim: Örnegin futbolculugu basarilarla dolu olan bir ismin ayni zamanda cok iyi bir teknik direktör olacagi anlamina gelmez bu. Dedigim gibi teknik adamlik, futbolculuktan ayri, kendi basina baska bir meslektir. Bir teknik adam icin filanca köse yazarinin herhangi bir mac öncesi kösesinden kendisine yaptigi önerilerin, eski bir futbolcunun tv basindaki sözlerinin de bir manasi olmamalidir.

Ayni zamanda teknik adamlik ciddi bir istir. Örnegin bir takimi hazirlik kamplari baslamadan, transferler tamamlanmadan teslim almasi gerekir. Lig baslamadan evvel, yapilmasi gereken islerle ilgili planlarin ve programin tamanlanmis olmasi gerekir. Hocanin lig baslarken artik takimina ve cevresine alismis, önündeki sezonun bütününü kapsayacak hazirliklari tamamlamis olmasi gerekir. Eger bir teknik adam bunlari yapmissa benim gözümde itibarli, isine ve meslegine saygisi olan bir isimdir.

Bunun aksi olmaz mi; olur, pesi sira basari da gelebilir, ama onlar isin aslini degistirmez. Gerci aksi durumlarda anlik gelip gecici basarilarin ötesinde birsey gelmemektedir. Örnegin Aykut Kocaman hicbir zaman sezon ortasinda takim almayacagini söyleyerek ve bu prensibini hicbir sekilde bozmayarak bu isin ahlakina verdigi önemi acik bir sekilde göstermistir. Ama mesela Yilmaz Vural vs. gibi, "yahu sene basinda bir takimi alip da ne o isin hamalligiyla ugrasacagim, nasilsa birileri kovulur ben de gider orda calismaya baslar parami alirim" diyenler de yok degildir.

Bu durum karsisindaki aldiklari tavirlar, yukardaki iki örnekte ortaya koydugu gibi teknik direktörlerin karakterleriyle ilgili cok saglam ipuclarini da ortaya cikartir.

Simdi bütün bu anlattiklarimin Zico'nun yeni takimiyla ne iliskisi var diyeceksiniz; oraya gelelim.

Fenerbahce'de Zico'yu kutsallastirmakta sinir tanimayan sayilari azimsanmayacak miktarda taraftar toplulugu var. En son bir tanesi, Fenerbahce'nin Zico'nun ahini aldigini o yüzden gecen seneki basarisizligin geldigini vs söyleyerek sacmalamakla mesguldü. Tabii bu insanlar hic tanimadiklari Zico hakkinda, ne derece babacan, ne derece düzgün ve beyefendi, ne derece ahlakli bir insan seklinde sifatlarla konusmaktan geri kalmazlar hicbir vakit. Halbuki Zico'nun Fenerbahce'de kaldigi iki sezon icerisinde, kendisine atfedilen bu olaganüstü özellikleri simgeleyecek hicbir demecine, aciklamasina rastlanmamisti. Elbette cirkef bir isim degildi; ama cirkef olmamakla onunla ilgili severlerinin yaratmaya calistigi imge arasinda birhayli büyük bir fark olsagerek. Zico ayni zamanda büyük bir teknik adamdi onlar icin.

Büyük teknik adamlik nasil olur oysaki?

Büyük teknik adam deyince benim aklima Zico hicbir zaman gelmez, gelecek olan ilk isim ise Ottmar Hitzfeld'tir.

Büyük teknik adam, ayni zamanda saha icerisinde saglam sonuclara imza atar ve toplamadik kupa birakmazken, saha disinda da ilkeleri ve is ahlaki ile devlesmelidir. Zico'nun saha ici performansiyla vasat bir teknik adam oldugunu biz bilmekteydik de, görmek istemeyenler icin CSKA tecrübesi biraz etki etmistir umarim. Ve simdi de onun ayni zamanda isine zerre kadar saygi duymayan bir isim oldugunu tüm ciplakligiyla ortaya cikartan bir baska olayla karsi karsiyayiz. Daha gecen haftaya kadar CSKA'nin antreman sahasina inen, onlarin malzemesini kullanip, bambaska oyuncularla calisan Zico, yarindan itibaren yepyeni bir ülkede yepyeni bir takimda, bambaska oyuncularla calismaya baslayacak?

Zico Olimpiyakos'u ne kadar taniyor? Bu takim icin ne kadar hazirlik yapabildi. Bir teknik adamin bir ülkenin bir takiminda uyguladigi calisma yöntemlerinin, uygulamalarin aynisini baska bir ülkenin baska bir takiminda kullanmasi ne derece dogdurur?

Ve simdi sorarim, bir teknik adam iki hafta evvel kovuldugu takiminin üzerine bugün lige baslamis, hazirliklarini ve transferini tamamlamis baska bir takimi calistirmayi kabul ediyorsa, bu o insanin büyük teknik adamligi payesinin bir palavradan ibaret oldugunu, ve kendisinin isine saygisi olmayan tembel bir insan oldugunu göstermez mi?

Sonntag, 13. September 2009

Bursaspor-Fenerbahce: 0-1; ite kaka yola devam


Fenerbahce birkac haftadir tat vermiyor. Karsilasmalardan zorlanarak puan aliyor. Zorlanmak tek basina ele alindiginda takimin tat vermiyor olmasini karsilayacak bir ifade degil esasinda. Öyle ya rakipleriniz cok iyi hazirlanmis ve cok etkili oynayan ekiplerler olurlar ve siz de böyle takimlar karsisinda zorlanirsiniz; ama yine de sonuca gitmeyi basarirsiniz. Böyle bir durumda zorlanan takiminiz icin tat vermiyor ifadesini kullanmazsiniz, haksizliklik olur. Aksine disli rakipleriyle olan mücadelelerinden dahi kayipsiz ciktigi icin takiminizdan ümitli daha fazla ümitli olmaya baslarsiniz.

Fenerbahce'nin ise evinde oynadigi Sion macindan bu yana süregiden düsüs egrisinde karsilastigi hicbir rakibi aslinda kendisinin ölceginde takimlar degildi. Lig icin ümitli oldugumuz Bursaspor'un bugünkü halini gördükten sonra bunu söylemenin cok sakincasi yok saniyorum.

Bu giristen sonra karsilasmanin icinde olan bitene gececek olursak: Iki önceki postta söyledigim gibi kadro üzerinden teknik direktör elestiren blog yazarlari var. Iki hafta evvel Fenerbahce taraftari bazi blog yazar ve okurlarinin da eline kagit kalem alip, takimi yeni bastan kurguladigini; sistemin 4-1-2-1-2 halini almasini gerektigini salik verdiklerini gördük. Anlattiklari sistem Daum'un yillardir bu takimda oynattigi sistemin silinmesi ve o sistemdeki iki kanat oyuncusunun disarida birakilmasi; forvetin citflenmesi ve Alex'in de onlarin gerisinde oynamasi anlamina geliyordu. Onlara göre, ortasaha da Cristian, Topuz ve Emre'den olusmaliydi.

Tabii kagit üzerinde bunlari yazip ahkam kesmek kolay. Ben bu tür seylere en son Lorant takimin basindayken itibar etmekteydim. Elbirligi ile Lorant'i kovduktan sonra yerine gecen Oguz, takimin kadrosunu aynen disardan isteyenlerin isaret ettigi gibi kurmustu. Sonuc; biliyorsunuz hüsran. O gün bugündür bu kadro mühendislerinin önerilerine zerre itibar etmemekteyim. Hani tekil anlamda x isimin yerinde y ismi neden denenmiyor hic, cünkü x uzun zamandir cok etkisiz yaklasimlarini kast etmiyorum tabii ki, bunlara itirazim yok, ki biz de birazdan yapacagiz bunu. Komple yepyeni bir sistem ve dizilis önerilerini degersiz buluyorum.

Gecen hafta bütün bu tartismalarin yapildigi bloglarda Daum'un sisteme, kazandigi müddetce, dokunmayacagini yazmistim. Bugün bunun hakikaten de böyle oldugunu gördük. Sadece isimlerde degisiklikler vardi. Milli takim yorgunu oldugu icin kenarda oldugunu tahmin ettigim Santos'un yerine Vederson, cezali Emre'nin yerine de Topuz (sonunda) kadroda yer bulabilmislerdi.

Fenerbahce temposuz, iyi pas yapmakta zorlanan, kanatli iyi kullanmayan bir takim kimligi ile oynadi bütün mac boyunca. Guiza yerine daha iyi bir golcüsü olsa sonuc yine de erkenden tayin edilebilirdi, ama gerceklik 'olsa'larla yürümemekte...

Cristian'in yaptigi pas hatalarini saymaktan yorulmustum, Emre geldikten sonra Topuz'un Emre'nin partneri olarak Cristian'in yerine tercih edilmesi hali üzerinde denemelerin yapilabilecegini düsünmekteyim. Gökhan Gönül iyi degildi; ama mazereti var. Milli takimdan dönen oyuncular genelde böyle olmakta. Topuz ile birlikte en fazla Alex'i begendim sahada. Gol ve galibiyet de onun sayesinde geldi zaten. Her sene tonlar para yatirmasina ragmen transfere Fenerbahce'nin hala en degerli oyuncusunun Alex olmasi cok ilginc.

Bu karsilasmayla ilgili daha fazla söylenebilecek birsey de yok. Her seye ragmen bir deplasman macindan 3 puan ile dönmek Fenerbahce adina sevindiricidir kuskusuz.

Irzina gecilen bir eser: Hanimin Ciftligi


Kanal D'nin yeni dizisi Hanimin Ciftligi, ilgilenenlerin ve edebiyat severlerin bildigi gibi bir Orhan Kemal eserinden uyarlanma. Orhan Kemal'in olabildigince duru, berrak ve leziz edebili dili sayesinde belki hicbir tanesi bir bas yapit olmayan eserleri sayesinde, Cukuroava insaninin ve oralarin essiz dogasinin icerisinde güzel bir zihinsel gezinti yapabiliyor ve hos bir tat ile uzaklasiyorsunuz yine oralardan.

