NTVSpor'un Spor Servisi programı genel itibariyle beğendiğim, takip ettiğim bir programdır. Zaman zaman programın asli unsurlarından olan Demirkol'u eleştiririm ama o da daha çok onun özelinde olur, programla ilintili değil. Bu onun programda söyledikleriyle alakalı olsa da. Neyse. Buna rağmen Demirkol benim dikkate değer bulduğum söylediklerine kulak kabartığım bir insan olmaya devam eder her zaman. İbrahim Altınsay, Asena Özkan (bu noktada Rehavet'in Papazın Çayırı'ında yazdığı arşivlik yazıyı tavsiye ederim), Semih Gümüş gibi suret-i haktan görünüp örtülü ve sinsi bir taraftarlık yapmaz. Gerçi Galatasaray taraftarlarının bir kısmı, onu zamanında sinsilikle itham etmişlerdi, ama aynı kişiler programlarında kendilerinin blog yazılarına ve fotoğraflarına yer vermesiyle birden bire 'sinsi Demirkol'dan, sevgili Demirkol' mertebesine yükseltmişlerdi.
Demirkol'a mukabil, Fuat Akdağ, çok daha akli selim ve sempatik bir adam gelmiştir bana. Demirkol'da zaman zaman yakaladığım samimiyetsizlik ve geri dönüşleri onda bariz olarak hissetmedim hiç. Örneğin Demirkol Aragones geldiğinde yazdıklarıyla bugün herkesin öve öve bitiremedeği yazısında bahsettikleri arasında ciddi anlamda çelişkidedir. Yine bir yazısında Deivid'in çizgiyi geçtiği halde gol sayılmayan şutu için bunun gol olduğunu görmek için çizgi hakemine bile gerek yok derken; o günlerde katıldığı bir tv programında hakemin göremediğni, göremeyebileceğini filan söylemiştir.
Esas derdim Spor Servisi idi değil mi; ona dönelim yeniden. Efendim, dikkat ediyorum, programda ciddi manada bir Galatasaray haberi yoğunluğu var. Dünkğ yoğunluğu da bir gün öncesinde Galatasaray'ın maçının oynanmış olmasıyla açıklayalım; pekii bugün nedir Allah aşkına. Bu son günlerde Galatasaray'ın içinde bulundğu durumla ilintili olabilir mi; bilmiyorum. Galatasaray ile verilen haberlerin dişe dokunur şeyler olması sözkonusu olsa yine itirazım olmayacak yoğunluğuna bu kadar. 11:35'de başlayan programda bugün 12:05 e kadar sadece Galatasaray haberlerine yer verildi ve bunların çoğunluğu yine dünde çokça işlenen protestolar, Jo nun bu konuda saha içinde Franco ile ne konuştuğu gibi lüzumsuz ve büyük olasılıkla gerçekle ilişkisi olmayan şeyler. Fenerbahçe ile ilgili bir tek Daum2un iki yıl daha kalmak istediğni söyleyen göstermelik bir haber. Beşiktaşla ilgili de yine çok az sayıda haber. Ve sonra bloglarda yer alan aptal resimler.
Bu mudur yani?
Eli yüzü düzgün tek spor kanalındaki üstelik hiç fena sayılmayacak bir fikirden ortaya çıkan bu programın içeriği bu kadar basit mi olmak zorunda. Kulüplerden haber alamadıkları için masa başında gazete doldurabilmek adına haber uydurananların haberlerine yer vermek midir işin esası? Halbuki futbol üzerine yetkin sözsöylebielcek iki isimden bahsediyoruz. O kadar uzun yapmalarına da gerek yok. Kısa tutsunlar ama Jo'nun Leo Franco'ya kime bu tepkiler diye sormaları okunmasın ekrana ve bunun üzerine konuşulmasın. Arda'nın sezon sonunda bırakma ihtimali ile ilgili her haber okunmasın bir tanesi okunsun yeter. Üzerine de yorum yapılsın. Çok uzağa gitmeye gerek yok aslında, kardeş kalan NTV'deki Yazı İşleri programı örnek alınabilir bu hususta.
Posts mit dem Label Analiz werden angezeigt. Alle Posts anzeigen
Posts mit dem Label Analiz werden angezeigt. Alle Posts anzeigen
Dienstag, 13. April 2010
Mittwoch, 31. März 2010
'Rijkaard buralara fazla'
Türkiye toplumunun ruhunu saran çok ciddi bir aşağılık kompleksi var. Bunun psikodinamiklerini tam olarak bilmiyorum. Düşünüyorum, ama bulamıyorum.
Şu olabilir mi mesela; toplumun önüne modern batıyı hedef olarak koyan Cumhuriyet ideolojisinin beraberinde aynı toplumun kültürel kökenini ve hfızasını silme ve yok etme gayreti ?
'Batı, ulaşmak isteğimiz medeniyetin zirvesi. Biz ise lanet bir doğuluyuz. Hele bir de şu Arapların dini İslam yok mu; bunca geri kalmışlığın asıl nedeni... Ne kodar kolay reddedersek bu kimliği o kadar hızlı dönüşürüz batılılığa.'
Bu Türkiye toplumunun Kemalist ideolojiyle yoğun bir şekilde harmanlanmış batılı laik kesiminde sıklıkla karşılaştığımız bir zihin kurgusu değil midir? Bu bahsettiğimin kesmin azımsanmayacak bir bölümünün son dönemlerde 'ulusalcı' bir yapıyla milliyetçiliğe ve Avrupa düşmanlığına savrulması başka bir mevzu şimdi ona sokulmayalım.