Bu eser daha evvel TRT'de de dizilestirilmisti. O yüzden evimde Kanal D olmamasina ragmen merak etmekteydim ben de sahsen bu diziyi. Internetten edindim ve izledim. Sonuc, tam bir hayal kirikligi ve öfkeydi. Zira bu güzelim eserin irzina gecilmisti adeta. Orhan Kemal'in diger eserlerinde de oldugu gibi bu eserlerinde de, yukarda da söyledigim gibi, özellikle köy hayatini veya hikayelerin gectigi cografyalari taniyanlarin farkina vardigi en önemli nokta, yalin gerceklilik. Yani olan bite olaylari heycanla takip ediyorsunuz ama hicbir tanesi sizi sasirtmiyor ve zihinizde egreti bir yerde durmuyor. Yani cikrik fabrikasinda isci olan iki genc oralarda ve o tarihlerde nasil haberlesir ve mesajlasirsa birbiriyle o sekilde mesajlasiyorlar kitaplarda da. Dizi de ise fabrika icinde bu nokta romana sadik kalininirken, yani kücük bir kiz cocugunun tasidigi pusulalarla bu iki sevgili haberlesirken nasil oluyorsa disarda sokak ortasinda kiz oglanin bisikletinin önüne binip gezebiliyor, ikide bir ortalik yerde öpüsebiliyorlar.

Güllü'nün babasi Kürt Cemsir kötü bir insan. Ama o kötülügünün yaninda kendisinin bir cocuk, bir masum tarafi oldugunu görüyorsunuz. Ayrica onun nasil öyle kötücül bir adama dönüsüsünün altini kitabinin girisinde güzel bir sekilde isliyor yazar. Berber Rasit'in onun üzerindeki etkiyi göstererek. Ama Kanal D'nin dizisinde bu Cemsir, kadraja ilk olarak hasta kocasiyla ev kirasini ödeyemeyen bir kadini evden atmak icin bögürüp duran bir canavar olarak giriyor. Evet tam bir canavar, gercek hayatta hicbir gercekligi olmayan tuhaf bir adama... Ayni zamanda kendisinin dört cocugu var ve yirmiye yakin cocugu. Cocuklarindan bazilarinin adini dahi bilmiyor ve ne yaptiklarindan haberdar degil. Dizi de ise o karilar yok olmus nedense?

Dizinin beni rahatsiz eden en büyük igrencligi ise, kitapta yigenine aldigi kiza dolanabilecek ve sonrasinda kendisine "avrat" yapabilecek kadar "irzina pis" Muzaffer Bey'in, dizide ahlakcilik yapilarak senaristlerin kicindan uydurdugu ölen bir eski ese benzeme klisesiyle Muzaffer'in Güllü'ye olan ilgisinin "mesru"lastirilmaya calisiliyor olmasi. Ve yine ayni sekilde kitabin bize anlattigi "kötü" toprak agasi Muzaffer, filmde iyi ve kaliteli bir is adamina evrilmise benziyor.

Mehmet Aslantug ve Özgü Namal ikilisinin de benim zihnimde yer etmis karakterleri resmetmek anlaminda cok yetersiz kaldigini söylemek isterim. Kitabi okuyan pekcoklari icin de aynisi gecerli saniyorum. Bütün bunlarin isiginda TRT'de yillar evel oynayan Hanimin Ciftligi'nin bunca sene sonra cekilmis yeni versiyonundan kat ve kat üstün oldugunu ve televizyonculugumuzun gecen yillarla korkunc derecede kötüye gittigini görüyoruz.

Galatasaray-Besiktas: 3-0; Rüstü 2. Ligte dahi kaleci olamaz


Galatasaray'in isildayan takiminin güclü bir takim karsisinda neler yapabilecegi merak ediliyordu. Besiktas karsilasmasinin da bu noktada degeri büyüktü. Ve maca bakinca, sonuca ragmen Galatasaray'in iyi bir futbol oynayamadagini görüyoruz. Buna milli takim arasinin yol actigini söyleyenler var; olasi elbette. Ama sadece bununla aciklamak da yersiz. Bloglarda yazilanlara bakiyorum. Herkes bir Mustafa Denizli elestirisi tutturmus gidiyor. Hicbirinin de yaratici bir yaklasimi yok bu noktada. Bildikleri tek sey; hemen herkesin malumu olan Mustafa Denizli'nin maceraciliklari...

Yaptiklari da sundan baska bir sey degil: Sahada zaten oynanmis ve bitmis oyuna bakiyorlar. Ellerinde apacik duran bu manzaradan aksayan yerleri ele aliyorlar ve o yerlere neden, mesela Holosko veya Fink, oynamamisti diyerek akillari sira analiz yapiyorlar. Cünkü zihinleri onlara, Serdar Özkan'in yerine Holosko oynadidiginda otomatikman o pozisyonlarin gol olacagini söylüyor. Halbuki, Holosko oynasaydi ne olurdu sorusunun cevabini bilmemiz mümkün dahi degil. Iyi olmasi ihtimali ise daha kötü olmasi ihtimali kadar ancak.

Daha kötü olmasi diyorum cünkü skordan bagimsiz olarak baktigimizda Besiktas'in oynadigi futbol cok kötü degildi. Ikinci golü yiyene kadar oyunun genel hakimiydiler. Tek sikintilati pozisyon bulmakta yasdiklari sikintiydi. Buna ragmen yeteri kadar net gol pozisyonu da buldular. Bunlari yapamiyorsa oyuncular artik aslinda takimin hocasinin yapabilecek cok fazla birseyi kalmiyor bu noktada... Mustafa Denizli'yi sevmememe, begenmememe ve ta gecen sezondan beri üc büyüklerin icinde bu sezon takimindan gönderilecek ilk hoca oldugunu söylememe ragmen bunlari düsünüyorum.

Galatsaray icin birsey yazmaya niyetim yok; ortalikta yiginla biri bin yapan; Fenerbahce maclarinda hata oldugunda 'bu ligte sonuclara maalesef futbol disida etkenlerde rol oynayacak böyle' diyen ama Galatasaray macinda yapilan hatalar icin 'büyütülmemesi lazim' diyen Galatasarayli blog var, ordan okuyabilir insanlar zaten herseyi...

Besiktas icin üzülmekteyim. Bu derece iyi bir grup yakalamisken SL'de, biraz daha iyi olabilmelerini yürekten temmenni ederdim. Lakin elde oyuncu kalitesi yeterli degil. Daha iyi bir kadro kurmalari beklenirdi. Hoca da bunun farkindaydi ama yönetim beceremedi, daha iyisini kurmayi. Üzücü.

Dienstag, 8. September 2009

Erman Toroglu'nun ahlaki


Estonya ile oynanan millî maci naklen yayinlayan kuruma Erman Toroglu ates püskürmüs:

"...Bakınız, 90 dakikalık maçta tam 62 kere (yanlış okumadınız) ekrana reklam girdi. Tabii ki yayıncı kuruluş reklam alacak, bu en tabii hakkı; ona bir şey demiyorum. Peki, nasıl alacak? Reklam ekrana girdi mi, ekranı küçültecek. Dün akşamki yayıncı kuruluş ne yaptı? Ekranın üzerine reklamı girdi, ben 62 defa maçın oynandığı topu ve alanı göremedim. İnanamazsınız, reklam seyretmekten maçı seyredemedim...."

Evet, Toroglu'nun derdi karsilasma oyanirken ekrara girip duran reklamlar... Ilk basta bakinca oldukca hakli ve pekcoklarinin da hislerine tercümanlik eden bir isyan. Lakin ortada dikkat cekilmesi gereken bir husus var; naklen yayin sirasinda reklam almak oldukca büyük bir problem. Cünkü, bunu yapan tek kurum ATV degil... Daha gecen sezon Besiktas ile Fenerbahce'nin oynadigi Türkiye Ligi kupasi final karsilasmasini yayinlayan Show Tv de farkli davranmamisti. Hadi onlar gectim; sifreli kanallar, Lig Tv ve D-Smart da digerleri kadar olmasa da mac icerisine reklam almiyorlar mi?

Ama Erman Toroglu'nun kalemi ATV icin calismis, bunun iki nedeni olabilir:

1. Ya Toroglu diger karsilasmalarin hepsini stadtan izledigi icin televizyon yayinlaridanki bu kalitesizlikten simdiye kadar haberdar degildi ve ilk defa evinde televizyondan izledigi bu karsilasmada bu gercekle yüzlesti; ki ben buna cok olasilik vermiyorum.

2. Ya da, calistigi Dogan ve Karamehmet Gruplarinin yayin organlari olan D-Smart, Lig Tv, Show Tv gibi kanallara elestiri yöneltemezken, rakip grubun bir kanali olan ATV'ye yüklenilebilmektedir...

O halde bizim de bu durum karsisinda Toroglu'nun ahlak anlayisini sorgulamaya hakkimiz olur.

Dienstag, 1. September 2009

Uslanmaz Ribery


Böyle oyuncu tipleri de var. Ülkesine, herhangi bir milli mac veya devra arasi, sezon sonu tatli vs. nedenlerle gitmeye görsünler.

Hemen kapisina dayanan spor medyasindan bir veya birkacina görev yaptiklari takim ve ülkeyle ilgili ileri geri konusmaya basliyorlar. Ribery de bunlardan bir tanesi. Kendisi ülkesinde L'Equipe'e Van Gaal ile ilgili ileri geri konusmus.

Ribery'nin elestirileri Van Gaal'in huysuzlugu, cok sert ve disiplinli oldugu noktasinda yogunlasiyor. Ilk defa bir teknik adamla arasinin iyi olmadigindan bahsetmis ayrica.

Ribery'nin bu söylediklerini duyunca aklima Van Gaal Türkiye'de görev yapiyor olsaydi, Aragones icin söylenen ne kadar klise huysuz ve asik suratli elestirisi varsa aynisi onun icin de gecerli olacakti diye düsündüm.

Sonntag, 30. August 2009

Fenerbahce-Manisaspor: 2-1; Ilk puan kaybi cok yakinda, izlemeye devam edin


Sion maci ile ilgili yazdigim yaziyi su cümlelerle baglamistim:

"...ilk maglubiyetin hatta belki de sok edici bir hezimetin cok uzaklarda olmadigini söylemek mümkün."

Bugün sayet bu öngörü gerceklige dönüsmemisse bu öncelikle 10 kisi kaldiktan sonra birden bire hirslanan ve korkunc bir mücadele ortaya koyan oyuncularin, arkasindan da hakemin sayesindedir... Ama bahsi gecen tehlikenin hala ensemizde oldugu gercegini degistirmez bu durum...