Öbür taraftan, bu batılı laik kesmin dışında kalan ve Cumhuriyet ideliojisinin başını çok fazla okşamadığı Anadolulu muhafazakar kesim aksine yoğun bir Osmanlı sevgisini taşımış ve bu şekilde içine kapandıkça kapanmıştır. Ama bu kesimde dahi 'ya gavur yamış abi, biziiler olsa şimdi iki günde yırtıldıydı bu...' cümleleri sıkılıkla duyulagelir...
Neyse, kendisini bir futbol blogu olarak tanımlayan bu yerde haddinden fazla bir soyutlamaya ve ağır bir konuya daldığımın farkındayım. Hemen mevzuyu somuta, esas söylemek istediğime getiriyorum.
Esas muradım, Türkiye spor medyasıdaki bazı eğitimli ve belli bir seviyeyi tutturabilmiş kesimindeki bu aşağılık kompleksinin kodlarının deşifre edebilmeye çalışmak. Banu K. Yelkovan, İbrahim Altınsay, Bağış Ertan, Okay Karacan vs. cizgisinin kendi ideolojik bakışlari doğrultusunda futbolu okumaları ve daha da ötesinde dizayn etme çabalarının yanında bu yönleri de ciddi manada dikkatimi cezbetmekte... Sayıları hiç de azımsanmayacak yeni dönem futbolsever gençlerimizin de hayranlıkla takip ettiği bu cizgiden etkilenerek benzeri şeyleri söylediği düşünürsek üzerinde laf etmeye değer bir mevzuu ile larşı karşıya kaldığımızı görebiliriz...
Eric Gerets, Del Bosque, Zico, Lucescu ve nihayet Rijkaard, ne zaman eleştirilmeye başlansa ve sorgulanır olsa ona yapılan her eleştirinin tartışılmaz bir şekilde onların sahip olduğu yüce futbol bilgisini anlayamacak biz geri kalmış insanların lafları olabileceği ancak dillendirilmekte... Onların biz geri kalmış ve henüz evrimini tamamlayamamış yığınlar arasında çalışma gayretleri ne kadar takdir edilecek bir şeyse bir o kadar da onlar adına hüzünlü bir durum olarak nitelenmekte... Çünkü bu isimler buralara fazla ve bizler onların yapmaya çalıştıklarını anlayamacak durumdayız. Harcanacaklar buralarda, yazık onlara...
Sanki karşınızda işte kendisinden yığınla bulunan bir futbol adamı değil de döneminin en libarel toplumu Hollanda'da dahi büyük infiallere yol açmış 'Tanrı' tanımlamasıyla yaşadığı dönemden bir asır sonra ancak anlaşılabilmiş ve değeri teslim edilmiş Spinoza duruyor.
Diğerlerinde olduğu gibi Rijkaard gittiğinde de 'git hocam git, sen buralara fazlaydın zaten, buralar sana göre değildi' ağıtları yakılacaktır.
Benim nezminde ise, 'Rijkaard hoca değil' lafları kadar en azından bu aşağılık kompleksi laflar da itibasızdır. Zira bize fazla denilen adamın geldiğnden bu yana bu fazla olduğu topluma kattığı tek bir müsbet nokta yok. Takımında en klüçük bir izi dahi bulunmamakta.
Şu olabilir mi mesela; toplumun önüne modern batıyı hedef olarak koyan Cumhuriyet ideolojisinin beraberinde aynı toplumun kültürel kökenini ve hfızasını silme ve yok etme gayreti ?
'Batı, ulaşmak isteğimiz medeniyetin zirvesi. Biz ise lanet bir doğuluyuz. Hele bir de şu Arapların dini İslam yok mu; bunca geri kalmışlığın asıl nedeni... Ne kodar kolay reddedersek bu kimliği o kadar hızlı dönüşürüz batılılığa.'
Bu Türkiye toplumunun Kemalist ideolojiyle yoğun bir şekilde harmanlanmış batılı laik kesiminde sıklıkla karşılaştığımız bir zihin kurgusu değil midir? Bu bahsettiğimin kesmin azımsanmayacak bir bölümünün son dönemlerde 'ulusalcı' bir yapıyla milliyetçiliğe ve Avrupa düşmanlığına savrulması başka bir mevzu şimdi ona sokulmayalım.
Öbür taraftan, bu batılı laik kesmin dışında kalan ve Cumhuriyet ideliojisinin başını çok fazla okşamadığı Anadolulu muhafazakar kesim aksine yoğun bir Osmanlı sevgisini taşımış ve bu şekilde içine kapandıkça kapanmıştır. Ama bu kesimde dahi 'ya gavur yamış abi, biziiler olsa şimdi iki günde yırtıldıydı bu...' cümleleri sıkılıkla duyulagelir...
Neyse, kendisini bir futbol blogu olarak tanımlayan bu yerde haddinden fazla bir soyutlamaya ve ağır bir konuya daldığımın farkındayım. Hemen mevzuyu somuta, esas söylemek istediğime getiriyorum.
Esas muradım, Türkiye spor medyasıdaki bazı eğitimli ve belli bir seviyeyi tutturabilmiş kesimindeki bu aşağılık kompleksinin kodlarının deşifre edebilmeye çalışmak. Banu K. Yelkovan, İbrahim Altınsay, Bağış Ertan, Okay Karacan vs. cizgisinin kendi ideolojik bakışlari doğrultusunda futbolu okumaları ve daha da ötesinde dizayn etme çabalarının yanında bu yönleri de ciddi manada dikkatimi cezbetmekte... Sayıları hiç de azımsanmayacak yeni dönem futbolsever gençlerimizin de hayranlıkla takip ettiği bu cizgiden etkilenerek benzeri şeyleri söylediği düşünürsek üzerinde laf etmeye değer bir mevzuu ile larşı karşıya kaldığımızı görebiliriz...
Eric Gerets, Del Bosque, Zico, Lucescu ve nihayet Rijkaard, ne zaman eleştirilmeye başlansa ve sorgulanır olsa ona yapılan her eleştirinin tartışılmaz bir şekilde onların sahip olduğu yüce futbol bilgisini anlayamacak biz geri kalmış insanların lafları olabileceği ancak dillendirilmekte... Onların biz geri kalmış ve henüz evrimini tamamlayamamış yığınlar arasında çalışma gayretleri ne kadar takdir edilecek bir şeyse bir o kadar da onlar adına hüzünlü bir durum olarak nitelenmekte... Çünkü bu isimler buralara fazla ve bizler onların yapmaya çalıştıklarını anlayamacak durumdayız. Harcanacaklar buralarda, yazık onlara...
Sanki karşınızda işte kendisinden yığınla bulunan bir futbol adamı değil de döneminin en libarel toplumu Hollanda'da dahi büyük infiallere yol açmış 'Tanrı' tanımlamasıyla yaşadığı dönemden bir asır sonra ancak anlaşılabilmiş ve değeri teslim edilmiş Spinoza duruyor.
Diğerlerinde olduğu gibi Rijkaard gittiğinde de 'git hocam git, sen buralara fazlaydın zaten, buralar sana göre değildi' ağıtları yakılacaktır.
Benim nezminde ise, 'Rijkaard hoca değil' lafları kadar en azından bu aşağılık kompleksi laflar da itibasızdır. Zira bize fazla denilen adamın geldiğnden bu yana bu fazla olduğu topluma kattığı tek bir müsbet nokta yok. Takımında en klüçük bir izi dahi bulunmamakta.
Freitag, 12. März 2010
Daum ile 'Teknik Analiz'

FB TV'de dün tesadüfen rastladım bu programa... Kahvaltı sofrasındaydım ve bir elimde çay diğer elimde penir varken yakalandım... O yüzden bir koşu kağıt kalem alaıp not tutmak mümkün olmadı Daum'u dinlerken...
Anladığım kadarıyla bu program haftalık hazırlanıyor ve Daum takımla ilgili Fenerbahçilelere teknil değerlendirmede bulunuyor... Programın banttan yayınlandığı belliydi ama ilk defa mı yayınlanıyordu yoksa tekar mıydı bilemedim...
Herneyse bunlar esas konumuz değil...
Sunucun soruları hiç fena değildi... Takımın neden kolay gol yediğini soruyordu... Aykut Kocaman ile ilişkilerinin nasıl olduğunu ve bu konuda basında çıkanların doğru olup olmadığını soruyordu ve daha pekçok şey...
Ben Daum'u insan olarak hiç sevemedim... Teknik adamlığını ise başarılı bulsam da üslup anlamında beğenmiyorum... Ama dediğim gibi, teknik adamlık denilen şeyin bir meslek olduğunu düsüşünüyorum ve bu mesleğin inceliklerine yeryüzünde teknik adamlık yapan sporadamlarının aşağı yukarı hepsinin hakim olduğuna inanıyorum... Yani Wenger ile diyelim Daum'un arasında Zidan ile Selçuk arasındaki bir fark gibi fark yok... Onları birbirinden farklı kılan ise doğru zamanda doğru yerde doğru hamleleri yapabilmiş olamları ve şanslarının da bu konuda yaver gitmesi...
Konuyu yine çok dağıttım... Esas söylemek istediğim, teknik analiz programında izlediğim Daum'un beni umutlandırmasıydı... Kendisinde son haftalarda alınan sonuçların olumsuz etkisi yoktu... İşine hakim, ne olup bittiğinden haberdar bir görüntü çiziyordu ve kesinli depresif ve ümitsiz değildi....
Aykut Kocaman konusunda söyledikleri ise tam manasıyla bir ders niteliğindeydi... Onunla çalışmalarında hiçbir sorun olmadığınnı söyledi... Aykut'un işine hakim olduğunu ve bunu çok iyi yaptığını ekledi... Kendisini eskiden beri tanıdığını ve onu her zaman zaten çekingen, sessiz ve geri planda kalan bir insan olduğunu söyledi... 'Ve bu yönleriydi onu bu kadar sevilen yapan' derken 'şimdi aynı özelliklerinden dolayı, sessiz olduğu, konuşmadığı ve önplanda olmadığı için eleştirilmesini anlamadığını' söyledi...
Tumani'nin maalesef kötü çevirisi yüzünden bu son kısım maalesef kaynadı gitti ama burası bence çok önemliydi.
Montag, 1. März 2010
Bir ihtimal daha var; o da gitmek mi dersin?

Esasinda bugünden itibaren biraz daha iyi bir araliktayiz... Son Istanbul B.B maglubiyetiyle birlikte aci, korktugumuz gercekle yüzlestik, karsi karsiya kaldik... Korkulanla karsi karsiya kalmak durumunda olmaktir esasinda bizleri geren, cileden cikartan... Ama o korkulanla karsiya karisya kalindiktan sonra belki o sok, o öfke, o üzüntü ve o kederle kaplanir beden ama bir süre sonra rahatlayacaktir... Cünkü ona haftalardir, belki aylardir korkulu anlar yasatan sey gelmistir artik... Daha ötesi yok...
Iste bu noktadan sonra tartismak artik daha sagliklidir...
Simdi birincisi su lig artik nasil nihayete erecektir? Fenerbahce'nin hala sampiyonluk sansi vardir ama bu saatten sonra ümitli olmak sadece Nietschze'nin dedigi gibi iskencenin süresini uzatacaktir... Fenerbahce takim halinde ne kadar silkinir ve ligin geri kalaninda, neresiyse orasi, en iyi yerde ligi bitirmeye calisirsa o kârdir... Esas dönüsüm icin ise yazi beklemek lazim. Lig sonunu...