Yani lafin özü Fenerbahce her an tökezleyebilir; bundan eminiz. Tabii ki her takim her an puan kaybedebilir. Bu degil bahsedilen husus. Fenerbahce'de bu durumun zil cala cala gelmesi, kendisini hissettirmesi, anlatmak istedigim.

Dedigim gibi; önce Diyarbakir, arkasindan Sion, bugün de Manisaspor karsisinda oldugu gibi Fenerbahce ilerleyen günlerde de bir sekilde sahadan galip almayi basarabilir; ama bu durum var olan sorunlarin onarilmadigi müddetce varligini ortadan kaldirmayacaktir. Pekii nedir o sorunlar?

Üc karsilasmanin da ortak bir özelligi var, daha dogru bir ifadeyle üc rakibin: Oldukca agresif ve sert bir presle Fenerbahce'ye top yaptirmamaya calistilar...

Ve Fenerbahce bu direnc karsisinda oldukca büyük zorluklar yasadi. Diyarbakirspor karsisinda rakibinin kondisyon yetersizliginden istifade ederken ikinci yari bu prangalardan kurtulabilmisti. Sion karsisinda ise mazeret hazirdi; kadro yari yariya yedekti ve oyuncular genel anlamda isteksiz ve hevessizdiler...

Manisaspor karsisinda Fenerbahce as takimla yer almasina karsin Sion karsisindaki zorluklari aynen yasadi. Cünkü Manisaspor hem cok agresif ve sertti hem de ikinci yariya solugu kesilen bir Diyarbakirspor düzeyinde degildi...

Fenerbahce neden acmakta zorlaniyor bu takimlari? Bunun cevabi basit aslinda. Böyle takimlari acmak icin; ya oyunu kanatlara yikacak ve cizgiye inerek rakibin dengesini bozduktan sonra, ceza sahasinda yerden ve havadan etkili olan golcünüzle sonuca gideceksiniz ya da pozisyon yaratamiyorsaniz dahi uzaktan sutlarla veyahut duran top organizasyonlariyla rakibi acmaya calisacaksiniz...

- Fenerbahce topu kanatlara yikamadi; cünkü Santos da Kazim da rakipleri tarafindan bir hayli yogun bir sertlikle durduruldular. Gökhan Gönül'ün olmayisi daha da etkisizlestirdi Fenerbahce'nin kanadini. Carlos'tansa benim zaten bir ümidim ve beklentim yok; sizi bilmem.

- Fenerbahce duran top organizasyonlarinda da artik eskisi kadar basarili degil, cünkü yüksek toplara kafa vurabilen, bir Nobresi bir Lucianosu vs. yok Daum'un. Önder'i zaten biliyoruz; Lugano'ya da kimse iyi kafa vuruyor demez umarim.

- Fenerbahce cepheden sut da cekmiyor. Takimin iyi sutörleri olmasina ragmen nedendir anlamiyorum, nerdeyse paslasarak rakip kaleye kadar girecekler. Bu sadece bu macta degil, geride kalan bütün karsilasmalarda rastladigimiz bir olay.

Fenerbahce ile ilgili dikkatimi ceken bir baska husus da, takimin takim halinde hücumda veyahut savunmada yeterli düzeyde cogalamamasi.

Kazim ani bir kontra ataga cikiyor sagdan ve ileride birbirinden bir hayli uzakta duran Guiza ve Alex'ten baska kimse yok hücumda. Manisaspor ise en az 6 kisiyle kapanmis geride. Veyahut takim set hücumundayken top kaptirilmis ve bir anda Manisaspor kontra ataga cikiyor ve Fenerbahce'de en az 5 oyuncu ilerde kalakaliyor; geriye dönemiyor... Korkarim; Fenerbahce Daum'in gecen seferki Fenerbahce macerasinin ilk senesindeki gibi ortasahasiz 5 ileride 5 geride iki ayri takim halinde oynayacak...

Bunlar Fenerbahce'nin onarilmasi gereken takim arizalari. Bir de tabii oyuncu bazindan bireysel eksikleri var.

Önder; ona cok destek ciktim. Cikmamin nedeni cok iyi bir oyuncu olduguna inanmam degildi. Sadece Lugano ve Edu gibi siradan savunma oyuncularini dahi bu kadar yücelten Fenerbahce taraftarinin bu adama bu kadar yüklenmesinin haksizlik oldugunu düsünüyordum. Hala da öyle düsünüyorum o ayri; ama Allah askina o calimlar yenmez ki kardesim.

Emre; Fenerbahce icin su anda en önemli oyuncu, Gökhan ile birlikte... Ne Alex, ne de digerleri Emre kadar fark yaratabiliyor takimda. Ama bu kadar cirkef ve sevimsiz olunmaz ki yahu. Gecen hafta Diyarbakir karsisinda daha ilk yarida oyundan atilmasi gerekiyordu hakemin yüregi yetmedi, bu hafta ise kacinilmaz oldu. Emre'nin kisilik bozuklugu var. Bunda süphe yok. Fenerbahce'nin ona psikiatr bulmasi lazim.

Cristian; daha evvel de söyledim. Josico, Maldonado, Selcuk gibi adamlara alismis Fenerbahcelilerin gözüne isil isil geliyor olabilir. Bir de elbette pasaportunda Brezilya yazili olmasi cok önemli. Öyle tuhaf bir Fenerbahceli toplulugu var. Su Cristian bir kuzeyli olsaydi coktan yerin dibine sokmuslardi. Fenerbahce'nin bu seviyede bir oyuncu ihtiyaci yoktu. Bunun daha iyisi Aurelio bile bence yeterli degildi ki, onun da gerisinde bir Cristian'i begenmem mümkün degil. Hele hele böyle vasat bir isme 7 milyon verilmis olmasi benim canimi acitiyor.

Konuyu toparlarsak; kayipsiz ilerleyen ama yiginla eksiligi ile tatmin edilicilikten uzak bir Fenerbahce izledigimizi söyleyebiliriz. Bu dönemlerin kayipsiz gecilmesi önemli kuskusuz, son dakikalarda mac kopartmak ve reaksiyon gösterebilmek de arti hususlar Fenerbahce adina, ama bunlar asla yeterli degil.

Bayern'de yeni transfer olmayacak

Ben degil, Bayern'in menejeri Hoeness söylüyor bunu. Bu sezon hic olmadigi kadar cok para yatirmislardi zaten; yeni gelecek transferler de ekstra yük olurdu artik....

35 milyon eruo, Gomez...
25 milyon euro, Robben...
14 milyon euro, Timo...
7,5 milyon euro, Pranjic...
2,5 milyon euro, Braafheid...

Yaklasik 90 milyon euro... Bayern bile olsa bu takim harcayanin belini bir hayli bükecek miktarlar bunlar. Rafinha söylentileri de böylelikle kapanmis oldu. Hatta bana kalirsa Bayern lige üc macta 2 puan degil de 6-7 puan ile baslasaydi Robben transferi dahi gerceklesmezdi...

Gecen hafta harlanmaya calisilan ates simdi sönmüse benziyor. Ribery yeniden problem yaratmaya baslarsa, siklikla sakatlandigi söylenen Robben sakatliklar yasarsa ve bu sayede bu iki isimden beklenenler elde edilemezse, takimin sistemi yeniden aksamaya baslarsa, yangin yeniden cikartilacaktir Säbener'da...

Aksi durumda ise paranin gücü yeniden konusmus olacak.

Samstag, 29. August 2009

FC Bayern - Wolfsburg: 3-0


Bayern'de sistemin degiseceginin isaretini gecen hafta Mainz'de vermisti Van Gaal. Ilk önce 4-2-3-1 ile cikmislardi sahaya ve ikinci yariya 4-3-3 e dönmüslerdi. Gecen hafta ikinci yaridaki basarili denilebilecek oyun ayni zamanda 4-3-3'ün de Bayern'in üzerine kusanacagi yeni elbisesi olmasini sagladi.

Wolfsburg karsisinda benim favorim Bayern'di ama ne olur ne olmaz demekten de kendimi alikoyamiyordum. Öyle ya; gecen haftaki Mainz macinda da Bayern favoriydi...

Sahaya, dedigim gibi, 4-3-3 ile cikti Bayern. Pranjic'in son birkac haftadir solbeke cekilmesi sene basina göre bir yenilik. Braafheid'tan memnun kalmayan sadece bizler degiliz demek ki. Ortasaha üclüsü, Schweinsteiger, Timo ve Hamit'ten olusmustu... Ileri üclü ise, geldiginden beri forma giydigi her karsilasmada basarili olmus Olic, bu sezonun süprizi ve Van Gaal'in prensi Müller ve Gomez...

Buna karsilik Wolfsburg klasik sistemi ve oyuncuriyla cikmisti sahaya... Oyunun ilk yarida hakimi Bayern'di... Hak ettigi bir sonucla da devreye girdi...

Wolfsburg sezonun ilk karsilasmasindaki tatmin edici Stuttgart performansi disinda vasatin üzerine cikabilen bir oyun koyamiyorlardi ortaya zaten; bugünkü sonucla siradan bir takim olduklarini ve bu sezon yukarda gezinmelerinin cok mümkün olamayacagini gösterdiler...

Besiktas kendi ic sorunlarini halledebilirse, CSKA ve Wolfsburg gibi tam disine göre iki takimla karsilasacak...

Bayern ikinci yariya Robben degisikligi ile basladi. Zaten ilk onbirde bekleniyordu. Van Gaal yedek soyundurmayi tercih etti. Robben ve arkasindan da Ribery'nin girmesiyle saniyorum takim daha da net sekillendi...

Öyle tahmin ediyorum Van Gaal baklava dilimi denilen dizilisten vazgecip 4-3-3 de israr edecek. Bu dizilisin ilerdeki isimleri ise solda Ribery, sagda Robben, ortada Gomez seklinde olacak.

Oldukca etkileyici bir hücum hatti. Olic, Klose, Toni ve Müller gibi yiginla hücumcu da yedekte bekleyecek... Oldukca zengin ama sanki biraz da gereksiz bir siskinlik olusacak.

Sonuc itibariyla Bayern kendisiyle dalgaya gecmeye hazirlananlara hala buralarda oldugunun mesajini vermis oldu. Daha ilk günden beri Bayern icin kriz havasi estirmeye calisan Tageszeitung ve Bild gibi pacavra bulvar gazeteleri de avuclarini yalasinlar bir süre...