Fenerbahce'nin yaklasik 12 yildir görevde olan bir baskani var. Bu baskan uzun zamandir, tüm yaptiklari ve yapamadiklariyla, kabul edilmesi gerek ki camiasi tarafindan cok sevilmemekte ve deslenmemekte...
Belki de esas dönüsüm Baskan'in görevi birakmasidir... Daha düne kadar Baskan'i genel hatlariyla desteklerken bugün bunu yaziyor olmam bir celiski degil midir ey okur?
Aciklayayim efendim:
Benim Fenerbahce'nin Baskaninin görevi devam edecek olmasi ihtimaliyle ilgili hicbir problemim yok hala... Ama su bir gercek ki Fenerbahce'nin sabirsiz ve kolay kolay mutlu olmayan camiasi benden mütesekkil degil. Filmi biraz daha geriye götürelim. Söyle sezon basina...
Galatasaray camiasinin sene basindaki istahi, hevesi ve takimlarina olan inanci Fenerbahcelilerde yoktu... Bunun nedenleri de saniyorum, benim her zaman iddia ettigim ve son günlerde aldigim tepkilerle anlasildigi kadariyla herkesin hemfikir olmadigi Galatasaray camiasinin Fenerbahce camiasidan daha cok takimina güvenen ve iyimser camia olmasinin yaninda, Fenerbahce camiasinin Aziz Yildirim'a karsi artik doymus olmasi, onlar icin cok eski ve tanidik bir yüz olan Daum'un hicbir heycan yaratmayisi ve en önemlisi de Aziz Bey'in sözü verdigi "öpen takim" metaforunun gerceklesmesi adina somut kadro revizyonuna gidilmemesidir...
Yani taraftarin illallah dedigi Selcuklar, Denizler (ben bu ismi seviyorum), Ali Bilginler, Ugurlar, Vedersonlar yer yerinde duruyordu cünkü sene basiyla birlikte... Santos ismi bir miktar heycanladirmis camiayi ama onun da etkisi cok kisa sürdü...
Sezona kafadan Galatasaray avantajla girmisti cünkü camianin destegi Fenerbahce'ye oranla daha fazlaydi... Daha dogrusu Fenerbahce'de isler bir miktar tökezlese takimin ve yönetimin üzerine ciddi manada negatif etki yaratacak taraftar enerjisi Galatasaray'da yoktu... Bunun ne kadar önemli oldugunu ise birkac hafta öncesinden görmeye basladik...
Cünkü son haftalarda iyi oynadigi halde sonuca gidemeyen takimin (bugünkü Istabul B.B macini haric tutuyorum) bu perisanliginin, yani o golleri atamama ve bu aptal golleri yeme perisanliginin üzerinde sanssizlik kadar o taraftar baskisi da vardi bence... Filmi basa saralim derken de isaret etmek istedigim buydu...
O halde simdi de ileri saralim... Bu taraftar desteksizligi ile Aziz Yildirim göreve devam da etse seneye bu tahammülsüzlük tehdidiyle cok daha fazla karsi karsiya kalacagiz... Ve yine takimin böyle bir düsüs dönemi oldugu sirada (ki her ligte her takimda bir sezon icerisinde bunlar mutlaka olur) o zaman takim üzerindeki bu baski isleri daha da cikilmaz hale getirecektir...
Burda bu son haftalarin kötü sonuclarindan sadece taraftari sorumlu tuttugum sonucu cikmasin... Esas eksiklikleri son zamanlarda yazdigim postlarda söyledim zaten, en azindan kendi acimdan eksiklik olarak gördügüm seyleri; yani iste kadro faktörü, bunu kurarken uygulanan aklin yanlisligi, sanssizlik filan...
Burdaki taraftar vurgusu ise daha cok bu dönemlerde islerin daha da kötüye gitmemesi/ gitmesi veyahut bir diger ifadeyle bu krizden daha cabuk cikilmasi anlaminda islerlik kazanir ki Aziz Yildirim ile devam edildigi müddetce bu hep aleyhimize olacaktir, cünkü net bir sey ki bu camia bu baskani istemiyor artik...
Iste AZiz Yildirim'in gitmesi gerektigini birden bire düsünmeye baslamam bundan...
Pekii gerceklik de böyle mi olacak? Biz Yildirim'in gitmesinin iyi olabilecegini söylüyoruz ama biliyoruz ki bu isler bizim isteklerimize olmuyor...
Benim bu camiadan edindigim tecrübe sunu söylemekte, Aziz Bey, belki yine bir gidiyorum filan numarasi cekecektir ama niyahette yine gelip oturacaktir o koltuga...?
Iste o andan itibaren isler nasil sekil alir acikcasi hicbir fikrim yok... Cünkü teknik adami gönderse kim gelecek? Kendileri cünkü son zamanlarda bizlere hic "iste bu hoca" dedirtemiyor... Diyelim getirdi...
Gecen sezon ki o berbat sezonun arkasindan dahi Carloslu, Deividli, Alexli takimi bozmamis bozamamis baskanin bir de bunlarin üzerine Cristian ve Santos gibi iki vasati eklemesi sonrasinda, Yildirim kalsa bile cok büyük bir kadro revizyonuna girer diyebiliyor muyuz; Ben bu sezonki manzaradan itibaren bunu diyemiyorum artik...
Hatta belki dikkatli okurlar hatirlar bu blogta, ligin basladiginda bu takimin Aragones takimindan farki nedir veya ne kadar diye sürekli sordum...? Sebebi iste bu kadroydu...
Yine de her seye ragmen sunu söyleyebiliriz: Bu takim bu hallere düsecek takim da degildi... Esasinda bütünüyle AZiz Yildirim bu hallere düsecek baskan degildi... Bazi bloglarda okudum, uyuma baskan Galatasaray senin dömeninde 7. sampiyonluguna gidiyor deniyordu...
Simdi sapkamizi önümüze alip düsünelim... 2005-2006 sezonunda kazanilan Galatasaray sampiyonlugundan Yildirim ne kadar suclanabilir ki? Ya da 2007-2008 sezondaki Zico'nun o Avrupa'da firtina gibi esen takiminin sampiyon olamayip da o sezon Galatasaray'in sampiyon olmasindan, Yildirim ne kadar suclanabilir?
Ya da ilk göreve geldigindeki firtina Galatasaray dönemleri... Unutmamak lazim ki Galatasaray o dönemlere ondan yillar önce temellini attigi yapisal dönsümlerle ulasti... Aziz Yildirim öncesi Fenerbahce ise kulübü kendi cikarlari icin kullanan Baskanlarin ve baskanlar üzerinde gerisinde sahip olduklari oy gücüyle nüfuz sahibi olmak isteyen grup baskanlarinin cekistigi bir ciftlikti... O yapisal dönüsüm hamlelerini atmak, atmaya calismak ise, eksik gedik, ancak Yildirim döneminde oldu... Yildirim geldiginde biraz da bu kendisinden önceki cürümüslügün dezavantajlarini yasadi...
Tabii bunlardan öte bir de su gercek var. Futbol icerisinde sadece sizin degerlerinizin ve girdilerinizin islem görüp sonuca ulastigi basit bir oyun degil... Baskalarinin da parametleri bu isin icinde rol oynuyor... Yani siz de bir seyleri dogru diye yapiyorsunuz ama rakibiniz de kendisine göre yine ayni sekilde kendi dogrularini yapmak icin ugrasiyor... Bunun yaninda pekcok cevresel etken var... Hakem, sanssizlik, sakatlik, hava sartlari filan falan... Yani birgün geliyor ve sizin dogru dediginiz hicbir sey gecerli olmayabiliyor, buna mukabil rakibininiz dogrulari daha iyi sonuclar verebiliyor...
Bu da olabilir, burda da yapacak cok fazla birsey yok aslinda... Kabullenmekten baska... Cünkü, son haftalardaki bütün bu sanssiz maglubiyetler (ki kim ne derse desin ben dünkü Istanbul B.B. karsilasmasina kadar oynanan, Diyarbakir, Manisaspor ve Bursaspor karsilasmalarinda bu takimin puan kayiprlarini asla haketmedigini düsünüyorum) olmasa da sonuc takimin lehine olsaydi simdi cok baksa seyler konusuyor olurduk... Bu takim, bu Baskan ve bu teknik direktörle...
Donnerstag, 25. Februar 2010
"Oyunun güzelligine inanan iyi futbol dilencisiyim" yalani

Memlekette bir de böyle futbolsever kitle var... Yaslari 20'lerden baslayip 40'a dogru uzanan; egitimli; futbolu cok az oynamis, ama cok seyretmis; sehirli; mutlaka yabanci dil bilen bir topluluktan bahsediyorum...
Bunlar blog sahibi; üniversite ögrencisi; NTVSpor, Kanal 24, Haberturk, SKY Türk vs. gibi kanallarda program yapan, yöneticilik, editörlük yapan insanlar...
Bu insanlari ortak noktada bulusturan bir baska özellikleri ise, mütemadiyen futbol denen oyunun güzelliklerine inandiklarini söylemeleri; 'gerektigi zaman' kendi takimlarindan kendilerini soyutlayarak, neredeyse bütün takimlara ayni mesafede duruyoruz numarasi cekerek her bir takim ve durum hakkinda ahkam kesmeye kalkmalari... Onlar icin önemli olanin forma renginin degil evvala sahada oynanan oyun oldugu yalanina inanmamizi beklemeleri...
Bu grubun olaylari okurken ki tavirlarinda bariz bir kibiri görmek de kacilnilmaz. Mesela bunlar yurtdisini da takip edebildikleri icin futbolu, bu oyunu yorumlamaya calisan emekli futbolcu yorumculardan daha iyi anladiklarini, daha iyi bildiklerini küstah bir kibir ve onlari asagilayarak belli ederler...
Bundesliga hakkinda malumat sahibi olmak, Hoeness'i tanimak, Magath takimi kosar abi demek, Mourinho söyle kirik adam saptamasini özel oldugunu sandigi bir anektodla desteklemeye calismak, Ingiltere'yi yakindan takkip etmek vs. vs. vs. bu insanlara diyelim bir Selcuk Yula'yi, bir Cüneyt Tanman'i, bir Sanli Sarialioglu'nu, Ridvan Dilmen'i filan müstehzi ifadelerle asagila hakki verir... Onlarla ilgili konusurken, bunlar sadece topa vurmayi bilen, kücük beyinli, kültürsüz, yurtdisindan haberi olmayan cahil insanlar altmetni net bir sekilde okunur...
Bu grupla ilgili cok önemli bir karakteristiki özellik de, yabanci hocalara karsi ciddi manada bir hayranlik duymaktir... Burda tipik bir kendi toplumuyla iliski kuramadikca icinde bulundugu cemaatin cöplügünde debelenmekte olan ücüncü dünya ülkesi aydin kompleksini görmek mümkündür...