Freitag, 28. August 2009

Fenerbahce-FC Sion: 2-2


Daum'u 13-14 oyuncu ile oynar sürekli diye elestiririm ama bugünkü Sion rezaletini gördükten sonra bu konuda kendisine yönelik yaptigim elestirileri gözden gecirecegim; bu kesin.

Oyunun teknik detaylari üzerine gitmenin cok manasi olmadigini düsünüyorum; cünkü Fenerbahce'de sistem ve anlayis ayniydi, isimleri degismis oyuncular disinda. Sahaya sürülen oyuncularin, yerlerine girdiklerinden kalite olarak cok geri kalmalari bu muazzam farki ortaya cikartti.

Hak edilmemis bir penaltiyla kotarilmis bir beraberlikten bahsediyoruz su anda. Büyük bir skandali ve hezimeti de konusuyor olabilirdik; saka yok.

Bu sezonun en büyük transferi ne Santos, ne Cristian ne de digerleri. Bu sezonun en büyük transferi, klise tabirle bu sezon eski formunu yakalamak üzere olan, Emre... Tartismasiz bir sekilde su anda Fenerbahce'de farki yaratan ve takimin kalitesini birkac gömlek yukariya cikartan isim Emre...

Bugünkü karsilasmanin tüm ciplakligiyla ortaya koydugu gibi, Emre'nin olmayisi takimi bir degil, bircok noktada olumsuz yönde etkiliyor: cünkü Emre olmadiginda onun yerine forma giyen Selcuk, Cristian'in yerine geciyor, Cristian da Emre'nin pozisyonuna kayiyor.

Bu zincirleme degisim de pesi sira iki noktanin da normalinin gerisinde performans saglamasina yol aciyor; ne Selcuk, esasinda o bölgenin sahibi olan Cristian'in yerini tutabiliyor cünkü onun kadar basarili paslar atip takimin oyunu acmasinda yardimci olamiyor, ne de Cristian, Emre'nin olmasi gerektigi yerde oynadiginda Emre kadar takimin oyununu ileriye tasiyip, diriplingleriyle rakip savunmanin dengesini bozabiliyor.

Daum'un Emre'nin olmayacak olmasi hali icin baska planlari devreye sokmasi lazim bence. Bu isim Topuz mu olur, Özer mi; bilmem, ama Cristian'in Emre'nin pozisyonunda oynayacak kalibrede ve kalitede olmadigi cok acik.

Bunlarin disinda Semih'in hala cok formsuz oldugunu; Kazim'in istikrarsizliginin devam ettigini; Gökhan'in kendi ortalamasinin altinda kaldigini; Ugur Boral'in 18'de bile olmasinin ayip oldugunu; savunmada müsbet yönde bir gelismenin maalesef henüz kat edilemedigini geride kalan macin isiginda söylebiliriz kisa kisa...

Sonuc itibariyle toparlarsak; Fenerbahce'nin sezonun ilk maglubiyetiyle burun buruna geldigini hatta belki de olasi bir saf disi kalma durumundan haksiz bir penaltiyla kurtuldugunu; takimin yol almasi gereken daha cok mesafenin oldugunu ve ilk maglubiyetin hatta belki de sok edici bir hezimetin cok uzaklarda olmadigini söylemek mümkün.

Arjen Robben Bayern'de...


Bu haberi nasil karsilayacagimi bilemedim. Hoeness'in ifadesine bakilirsa Robben cok büyük olasilikla Bayern ile anlasmis durumda. Halledilmesi gereken kücük bir takim pürüzler kaldigini söylüyor.

Bonservisi 25 milyon €. Bayern'e ekstra bir güc katacagi kesin. Ama bu takimin esas derdi 10 numara pozisyonu degil miydi; Robben bilingi üzere kanatlardan etkili olan bir isim. Sag taraftan delip gelecek, söylenenlere bakilirsa. Hamit'e kulübenin yolu gözüktü saniyorum. Ribery de 10 numara pozisyonu icin "bir deneyelim bakalim" demis; denesinler bakalim sonuc ne olacak.

Mittwoch, 26. August 2009

Ümit Özat'a göre Tuncay Köln'ü istiyor

Basliktaki iddiada bulunmus Özat, Köln gazetesi Express'e... Lakin bu transferin Köln'ün ekonomik sartlari geregi gerceklesmesi olanaksiz. Fenerbahce'ye gelir mi; onu da baska posta saklayalim.

Montag, 24. August 2009

Arbeitssieg; Diyarbakirspor-Fenerbahce: 1-3


Almancada güzel bir futbol terimi var: Arbeitssieg. Bugünkü Fenerbahce galibiyetini tanimlamak icin "cuk" oturan bir tabir. Bir takimin kazanmasi gereken bir karsilasmayi, zorlanarak da olsa, kötü oynayarak hatta dökülerek de olsa bir sekilde kazanmasi neticesinde elde edilen galibiyetler icin söylenir.

Diyarbakirspor karsilasmasinin kolay gecmeyecegini tahmin edebiliyorduk. Böyle kolay gözüken karsilasmalar, hele bir de deplasman mücadelesi ise sizin icin bir kâbusa dönüsebiliyorlar... Bunun en taze örnegini Mainz'de gördük, Bundesliga'da.

Dedigim gibi mac baslamadan önce karsilasmanin zor gececegini ama yine de Fenerbahce'nin kazanacagini düsünmekteydim. Gelgelelim, karsilasmanin ilk yarisin ilk 20 dakikasindaki görüntüyü görünce sezonun ilk puanini Diyarbakir'in cimlerinde biracakacagimizi düsünmeye baslamistim.

Cünkü sahada bir hayli "zehirli" bir mücadele vardi, yani oyuncular cok gergin, tribündekiler öfkeli, ikili mücadeleler cok sertti; ayni zamanda Fenerbahce henüz daha sahaya yerlesememis, oyununu kuramamis ve savunmasindaki hatalar dizisinin bir sonucu olarak 1-0 da geriye düsmüstü.

Yani puan kaybetmek icin hersey müsaitti. Ama Daum'un ögrencileri 2005-2006 sezonunda yasadiklari akil kacirtici deplasman kayiplarini tekrarlamaya niyetli degil bu sezon. Ilk yari bitmeden atilan muazzam gol, Fenerbahce'ye maci getireceginin habercisi olmustu saniyorum. Fenerbahce o dakikaya kadar topu sahaya yaymakta, mesur ayaga bas oyununu oynamakta zorlaniyordu ama o dakikada muazzam bir kombinasyon ve pes pese yapilan 7-8 pasla gole ulasti.

Iste Fenerbahce'nin bundan sonraki cikmasi gereken mertebe, böyle sert ve sizi agresif presle yildirmaya calisan takimlar karsisinda bu olaganüstü pas dolasimini daha siklikla yapabilecek hale gelmek. Fenerbahce'de böyle rakipler karsisinda bu isleri koca 45 dakikada ancak bir defa filan yapiliyor su dönemde. Bkz. Sion karsilasmasinin ilk yarisi. Bkz. Diyarbakirspor karsilasmasinin ilk yarisi.

Ilk yariyi 1-1 ile bitirmek yetti Fenerbahce'ye... 1-0 geride girseler ve ikinci yarinin hemen basinda da gol bulamamis olasalar isleri cok zor olurdu ama öyle olmadi; hem devreye 1-1 girdiler hem de ikinci yarinin basinda(55. dk.) Kazim ve Emre üretimi muhtesem bir gol daha attilar. Hem ilk golde hem de ikinci goldeki büyük payi ile Emre'nin Fenerbahce icindeki rolü ve önemi gittikce artiyor. Hayranlikla izliyoruz.

Karsilasma 1-2 olduktan sonra iki takim da oyun disiplininden koptu. 1-3 olduktan sonra da sahada futbolun estetiginden uzak sacma sapan bir rus ruleti vardi. Iki takimin da ortasahasi yok olmus; topu alan rakip kaleye inmekteydi... Bu sürede Fenerbahce'nin bir gol daha cikartabilmesi lazimdi; beceremediler...

Fenerbahce'de, Gökhan, Emre, Kazim sahanin en iyisi ve alinan galibiyetin en büyük mimarlariydilar... Semih, Guiza, Cristian ve Santos vasatin üzerine cikamazken; Lugano, Bilica ve Carlos tam manasiyla döküldüler...

Lugano'nun karsilasma icinde yaptigi hatalari, Fenerbahce'nin yedigi goldeki payini, Bilica'nin uygulamaya calistigi bazi ofsayt pozisyonlarini yer tutuslarindaki yanlislik nedeniyle bozmasini bilmiyorum izledi mi, Önder'in mac icerisinde yaptigi hatalari cimbizla cikartip cikartip yazanlar. Lugano'nun ayni zamanda hakeme yönelik yaptigi bir isaret var ki hakem sirti dönük olmasa kirmizilik. O dakikada saniyorum karsilasma hala 1-1 ve Lugano atilmis olsa 10 kisi ile Fenerbahce maci kazanabilir mi; belli degil... Ama iste bu Güney Amerikalilarin ayricaligi oluyor sürekli bu camiada... Böyle bir adam bastaci edilebiliyor.

Bilica da Lugano gibi günün en kötülerindendi, hatta ondan da kötüydü. Carlos zaten Fenerbahce'nin her zaman icin en zayif halkasi ama Fenerbahce'nin isimlere cok önem veren hocasi elbette onunla oynamaya her zaman devam edecek. Ocak ayinda gitmesi beklenen bir isimle oynayip durmak yerine onun yerine kim devam edecekse ona simdiden yatirim yapilsa fena olmaz herhalde...

Sonuc itibariyle Fenerbahce zaman zaman cok karanlik ama ayni zamanda kimi bazi yönleriyle ümitli olmamizi saglayan oyunuyla kazasiz bir sekilde yoluna devam ediyor.

Galatasaray ve vaat ettikleri

Galatasaray; her seyden evvel bol gol vaat ediyor, izleyenlere, taraftarlarina... Ayni zamanda sürekli hücum eden ve gol arayan bir takim vaat ediyor. Rakibin kim olduguna bakmaksizin doksan dakika boyunca gol kovalayan.