Örnegin bu ülkeden bir sekilde gönderilmis hocalarla ilgili, "yav bu hocada isini yapamamisti, basarili olamadi, kulüp yolunu ayirdi" veya "aslinda iyi hocaydi ama kulüp onu gönderdi, bence taktiksel ve yönetimsel anlamda yanlisti bu hamle" seklinde analize dayali okumalar yapmak yerine, iceriye dönük " ya biz Eric Gerets'i de kovmadik mi, simdi Alman Milli Takimi'nin basindaki adami kovalamaktan beter etmedik mi, filancagi Yeniköy kasabi ilan etmedik mi" seklinde ironik ve güya özelestiri iceren cümlelerle aslinda basbaya kendisini disinda tuttugu is bilmez, futbol bilmez, cahil Türk spor camiasini asagilarlar...
Mesela 2008 Avrupa Sampiyonasi sirasinda bu bahsettigim sporsever cemaatinin en belirgin üyelerinden bir tanesi Hirvat Milli Takimi'nin hocasini Bilic'i korkunc bir hayranlikla övmekle mesgulken Fatih Terim'i sadece asagiliyordu... Fatih Terim'i savundugum sanilmasin, hic sevmem; ama onun karsisinda konumlandirilan Bilic en az onun kadar uzak durulasi ve elestirilesi birisidir... Halbuki bizim bu ücüncü dünya ülkesi aydini kompleksi tasiyan futbolsever cemaatimiz, sirf yabanci oldugu icin onun cok makbul oldugu bir insan oldugu kanaatini tasir.
Örnegin, Thomas Doll gibi vasat bir hocayi koyduklari yeri görüyoruz... Verdigi performans ile o cikartildigi yer ve gösterilen asiri tolerans esit oranda midir sizce; yoksa onun yabanci bir hoca olmasi midir?
Bu durumun cok daha bariz bir sekilde billurlastigi daha iyi bir isim var elimizde; Rijkaard... Neredeyse bir tanri yerine konulan ve yaptigi her seyde keramet aranirken, hicbir sekilde elestirilemeyen Rijkaard'in ismi üzerinde ama onun giyabinda tam manasiyla bir ikiyüzlülük ve ahlaksizlik durusu sergilenmektedir...
Oyunun güzelligine inanlar icin Daum'un oynattigi futbol kazanmamali derken, Rijkaard gibi "total futbol"un temsilcisi, sadece oyunun güzelligi ile ilgilenen birisinin desteklendigi aciktir... Iste ahlaksizlik burda baslar cünkü iki hocayi da izleyen tarafsiz bir göz son haftlardaki maclardan sonra, Daum'u sadece göze hos gelen futbol oynatmak isteyen bir meczup olarak düsünürken, Rijkaard'i tam manasiyla sonuc odakli is yapan bir pragmatist sanir... Ama dedigim gibi bu grubun derdi, hakikatler degil, zihinlerinde yarattiklari ilüzyon ve kendi cöplüklerinde yasadiklari gerceklerdir...
Pekii neden Daum da yabanci oldugu halde bu insanlar tarafindan itibar görmez; cünkü Daum bu ülkeye geldikce buranin insanina yaklasmis, kendisini buraya uydurmakta sikinti yasamamis, bundan gocunmamis ve bunu kompleks yapmamis; yani olumlu ya da olumsuz burali gibi olmaya baslamis bir isim... Bu ülkenin geri kalmis futbolunu gelistirmek icin disardan gelmis uhrevi bir varlik (Rijkaard) gibi degil, o futbol vasatinin icindeki herhangi bir yerli hoca gibi durmaktadir... Ama bunun yaninda ve daha da önemlisi yasadigi kokain skandaliyla kendi kendisini bitirmesidir... Emin olun ayni Daum, o kokain skandaliyla karsi karsiya kalmasa cok büyük olasiklikla Alman Milli Takimi'nin hocasi olmus olacakti ve o zaman ona bakislar simdikinden cok daha farkli olurdu... IlkBesiktas döneminde durum bundan cok da farkli degildi zaten. Dahi Daum yakistirmalari, simdi yaptigi herseye kibirle bakilan bu adama durduk yere yapilmamisti...
Uzun bir ic dökme oldu, farkindayim... Ama ne zamandir beni rahatsiz eder bu durum... Cünkü bu tutarsizlik, bu ahlaksizlik cekilir gibi degil... Bir taraftan biz oyunun güzelligine inaniyoruz, önemli olan öncelikle futbol, oyunu cirkinlestiren rakibini oynatmayan bu ligin anadolu takimlarindan igreniyorum, sahada sadece futbol oynatmak isteyen Rijkaard'i o yüzden bu kadar seviyorum laflarinin arkasindan Mourinho'ya duyulan hayranlik beni kusturma noktasina getirdi...
Ziya Dogan futbol katili, Mourinho bir sihirbaz ve karizma...
Mittwoch, 24. Februar 2010
Bari sen yapma bunu Ridvan

Ridvan Dilmen, Bursaspor hezimetinden sonraki %100 futbol programinda, Daum'un Alman Die Welt gazetesine verdigi röportajdan bahsediyor ve hocanin menejere ihtiyaci oldugunu söyledigini bunun da anlaminin onun Aykut'tan rahatsizlik duymak oldugunu söylüyor...
Haber su linkten okunabildigi gibi, www.ntvmsnbc.com'dan video galeriye girilerek adi gecen programin 22 subat tarihli sayisindan görüntülere de ulasabilabilir... Video'nun 17:20'inde bu noktalar basliyor...
Simdi gelin Daum'un röportajina bakalim;
"...Oliver Bierhoff ist enorm wichtig. Auch er hat einen großen Anteil daran, dass sich das Bild der Nationalmannschaft so ins Positive verändert hat. Seine Position, quasi die Schnittstelle zwischen Mannschaft und Verband, ist heutzutage in diesem Geschäft unverzichtbar. Bei all´ dem, was auf die Trainer und die Spieler einprasselt, brauchst du jemanden, der dir den Rücken frei hält oder auch mal das Wort ergreift, wenn es unbequem wird..."