Blog dünyasindan ögrendigim bir sey var ki, Galatasaraylilar takimlarina cok güven duyan, patalojik düzeyde iyimser bir taraftar toplulugu.

Gökhan Zan faciasini bile muhtesem bir transfer olarak selamlamislardi. O bakimdan, Elano, Baros, Keita, Arda gibi oyunculardan kurulu hücum hattina sahip bir kadronun ve herseyden evvel bunlarin basinda Rijkaard gibi bir calistiricinin bulunmasinin bu taraftarlarda yarattigi eforiyi tahmin etmek hic de zor degil. Taraftarlarin tasidigi bu heycani ve arzuyu futbol takimi da kendi icinde tasimakta...

Mactan sonra oyuncularin tek tek Rijkaard ile kucaklasmasi, Rijkaard'in burdaki isine dört elle sarilip her seyi en azindan simdiye kadar dört dörtlük yapmasi, bu durumun ispati aslinda...

Galatasaray henüz kendisini zorlayacak bir rakiple karsilasmadi. Kazandigi karsilasmalarda aslinda bir hayli tuhaf isler de oldu. Gaziantep'in savunmasi berbatti. Denizli ise devreye penalti yaparak 1-1 girmese belki baska isler acardi basina. Kayserispor karsisinda da, atilan ilk 2 gol, "höh" artik dedirten cinslerdendi... Yani aslinda Galatasaray farka hep rakiplerinin gardi düstükten sonra gitmesini basardi. Rakiplerin o gardinin düsmesinde de yapilan cok acayip hatalarin, kendi kalesine atilan gollerin rolü cok büyük. Galatasaray da bütün mac boyunca golü düsününce farklar kacinilmaz oluyor...

Ama diyelim orta sahada iyi pas yapan, geride cok iyi alan daraltip hiz kontra ataga cikabilen ve yan toplarda saglam durabilen bir takim karsisinda ne yapabilir Galatasaray bilmiyoruz; cünkü böyle bir takimla henüz karsilasmadilar...

Benim sampiyonluk adayim Fenerbahce; cünkü Fenerbahceliyim. Ama objektif kriterlerle en azindan su anda ortaya cikan görüntüye bakarsak, Galatasaray'in sampiyonluga en yakin takim oldugunu görürüz. Cünkü, yönetim, taraftar ve takim arasinda muazzam bir güven ve sevgi bagi var. Inanmislik denilen olgu bu olsa gerek. Fenerbahce taraftari öyle degil örnegin; yapilan transferleri selamlarken her firsatta Aziz Yildirim'a lanet okuyan insanlarin cogunlukta oldugu bir taraftar toplulugundan bahsediyoruz. Kendi takimlarindaki oyunculardan, mesela Önder'den, Selcuk'tan nefret eden ve oynanacak olan bir karsilasma öncesinde keske Fenerbahce bu macta col gol yese de Önder'i gönderseler surdan diyebilen kötücül insanlari okuyabiliyouz Fenerbahceli bloglar arasinda.

Fenerbahce'de birkac maclik puan kaybiyla Galatasaray'da yasanacak olan birkac maclik pespesine puan kaybinin yaratacagi olumsuz hava aynisi degil; onu anlatmaya calisiyorum.

Somut örnek vereyim: Galatasaray sampiyonlugu kacirmak üzere olursa taraftarlarin cogu, bu futbolun adaleti yok, bu takima sampiyonluk yarisirdi, diyecekler.

Fenerbahceliler ise, savunma göbegini zayif kurdugu icin-bence olabilecek sartlar icinde en iyisini kurdular ama ben genelin düsüncesinden bahsediyorum- yönetimi suclayacaklardir...

Iste bu ruh halinin farkligi da biraz önplana cikartiyor Galatasaray'i...

Sonntag, 23. August 2009

Tolunay Kafkas ve Sueleymanou Hamidou


Kayerispor yöneticilerini tebrik etmek lazim. Istikrara, Türkiye Ligi'nde esine cok rastlamadigimiza bir seye önem veriyorlar. Tolunay Kafkas ile üc yildir devam ediyor olmalarindan söz ediyorum.

Ama her güzel seyin de bir sonu gelmelidir artik. Bir teknik adamla iki yil üstüste calismak yeterlidir aslinda onun takima neler katip katamayacagini ölcebilmek icin. Tolunay Kafkas'in da, biraz da Ertugrul Saglam'in mirasinin sayesinde, elde ettigi ilk sezonundaki basarilarin üzerine takimina hicbir sey katamadigini görmekteyiz...

Bunu anlamanin yolu Kayserispor'un olanaklari, yaptigi yatirimlari ve bunun karsiliginda bulunduklari yere bakmaktan gecer. Bir Sivasspor cikisi beklemek sürekli belki mantikli olmayabilir. Ama özellikle de büyüklerin döküldügü gecen sezonda dahi ilk 5'e girememis olmasi aslindan kücük capli bir skandali ifade etmektedir...

Ingiltere'den transfer yapabilecek kadar genis vizyonun, olaganüstü bir stadyumu futbolumuzun hizmetimize sokabilen aklin daha iyilerine layik oldugunu düsünmekteyim.

Kayserispor denilince aklima bir de benzersiz yetenekteki kalecileri geliyor. Dedigim gibi bu derece iyi transferleri yapabilen- ama teknik adamlari sayesinde biraz da bunlarin hicbirinden verim alamayan- futbol aklinin bu kaleciye nasil tahammül edebildigini anlayamiyorum. Izledigim her macinda banko iki "sapsalligi" var Hamidou'nun... Öyle pozisyonlarda öyle goller yiyor ki, bütün takimin direncini bir anda kiracak cinsten. Hani ben maci izlerken artik o hatalar üzerine maci izlemeyi birakip evin yolunu tutuyorum ki takimin geri kalan futbolcularinin, "kardesim biz neden yirtiyoruz ki kendimi, bu adam bu golleri yedikten sonra" dememesi mümkün degil...

Bugünkü Galatasaray-Kayserispor karsilasmasini izlerken düsündüm bütün bunlari. Ligimizin kalitesi artacaksa, bu büyüklerin, Galatasaray, Fenerbahce, Besiktas'in. kadrolarini milyonlarca euroluk yabanci transferle sisirmesiyle degil; Kayserispor, Bursaspor, Trabzonspor, Gaziantepspor gibi takimlarin güclenmesi, bu gücleriyle büyükleri zorlamasi ve onlarin marazlarini tüm ciplakligiyla ortaya cikartabilmesi ile mümkündür ancak.

Iste bu aksamki karsilasmada gördük kü, Galatasaray'a 4 golle boyun egen Kayserispor, yaptigi onca yatirima ve eldeki onca potansiyeline ragmen bunu yapmaktan cok uzak. Maalesef. O halde Kafkas'a yol görülmeli artik...

Bundesliga'da 3. Hafta; kisa kisa...


Cumartesi günü karsilasmalarindan gözüm daha cok Mainz-Bayern mücadelesindeydi... Biraz da iste Dortmund-Stuttgart; Köln-Frankfurt karsilasmalarina göz attim...

Sirayla gidelim:

Mainz-Bayern: Tahmin ediyorum Bayern, Mainz macina cikarken, bu karsilasmayi cepte görmekteydi. Yalan yok; bizler de öyle... Karsilasmanin düdügü calindiginda Mainz'i ne kadar hafife aldigini Bayern'in net bir sekilde görmekteydik. Kafalarda o kadar az hazirlanilmis ki maca; bütün ikili mücadeleleri kazanan, her kritik pozisyonda ilk müdahalede bulunan, topu sahaya sakin ve agir basli bir sekilde yayan Mainzlilerdi... Ayrica Van Gaal'in kendi transfer ettigi oyuncularla kurdugu sol kanat tam bir faciaydi. Braafheid ve Pranjic, daha önce de söylemistim, bu kalibrede bir takim icin cok hafif kaliyorlar. Özellikle de Braafheid, ilk onbire dahi giremeyecek bir isim.

Van Gaal'in karsilasmaya yeni bir sistemle; 4-2-3-1 ile cikmisti... Mainz'i ne kadar hafif aldiklari burdan da belliydi. Simdiye kadar, yani Van Gaal geldiginden bu yana, Bayern hep 4-1-2-1-2 oynadi... Hazirliklik maclarinda da ligin ilk iki haftasinda da... Hicbir mac pratigi olmayan yeni dizilisin faturasi da agir oldu haliyle. Iki farkli geriye düsünce bir baska anlasilmayan is daha yapti hoca; Hamit ve Pranjic'i cikartarak, 4-3-3 hatta 4-2-1-3 gibi tuhaf bir dizilisle yayildi sahaya ikinci yari. Daha agresif ve karsilasmayi kazanmayi arzuyalan bir Bayern vardi sahada, ama ilk yarida yaptiklari hatalarin geri dönüsü olmadi. Rakip kaleye yolladiklari 17 suttan sadece bir tanesi gol oldu...

Bayern'de sular birazcik isinmaya basladi. Son 40 yilinin en kötü lig baslangicini yaptilar. Haftaya da lig sampiyonunu agirliyorlar evlerinde. Isleri yine kolay olmayacak. Ribery huzursuzluk yaratmaya devam ediyor. Schweinsteiger da Van Gaal'in 10 numara pozisyonunda oynamak istemiyor. Diger denediklerinden de memnun kalamadi hoca. Simdi merak edilen gelisme; Van Gaal'in sistemi nasil devam ettirecegi. Ikinci merak edilen husus ise, Ribery macerasinin nasil sonlanacagi. Van Gaal ve Bayern'i zor günler bekliyor; hem de oldukca zor...

Dortmund-Suttgart: Babbel, calistigi teknik adamlardan en cok Hitzfeld'den etkilenmis, belli. Kötü de yapmamis, Hitzfeld, benim gördügüm en iyi teknik direktör. En iyi. O derece iddialiyim. Bu etkilenmenin sonucunda aynen onun gibi sürekli rotasyona tabii tutuyor takimini. Lakin Hitzfeld'in takimlari genelde homojen dagilmis kadro kalitesini ihtiva ediyordu. Babbel ise, Pogrebynak'i Schiebar ile rotasyona tabii tutmak durumunda. Muazzam bir kalite farki var arada. Ve tecrübe. Bu da belki Schiebar gibi genc oyuncularin gelismesine cok büyük katki sagliyor ama, diger taraftan puan kayiplarina yol acabiliyor.

Köln-Franfurt: Köln bildigimiz gibi. Beter olsunlar demek geliyor icimden. Yapilan bu derece büyük aptalliklarin faturasi ödenmeliydi; ödeniyor. Tek özelligi güclü sol ayagiyla toplara abanmak olan Podolski'yi mesih ilan eden taraftarlara ancak böylesi müstehâk. Daha önceki yazdigim Köln yazilarinda da söylemistim: Köln'ün belirli bir hücum plani yok. Top rakip sahaya gecince neler yapilacak, kimler topla bulusacak, kimler nereye kacacak, top kimlerle bulusturulacak; yani hücum olarak nasil varyasyonlara girisilecek belli degil. Bütün karsilasma boyunca topa hakim olan taraf Köln'dü ama özetler izlenince daha iyi anlasilacaktir; kaleye cekilen tek bir sut yok, tehlikeli olacak. Bu derece ham bir takim. Geride kalan üc haftada sadece 1 puan alabildiler ve ligin dibine demir atmis durumdalar. Önümüzdeki haftalarda ise sirasiyla, Hamburg, Schalke, Stuttgart ve Leverkusen ile oynayacaklar. Bu seriden 1 puan bile alabileceklerine inanmiyorum. Nürnberg ve Freiburg ile birlikte bu sezonun en güclü düsme adayi bence artik iddia edilebilir, Köln.

Pazar günü ise üc karsilasma vardi ama ben sadece Wolfsburg-Hamburg karsilasmasini izlemeye calistim.

Hamburg icin, daha dogrusu hocasi icin cok olumsuz seyler yazdim burda. Ama son iki haftada aldiklari sonuclarla beni utandirmaktalar... Onlar böyle oynasinlar da ben utanayim, hatta rezil olayim; sorun degil. Yeni transferler de yavas yavas takima katki yapmaya basladilar. Ilk macinda Rozehnal cok saglam gözükmedi ama, Elia korkunc derecede faydali ve yerinde bir transfer. Ze Roberto'yu birakmakla da ne kadar büyük bir aptallik yaptigini görecek Bayern. Hoeness'in bir de ne kadar iyi bir menejer oldugunu söylerler. Simdi yeri degil, ben onun böyle tonlar yanlis transfer hamlesinden bahsedebilirim, son 6 sezon icinde gerceklestirdigi.

Wolfsburg beni sasirtiyor. Veh, Magath'in taktiginde oynayan bir isim esasinda. Onun yerine Veh'in getirilmesi o yüzden cok anlasilir. Lakin bu savunma anlayisiyla yeniden sampiyon olmak cok zor. Alinan maglubiyet degil, o takim savunmasi Wolfsburg'un canini ilerki haftalarda da cok yakar. Sampiyonlar Ligi'nde ise averaj takimi dahi olabilirler...

Spor Medyasinda transferler


Zaman cok okudugum ve sevdigim bir gazetede degildir... Bazen Ali Bulac'i okumak icin bazen de yazmissa, Etyen Mahcupyan'in yorum bölümündeki yazisini okumak icin tiklarim. Onun disinda elim linkine varmaz pek.

Gazetenin spor servisi icin de ayni bakisi tasiyorum. Örnegin Milliyet öyle degil. Milliyet'i de, Zaman gibi, sevmem ama spor servisi cok hosuma gider. Hatta en cok takip ettigim spor bölümü Milliyet'inki diyebilirim. Neyse, uzatmayalim...

Iste bu gazete uzun yillardir sürdürdügü; "biz cemaat gazetesi degiliz her görüse acigiz ve renkliyiz" söylemini gercekleme cabasini devam ettirmekte...

Gazetenin yaptigi bu yatirimlardan spor servisi de kendi payina düseni aliyor tabii ki: Önce Ahmet Cakir geldi Radikal'den... Arkasindan da Milliyet'ten Zeki Col. Bugün ögrendigimize göre ise, eski Fenerbahceli ve Galatasarayli futbolcu Semih Yuvakuran, eski hakem Ali Aydin ve Okay Karacan Zaman ile anlasmis...

Hayirli olsun; ama bu isimler de benim fikrimi degistirmeyecek....

Samstag, 22. August 2009

Neler oluyor bu takima?

Önce Mehmet Topuz'un sakat oldugu haberleri geldi bizlere... Cok üzerinde durulmadi.
Arkasindan Sivasspor macinda Alex arka adalesini tutarak cikti oyundan...
Yetmedi Sion macinda da Deniz ayni sorunla karsilasti...
Ve son olarak da ögreniyoruz ki, Deivid'de de ayni problem var...

Daum Sion macindan sonra bu konuyu arastiracaklarini kan testleri vs yapacaklarini söylüyordu... Ama sorunun ne oldugu belli degil. Sene basi asiri yüklemeyse bunun nedeni; cok kötü... Ilerleyen günlerde daha epeyce oyuncunun saklatligi ile karsilasacagiz demektir...

Freitag, 21. August 2009

Aurelio'nun Galatasaray'a gelebilirligi


Dünkü Sion macini izlerken duydum spikerden; Aurelio kazandi davayi gibilerinden birseyler söyledi... Tahkim kurulu Aurelio'nun ceza ödemesi gerekmedigine kanaat getirmis. Ondan bahsediyor.

Bu karari bekliyordum, zira buna benzer sorunlar genelde oyuncu lehine cözülüyor UEFA'da... Benzeri bir durumun bizim ülkemizde de olmasi beklenirdi haliyle... Neyse uzatmayalim.

Simdi Aurelio rahatlikla Türkiye'de baska bir takimda top kosturabilir. Baska takim derken kimi isaret ettigim elbette belli. Aurelio ile ilgilendigi bir sir olmayan Galatasaray.

Galatasaray istedikten sonra bu transferin gerceklesmeme olasiligi yok. Betis icin su anda pahali bir oyuncu oldugunu okuyorduk sürekli. Ellerinden cikartmak istemeleri normal. Galatasaray'in Aurelio'yu alacak gücü de mutlaka var. Elano'ya, Keita'ya bunca parayi bulduklarina göre ona da bulurlar... Aurelio da seve seve gelir oynar, Galatasaray'da...

Lakin bu transfer ne kadar gereklidir; anlamis degilim. Ayhan dünkü karsilasmanin izleyebildigim bölümlerde gizli kahramaniydi... Baris'in gecen sezondan beri yine o bölgede istikrarli ve basarili bir oyun oynadigini biliyoruz. Mehmet Topal iyilestikten sonra tartisilmaz bir isim zaten. Bir de Mustafa Sarp'i almissin. Belki hatta ilerde, macina göre Elano'yu da orda oynatacaksin... Linderoth'u saymiyorum bile...

O halde ne gerek var Aurelio'ya?

FC Sion-Fenerbahce: 0-2


Artik iyice ümitsiz bir girdaba girmek üzere olan is arama calismalarimin bir yenisinde, birkac is basvurusunu tamamladiktan sonra laptopu sirtlayip ayrildim kütüphaneden... Sirt cantasini eve birakip Köln'de bir Türk kahvehanesinde Fenerbahce'nin macini izlemeye cikacaktim...

O sirada Show Türk'te Sivasspor'un macinin verilmekte oldugunu fark ettim tesadüfen. Bilmiyordum. Bir 20 dk. bakabilirdim; öyle yaptim. Shakhtar'in pas trafigi basimi döndürdü... Sivas'in durumu ise icler acisiydi nerdeyse; neden bu takimin bu kadar dagitildigini ve bu yeni alinanlarin nerden bulunduklarini anlayamadim... Ibrahim Sahin isimli adami daha fazla izleyemeyip, 20 dk. dolmadan kahvenin yolunu tuttum. Yoldayken pespese alinan bu maglubiyetlerle artik bir efsanenin sonuna gelindigini düsündüm.

Bu seferde karsima Trabzonspor'un maci cikti, ben Fener'i beklerken ekranda... D-Smart, Lig Tv, saolsunlar onca para yatiriyorlar bu islere ama anladigim kadariyla maclari dönüsümlü verecek sisteme gecmeyi cok zahmetli görüyorlar... Tiklim tiklim dolmus mekanda kendime yer bulmaya calisirken ne olup ne bittigini anlamadan Toulouse bir tane daha takti Trabzon'a...

Bu karsilasmayla ilgili bir sey yazabilecek durumda degilim... Ama alinan sonucun Trabzonspor'a cürmünden fazla zarar verecegini tahmin ediyorum, düsünüyorum. Hugo Broos'un icin pespese alinan bu maglubiyetler oldukca büyük sanssizlik... Ersun Yanal konusunda cok büyük bir hata yapan bu camia umarim ayni hataya bu alinan maglubiyetler sonrasi yeniden düsmezler ve Broos'un ipini cekmeyi akil etmezler...

Derken Trabzonspor maci biter bitmez mekan sahibi kanali degistirdi ve Fenerbahce macina kavusabildik. Kalabalik. Arkalarda bir yerde kendime bir tabure üstünde yer bulabilmisim. Önümdep ekrani tam olarak görmemi engelleyen, direk ve insanlar... Zaten karsilasma da baslamisti biz Trabzponspor maci bitesinceye kadar beklerken. Kadrolari dinleyemedim cünkü spikeri duyamiyordum, oyunculari secemedim, cünkü cok uzakta oturuyordum vs.

Sürec icerisinde anlamistim; Deivid, Lugano ve Deniz idi takimda kendisine yer bulanlar, bilinenlerin yaninda... Deivid ismi sasirtmadi beni. Deniz; sasirtti ama ayni zamanda bir mantik zeminine de oturuyordu: Lugano oynadigi icin yanina da bir tane topu geriden sokabilen stoper koymak istemisti Daum anlasilan.

Lugano'nun oynamasi ise bekleniyordu ama yine bir hayal kirikligi idi benim icin... Daha iki gün önce havaalanina inmis bir adam ne hakla forma giyebiliyor; anlamiyorum... Ama iste Daum bu, hep böyle yapiyor zaten.