Simdi de bunun cevirisini yapalim:
"Oliver Biefhoff cok önemlidir. Alman Milli Takimi'nin resminin pozitif manadaki büyük degisiminde onun da cok büyük bir katkisi vardir. Onun, takimla ile federasyon arasindaki pozisyonu bu sektörde artik vazgecilmezdir. Hoca ve futbolcularin baski altina alindigi her noktada arkanda olan, gerekli noktalarda gerekli aciklamalari yapan böyle birisine ihtiyacin vardir"
Simdi siz bu yazida Aykut'a hocanin lafi nasil getirdigini, Aykut'u ne sekilde ima etmis olabilecegini sormaz misiniz kendinize... Burdan Ridvan Hoca'nin anladigi manada bir yorumu cikartmak onun kelimeleriyle ifade edersek "kizim sana söylüyorum gelinim sen anla" zorlamasiyla ancak mümkün olabilir...
Bu ise neresinden tutarsaniz tutun, elinizde kalir cünkü:
1. Birazcik Avrupa tecrübesi olanlar, Bati toplumunun imalarla konusmaktan cok fazla haz etmedigini daha dogrusu buna yatkin olmadiklarini, söylemek istediklerini daha direk söylediklerini bilir. Bu 'kizim sana söylüyorum gelinim sen anla' anlayisi tam da ifadenin kendisini acik ettigi gibi sark kültürüne aittir...
2. Bati-Dogu arasindaki benim yukarda yaptigim yüzeysel sosyolojik tespitten bagimsiz olarak, bu tip isleri yapanlarin, gazetcileri kastediyorum, yani iste mesela Ridvan Hoca'nin, beyan neyse ona bakmasi gerekir, beyanda olmayanlara mevzuyu baglamasi, kendince zorlamala yorumlarda bulunup, cikarimlar yapmasi dogru olmaz... Röportajin gerek bizi ilgilendiren Bierhoff gerekse de geri kalan kisminda 'Aykut', 'Fenerbahce', 'Daum'un Fenerbahce yasadigi sikintilar' filan seklinde konus basliklari asla sözkonusu degildir... Yukarda link var, isteyen acar okur, Almacasi olmayan da bana güvensin.
3. Bütün bunlarin disinda bu röportajin neden yapildigini bilmemek, konunun ne üzerinde döndügünden haberdar olmamak, sonucta böyle haksiz cuvallamalara yol acar maalesef, cünkü hikayenin esasi su sekildedir:
Alman Futbol Federasyonu ile Löw-Bierhoff ikilisinin basini cektigi teknik ekip arasinda gecen haftalarda bir sözlesme uzatma krizi yasandi. Bu kriz iyi sonuclanmadi ve icerde yasanan tartismalar hic olmayacak sekilde disari yansidi... Daum'a da temelde bu sorulmus; ondan bu krizi nasil yorumladigi ve bu konu hakkinda ne düsündügü ögrenilmek istenmis...
Daum da soruya, Federasyonun bu yaptigini anlamadigini, belki kendi degerini düsürmek istemedigini ama bu sekilde davranarak cok daha büyük bir imaj kaybina ugradigi seklinde yanit vermis.
Akabinde de gazeteci, Bierhoff'un özellikle de bu tartismada cok fazla elestirildigini, en büyük imaj kaybina onun ugradigini ve en önemlisi bugün medyada onun ne icin gerekli oldugu sorsunun soruldugunu söylemis... Iste bütün bunlarin üzerine Daum, Bierhoff konusa deginmis ve yukarda da cevirdigim gibi onun gereksiz oldugu iddia edilen görevinin öneminden hicbir sekilde Aykut'a gölge düsürme imasi tasimayan cümlerle bahsetmis...
Röportajin geri kalan kisminda ise, Daum, eski takimlari Köln ve Leverkusen'in ligteki durumlari hakkinda konusmus...
Bütün olay budur...
Burda sorulacak soru su sevgili Ridvan Dilmen'in nasil böyle bir yaklasim sergiledigidir... Tahmin ediyorum Hoca güvendigi bazi insanlar tarafindan kandirildi... Onun Almanca bildigini sanmiyorum, Alman futbolunu takip ettigine, bu Bierhoff-Löw-Federasyon ekseninde dönen tartismalardan haberdar olduguna inanmiyorum... Galiba birileri- kimse artik o insanlar bilmem ama, iyi niyetli olmadiklari kesin; Ridvan hocayi bu konuda manipüle etmis... O da maalesef özellikle de son haftalardaki sonuclarin kizginligi ile olsa gerek buna inanmis veya inanmak istemis...
Üzücü... En azindan sözkonusu Aykut Kocaman oldugu icin Ridvan Hoca bu konuda daha dikkatli olmaliydi.
Dienstag, 23. Februar 2010
Yüzlesme
17 YY.'da yasamis ünlü Hollandali filizof Spinoza meshur kitabi Ethika'da ask ve sevgi konularina da deginiyor. Ve bunu tanimlarken sunlari söylüyor:
"...eğer birinin beni sevdiğine inanırsam ve kendimde bunun için bir neden bulamıyorsam, onun sevgisine inanmamın bende uyandırdığı sevincin nedenini kendimde değil başka bir yerde, yani onda bulabileceğim anlamına gelir bu. Sevgisinin nedenini kendimde bulduğumda ise (gencim, güzelim, ona çok iyilikler yaptım), karşılığında onu "zoraki" sevmem, sevsem sevsem dolaylı olarak severim: ya onun sevgisini de ekleyerek kendime duyduğum öz-sevgiyi arttırırım (onun sevgisiyle kendimi severim) ya da, yaklaşık aynı anlama gelmek üzere, onu severim, ama ancak kendimi sevmeme destek olduğu ölçüde...(Ulus Baker'in aktarimindan)'"
Dikkat edilirse tanimladaki ikinci bölümde isaret edilen sevgi türü narsist bir sevgi türüdür... Uzun yillardir bir kizin pesinde kosmus bir delikanliya kiz yillar sonra olumlu cevap verirse sayet, bu, o zamana kadar kizin o genci sevmeyip o andan itibaren birden bire sevmeye baslamasi degildir elbette. O gence cevap vermeye basladigi anda söylenebilecek olan sey: o gencin varligi kizin kendi öz-sevgisini arttirmaktadir ve o yüzden daha fazla karsisindakini reddedememektedir. Yani o cocugun ona hayranligi, onun pesinde kosup durmasi vs. onun kendisini sevmesine destek oldugu icin artik karsilik vermeye baslar...