Fenerbahce iyi top ceviriyor. Eyvallah. Tempoyu da yükseltme cabasi icerisinde... Henüz daha bir Shakhtar seviyesinde degil bu pas trafigi. Zamanla o da olacaktir... Orda sorun yok. Ama o noktaya varana kadar Sion, Sivaspor gibi takimlar karsisinda bile pozisyon bulmakta zorlaniyorlar ve zorlanmaya devam edecekler. Bugün de Sion'un orta göbegi Fenerbahce'yi kilitlemekte sikinti yasamadi. Burda Alex'in olmamasinin önemli etkisi var, bunu kabul etmek lazim. Zira Alex ile Guiza artik cok iyi anlasmaya basladilar. Onun yoklugunda Deivid ile Guiza'nin ayni uyum icerisinde olduklarini söyleyemeyiz. Bunun yaninda Deivid, Alex kadar hizli düsünebilen ve ayni zamanda isabetli pas atabilen bir oyuncu degil.

Alex de agir bir oyuncu ama, en azindan cok hizli düsünüyor ve rakip savunma yerlesmemisken pasini aktarabiliyor ileri uca. Deivid ise ya cok kritik pas hatalari yapiyor ya da pas verme konusunda gecikerek, topu kaptiriyor. Alex'in Santos ile sagladigi pas alis veris uyumunu da yine saglayabilmis degil Deivid. Ama sdece Deivid'in Alex'in yerine oynamasiyla tanimlanamazr bu probmlem, zira Süper Kupa karsilasmasinda da Besiktas'in üclü orta sahasi karsisinda etkisizdi Fenerbahce hücumculari. Alex sahadaydi ve sahanin en etkisizlerindedi...

Bu sorunun asilmasi ancak su sekilde mümkün olabilir saniyorum:

1. Emre daha fazla ileri cikip takimin hücum kordinasyonlarinda aktif rol oynarak Alex'in prangalarindan kurtulmasina yardimci olacak, ki bunu son iki mactir yapmaya calisiyor.

2. Su anda da yapiyor ama, ileryen zamanla birlikte artan fiziki gücüyle Andre Santos soldan iceriye kat ederek, takimin orta saha gücüne de katkida bulunacak.

3. Daum, Kazim sevdasindan vazgecip, Topuz veya Özer'den bir tanesinin orda oynamasini saglayacak ve bu oyunculardan oynayani, Santos'un soldan yaptigini sag taraftan yapacak. Yani iceriye katederek Kazim gibi sürekli sag acik oynamaktan ziyade orta saha- oyuncu kurucu gibi oynayarak hem Alex ve Emre'nin yalnizligina care olacak hem de Gökhan'in koridorunu acacak.

Galiba bu üc husus Fenerbahce'nin su anda yasadigi hissedilen o "kabizlik" halinden kurtulmasi icin cok önemli araclar...

Karsilasmanin ikinci yarisinda Semih oynadigi bölümde bu konuda Deivid'ten cok daha basarili gözüktü... Öyle olmasi da zaten beklenebilir bir durum cünkü gecen sezon da orda oynadigi maclarda Semih oldukca iyi performanslar sergilemisti. Bkz. Besiktas-Fenerbahce: 1-2.

Deniz'in sansiz bir sekilde sakatlanmasi ve uzun süre oynayamayacak olmasi karsilasmayla ilgili deginilmesi gereken bir baska husus...

Guiza icin de birseyler söylemeden edemeyecegim. Iyi futbolcu oldugunu düsünüyorum. 14 milyon euro eder mi etmez mi o ayri bir tartisma konusu ama takimin hücum gücüne cok iyi katkilar yaptigi acik. Lakin kabul edelim ki bu adam iyi bir golcü degil. Son vuruslari hic basarili degil. Ikili oyunu oynayabilmesi; hareketligi ile rakip savunmalari dagitmasi; rakip savunmanin arkasina sarkmasi filan harika ama; ama iste iyi bir golcü maalesef degil...

Donnerstag, 20. August 2009

Varan 1: Dieter Hecking


Daha evvel Bundesliga'daki teknik adamlarin durumuyla ilgili girdigim postta, Dieter Hecking'in takimin performansina göre kalip kalmayacaginin belli olacagini söylemistim. Sene sonunu beklemiyordum ama haftalarin biraz daha ilerlemesini bekliyordum acikcasi bu karar icin...

Yanildim, daha ikinci haftadan, istifasin verdi hoca... Tabii ki onu istifaye ikna da etmis olabilirler... Hecking gecen yil da zaten cok günler gecirmisti takimda... Sürekli tartisilan isimdi... Bir sekilde ligte kalinca bu tartismalara kulak tikanip yola devam edildi... Ama futbolun ögrettigi bir sey var ki, böyle yipranmis isimlerle yola devam etsen de cok fazla ilerleyemiyorsun... Bir sezon sonraki ufak tefek aksakliklari tolere edemiyorsun... Ilk iki macta 1 puan aldigi icin bu teknik adam ile yollar ayrilmaz cünkü, sorun daha temelde... Ayni sikintilari Bochum'dan Koller de yasayacaktir, eminim..

Montag, 17. August 2009

Dünden Kalan; Schalke 04- Bochum: 3-0


Fenerbahce macindan eve döndügümde gecenin bir yarisiydi... Ondan evvel izledigim Schalke-Bochum macini yazma firsatim olmadi o yüzden... Ziyani yok. Bugün hallederiz.

Cok spektaküler girmeseler de lige iki haftadir kayipsiz ilerleyerek saglam bir görüntü veriyor Schalkeliler... Saglamlik burda rastgele secilmis kelime degil... Magath ile birlikte Schalke henüz ümit edilenin ve beklenenin cok gerisinde; tamam... Ama gözle görülürür bir gercek var ki takim yavas yavas Magath takimi oldugunu hissettiriyor.

Ne demek o?

Son yillarda Schalke, hep kirilgan ve her an kriz icine düsmeye hazir bir haldeydi... Bu her an krize girebilecek histerik kadin ruh hali yavas yavas yerini terk etmeye hazirlanmisa benziyor. Iste saglamlik bir kez daha cikti karsimiza... Saglamlik; takimdan öte tüm camianin ruh halini ima ediyor aslinda. Magath'a duyulan güvenden baska birsey degil bu.

Yani söylemek istedigimi somutlastirirsak: Bu gecen iki haftada, sayet takim kazanmasa ve bazi puan kayiplarina maruz kalsaydi, alisagelmis Schalke camiasinda homurtular yükselmeye baslar, teknik direktörün yeri sorgulanirdi. Bu sezonki Schalke'de ise, benim edindigim izlenim en azindan, bu gecen iki hafta kayipsiz gecilmemis olsaydi dahi su anki stabil ruh halinde farkli bir görüntü cikmazdi ortaya... Anlatmak istedigim bu...

Maca dönersek. Magath'in 4-4-2'nin baklava dilimi denilen ortasahali dizilisinin temsilcisi oldugunu bilmeyen yok. Gelgelelim, selefleri, Slomka ve Rutten, 4-3-3 oynadiklari icin takimi da ona göre kurmuslardi... Magath geldiginde siskin ama ayni zamanda cok ise yaramayan bir kadro ile karsilasti... Ise yaramiyordu cünkü, oyuncularin büyük cogunlugu hem benzeri pozisyonlarin benzeri seviyedeki oyunculariydi hem de Magath'in 4-4-2'sine uyma konusunda zorluk cikartacak gibi durmaktaydilar... En azindan hücum hattinda... Kuranyi ile ilerdeki cift santrafordan biri tamamdi... Yanina kim konulabilirdi; Farfan, Halil, Sanchez, Asamoah eldeki golcüler... Bunlarin hicbir tanesi ikinci forvet degil bahsedilen sistemde... Fuleli, daha cok acik oynamayi ve kenarlara cekilmeyi seviyorlar... Bir tek Halil icin belki, 4-4-2'nin ikinci golcüsü olmaya uygun denilebilir.

Magath'i bekleyen bir baska problem ise 10 numara pozisyonu... Baklava dilimi denilen ortasaha icin en önemli unsur... Magath'in elindeki kadroda buna uygun isim de yok. Geldiginden beri hayal kirikligindan öteye gitmeyen Rakitic'in buranin oyuncusu olamayacagi acik. Aachen'den gelen Holtby de yine genelde kenarlara kacmaya cizgiye inmeyi filan seven bir oyuncu. Stevanovic'ten öyle bir oyuncu yaratabilirdi belki hoca ama o da hazirlik macinda sakatlandi, uzun bir süre yok. Bir ara Farfan'i düsündügü söyleniyordu.

Iste bu sartlarda cikti iki haftadir Schalke karsilasmalarina... Yukarda bahsettigim nedenlerden ötürü de, kendisinden beklenilen klasik 4-4-2'lilerle cikmiyor sahaya... Dizilis sanki daha cok, 4-1-2-2-1 gibi bir hal aliyor. Yani Kuranyi ilerde tek santrafor. Onun arkasinda forvette ona destek verme yükümlülügündeki isimler Rakitic ve Farfan oluyor. Rakitic ikidir yerini ikinci devrenin hemen basinda Kenia'ya birakiyor... Önlibero bölgesi icin eldeki oyunculardan Jones sakat. Westermann'i orda kullanabilirdi hoca, ama oraya bir oyuncu transfer etmeyi uygun gördü ve Brezilyali Mineiro'yu transfer etti. Onu da Bochum karsisinda ilk defa izleme sansi bulduk... Savunmada ise Magath iki haftadir sahaya sürdügü ekibi degistirmiyor... Pander gelene kadar da öyle gidecek saniyorum...

Magath'in takimlarinin cok pas yapmadigini ortasahayi genelde direk gerekirse uzun toplarla gectiklerini biliyoruz... Bochum'da da durum böyleydi... Özellikle sagdan Rafinha ve bu senenin süprizi Moritz ile cok iyi bindirmeler yapiyorlar... Yüksek oyuncu Kuranyi'in yaratacagi karamboller ve onun acacaga bosluklara, Farfan, Rakitic, Moritz, Westermann (veya bir baskasi) girerek pozisyon bulmaya calisiyorlar... Temposu yüksek ve cok iyi oynayan bir takim halinde degiller henüz ama bu haliyle de sonuca gitmeyi becerebiliyorlar iki haftadir... Bir diger avantajlari ise henüz ciddi ekiplerle karsilasmadilar ve bir süre daha bu kolay fikstür devam edecek...

Zico ile yavas yavas sona dogru (mu?)


Fenerbahce'de büyük bir kitle var Zico'ya tapmaya hazir. Hatta öyleleriyle karsilastik ki, Fenerbahce'nin Zico'dan sonra varoldugunu dahi iddia etme cüretini gösterebildiler...

Gecen yilki yanlis teknik adam tercihi, ya da teknik adama uymayan kadronun korunmasi gibi nedenlerden ötürü Fenerbahce Zico gercegiyle yüzlesemedi...

Avrupa kupalarinda tempoyu düsürerek ve allah var geride iyi alan daraltarak bir hayli de sansla cok iyi bir yere gitmisti... Ama bu Zico'nun koca iki senede Türkiye Ligi icin uygun bir oyun anlayisi olusturamamasi gercegini degistirmedi. Yani aslinda basbayagi vasat bir hocaydi kendisi... Ama dedigim gibi gecen yilki berbat sezon bu gerceklikle yüzlesmesini geciktirdi Fenerbahce'nin... Yani yanlis olanin Zico'nun gidisi degil onun yerine devreye sokulan plan oldugunu göremedi Fenerbahceliler...

Neyseki kuzeylerden gelen haberler bizlere bunu gösteriyor artik yavas yavas... Fenerbahce'nin varligini Zico'ya borclu oldugunu iddia edenler ordan büyük basarilar beklemekteydiler, ama gelgelelim geldigi günden beri bir türlü vasatin üzerine cikamadi Zico performans olarak CSKA'da... Kendisinin performans egrisi tam bir "sinüs" diyagramini andiriyor... Üc hafta üstüste mac kazanmisligi yok... Simdiye kadar sampiyonluk yarisina tutunabilmis olmasi ligteki rakiplerinin de, ayni Fenerbahce döneminde oldugu gibi, cok iyi günler gecirmemesinden... Spartak Moskova, zaten teknik direktörünü kovdu bir defa bu sezon... Zenit de gecen hafta... Bir tek Rubin Kazan simdiye kadar en sorunsuz giden gibi durmakta ama onlarin da iki macta CSKA'ya kaybettiklerini düsünürsek, cok saglam olmadiklari ortada...

Bu hafta alinan sonuclar ama bir cok seyin degismesine yol acabilir... Zaten kulübün Zico'yla yollari ayirmayi düsündügü söylentileri cikiyordu... Belki de deplasmanda alinan Rubin Kazan galibiyeti bu ayriligi ertelemisti... Lokomotiv Moskova karsisinda alinan bu haftaki maglubiyet ise bütün bu krediyi yeniden tüketmeye yol acmis olabilir.

Henüz daha 12 hafta var ama, CSKA, Rubin'in 7, Spartak Moskova'nin da 6 puan gerisinde... Ayrilik cok uzaklarda görünmüyor...

Fenerbahce-Sivasspor: 3-0; güzel galibiyet


Maci izleyenler biliyor. Skorun anlattigi kadar rahat bir galibiyete ulasamadi Fenerbahce. Karsilasmanin 70. dakikasinda gelen gol- ki acik ofsayt, biraz daha gecikseydi su anda bambaska seyler yaziyor olabilirdik. O ilk golü bulunca devamini da artik bekleniyordu...

Nasil ki farkli galibiyetler kötü oyunun üstünü örtemezse, ofsayt olan bir golle ulasilan zorlu bir galibiyet de iyi oyunun üstünü örtemez. Iyi oyundan ziyate, verilen mücadelenin...

Denizlispor karsilasmasindan sonra yazdigim postta, gecen yila nazaran Fenerbahce'nin Denizli ayarindaki takimlar karsisinda daha rahat pozisyona giren bir ekip oldugunu ve bunun bir sene öncesinin takimindan ileriye dogru bir gidis oldugunu söylemistim.

Bu karsilasmada ise bir baska farka daha sahit olduk: Gecen yilki Fenerbahce, böyle sert ve agresif pres yapan takimlar karsisinda ayni direnci ve sertligi gösteremiyor oyundan cabuk düsüyordu... Bu sezon ise, en azindan su geride kalan Sivasspor macinda gördük ki, basta Emre, Cristian ve Gökhan olmak üzere bu agresiflige ayni agresiflikte cevap vermeye calisan bir takim var sahada...

Tabii hersey olaganüstü degil... Mücadele cok iyiydi ama, görüldügü gibi iyi kapanan sert bir takim karsisinda üretken olmakta hala zorluk cekilecek... Koskoca bir ilk yarida rakip kaleye yaklasamadi Fenerbahce... Ikinci yari ise, gole kadar kaydeger iki pozisyon vardi: Emre'nin kisisel cabalariyla yarattigi pozisyon ve direkten dönen sutu; Önder'in kornerden gelen topa öndirekte yaptigi kafa vurusu... Burda tabii maalesef 8. dakikada sakatlanan Alex'in yokluguna yormamak lazim bunu. Böyle sert rakipler karsisinda Alex de cogu zaman etkisiz kalmakta...

Alex'in sakatlanmasindan bahsetmisken, onun yerine giren Deivid'in, Carlos ile birlikte takimin en kötüsü oldugunu ve Daum'un Aragones döneminden ezberledigimiz degisiklik varyasyonlarinin disinda da bazi hamlelere girismesi gerektigini söylemeden edemeyecegim... Mevcut yedek kulübesinden dolayi Daum'un Alex'in yoklugunda Deivid'i kullandigi söylebilir... Dogrudur, ama tecrübelerim ve hislerim bana, yaninda Özer oturuyor olsaydi da Daum Deivid'i oyuna alirdi, demekte...

Gökhan Gönül ve Emre'nin mücadelesine ve gösterdigi iyi oyuna özellikle dikkat cekmek isterim. Bence tartismasiz ikisi takimin en iyisiydi... Emre'nin vücud dilinde 'bu takimin lideri benim' dedigini görür gibiydim... Hakikaten de verdigi mücadele, cektigi sutlar, kaptirdigi topun pesinden deli gibi kosususu, maci illaki kazanmak istemesiyle, Alex'e lider nasil olur dersi veriyordu adeta... Ben kendisinin transferinden dolayi cok kizmistim yönetime ama simdi görüyorum ki haksizmisim... Fenerbahce'yi birkac vites yukariya cikartiyor Emre ve farki yaratan isim oluyor... Lugano'yu bile affetmeye hazirlanan bu camia sen böyle devam ettikce, sana dünden yüregini acacaktir; emin ol...

Fenerbahce savunmasi yine yürekli hoplatti epeyce; tahmin ediyorum... Bunlar olacaktir... Ikili birbirlerine alisincaya ve üzerinlerindeki güvensizlikten kurtuluncaya kadar sürecektir bu durum. Cikilan 5 resmi karsilasmada kalesinde sadece 2 tane gol görmüs bir takimin savunmacilarina biraz daha tolerans göstermenin vakti geldi saniyorum... Önder'i rahat birakip Carlos'a baksalar biraz da Fenerliler cok iyi olacak...

Sonntag, 16. August 2009

Hugo Broos ve Trabzonspor


Trabzonspor'u dün ilk defa izledim... Iki televizyon vardi önümde. Birinde Köln-Wolfsburg, digerinde Trabzonspor-Diyarbakirspor karsilasmasi...

Iki maci kiyaslayinca, birinde takimlarin daha düsük tempoda ama daha kompakt ve daha sistemli oynadiklari görülmekteydi. Digerinde ise, takimlarin temposu berikine nazaran cok daha yüksekti ama ayni zamanda bir topun pesinde iki üc oyuncu kümelenmisken takimlarin geri kalan taraflari onlardan cok kopuk ve uzaklarda konumlaniyorlardi... Yani takimlarda oyuncular birbirlerine yakinlasamiyor; savunma ortasaha, forvet arasinda bütünlesmenin saglanamadigi görülüyordu.

Birinci bahsettigim, yani temposu düsük ama sistemli oynanan Bundesliga karsilasmasi idi. Digeri ise, Trabzon'un Diyarbakirspor ile olan mücadelesi...

Diyarbakir'daki bu hat kopuklugu anlasilabilir. Daha birkac hafta evveline kadar teknik direktörleri sahaya cikacak kadar oyuncuya sahip olmadiklarini söylüyorlardi. Trabzon icin aynisini söylemek mümkün degil... Bu konuda Diyarbakir'in önünde olmalari lazimdi... Aslinda zaman zaman da öyleydiler; büsbütün gözden cikartmayalim...

Hugo Broos'un bu hususta henüz cok calismasi lazim. Yani Trabzonspor'un sadece tempolu oynayan degil ayni zamanda kompakt olabilen bir takim olmasi gerekiyor. Belki de tempoyu biraz daha geriye cekip, yavas yavas rakibini bogan bir ekip olmasi...

Genel anlamda futbol camiasi insafsiz, ama Trabzonspor camiasi bu konuda birincidir. Broos'un sürekli kazanmasi lazim. Aksi taktirde, simdiye kadar, Ziya Dogan, Senol Günes, Ersun Yanal ve daha nicelerine yaptiklarini Broos'a da yaparlar... Sonra da Serdar Bali gibiler, digerlerine oldugu gibi Broos'un da arkasindan cirkince konusmalarini sürdürür...

Lugano yeniden bizde


Fenerbahceli taraftarlarin geneliyle anlasamiyorum.
Onlarin sevdigi isimlerin cogundan ben hoslanmiyorum bir sekilde nasilsa... Lugano da bunlardan birisiydi...

Onu ne karater olarak, saha icinde yansittigi ne de futbolcu olarak sevmiyorum. Cok büyük savunma oyuncusu denilen bu ismin, yaptigi hatalari ben saymaktan bikiyorum mac boyunca. En carpici örneklerden bir tanesi, AZ Alkmaar macinda bundan üc sene evvel, karsilasma 2-1 Fenerbahce lehine devam ederken kaleye sirti dönük oyuncuya yaptigi sacma sapan faulle takimin duran toptan gol yemesinin yolunu acmisti.

Lugano, disarda müsteri bulamayinca 2,5 milyon euroya Fenerbahce'de kalmis yeniden... Hayirli olsun diyelim, Önder ve Bilica'ya bir türlü güven duymayan taraftarlar en azindan biraz daha sükûnete girerler... Gerci hala Lugano yetmez, Edu giderse yerine yenisi alinmalidir diyenler var ama, neyse bosverin onlari artik; onlar ya sayi saymayi bilmiyorlar ya da...