Taraftarlarin takimlarina olan sevgisi de bu yukardaki ikinci kisimdaki narsist sevgi türüne benzemektedir... Özellikle Fenerbahce taraftarinin büyük bir cogunlugunda bu hastalikli sevgi bagini görmek mümkün. Kimsenin sahadaki oyunu, sadece ve sadece takimin kendisini, rengini ve varligini sevmeye niyetleri yok. Takimlarina, hocalarina, yöneticilerine karsi bagislayici olamiyorlar.
Bütün bunun tek sebebi var; cünkü onlar aslinda Fenerbahce'yi degil, kendilerini seviyorlar. Bir sekilde gönül bagi kurduklari bu takim galip geldigi ölcüde onlarin kendi öz-sevgilerini destekleyen bir nesne. Galip gelenimedigi anda da bu destek olmadigi icin o ös-sevgi yikima ugruyor bu da arkasindan nefreti getiriyor... O nefret ki, takimin baskanini, kulübün efsanevi ismini, bence isini oldukca iyi yapan teknik adamini, ve nihayet dagilmis golcüsünü nefret objesi olarak gösterebiliyor... Takim 2-1 öndeyken ve ihtiyaci olan sey ücüncüyü atmaktan evvel, ikinci yememek iken sahadaki oyuncusunu isliklayip Semih'i oyuna aldirabiliyor... O derece gözü dönmüs bir nefret bu...
Dün blog aleminin belki de en etkili ve güclü Fenerbahceli sitelerinin birinde (Papazin Cayiri) Aziz Yildirim'i istifaya davet eden bir yazi okudum... Bu bakis acisiyla neyi degistirecek o istifa... Kulübe, yapilanlara veya yapilamayanlara böyle baktiktan sonra, her seyden önemlisi böyle hastalikli bir iliskiyle takima bagli olduktan sonra Yildirim'in istifasi neyi degistirecek? Cünkü gelen baskana da ayni sekilde bakilacak... O zaman da önde oynayan takimi isliklanacak...
O zaman da sampiyon olmayalim, bu sahada gördügümüz olumlu yönlerin üzerine koyarak seneye devam edecek olsak her sey daha iyi olur denilmeyecek...
Bence taraftar kendisiyle yüzlesmeli ve kendisi üzerinde düsünmeye baslamali...
Tam da bu noktada dünden kalan ve benim icimi ferahlatan yazarlari ve yazilari buraya ekleyecegim:
1. Stereo Cipolla
2. Atletico Bonito
3. Zysoccer
4. Tirajik
5. Ben Fenerbahceliyim
6. Tamchee
7. Hayatim Fenerbahce
"...eğer birinin beni sevdiğine inanırsam ve kendimde bunun için bir neden bulamıyorsam, onun sevgisine inanmamın bende uyandırdığı sevincin nedenini kendimde değil başka bir yerde, yani onda bulabileceğim anlamına gelir bu. Sevgisinin nedenini kendimde bulduğumda ise (gencim, güzelim, ona çok iyilikler yaptım), karşılığında onu "zoraki" sevmem, sevsem sevsem dolaylı olarak severim: ya onun sevgisini de ekleyerek kendime duyduğum öz-sevgiyi arttırırım (onun sevgisiyle kendimi severim) ya da, yaklaşık aynı anlama gelmek üzere, onu severim, ama ancak kendimi sevmeme destek olduğu ölçüde...(Ulus Baker'in aktarimindan)'"
Dikkat edilirse tanimladaki ikinci bölümde isaret edilen sevgi türü narsist bir sevgi türüdür... Uzun yillardir bir kizin pesinde kosmus bir delikanliya kiz yillar sonra olumlu cevap verirse sayet, bu, o zamana kadar kizin o genci sevmeyip o andan itibaren birden bire sevmeye baslamasi degildir elbette. O gence cevap vermeye basladigi anda söylenebilecek olan sey: o gencin varligi kizin kendi öz-sevgisini arttirmaktadir ve o yüzden daha fazla karsisindakini reddedememektedir. Yani o cocugun ona hayranligi, onun pesinde kosup durmasi vs. onun kendisini sevmesine destek oldugu icin artik karsilik vermeye baslar...
Taraftarlarin takimlarina olan sevgisi de bu yukardaki ikinci kisimdaki narsist sevgi türüne benzemektedir... Özellikle Fenerbahce taraftarinin büyük bir cogunlugunda bu hastalikli sevgi bagini görmek mümkün. Kimsenin sahadaki oyunu, sadece ve sadece takimin kendisini, rengini ve varligini sevmeye niyetleri yok. Takimlarina, hocalarina, yöneticilerine karsi bagislayici olamiyorlar.
Bütün bunun tek sebebi var; cünkü onlar aslinda Fenerbahce'yi degil, kendilerini seviyorlar. Bir sekilde gönül bagi kurduklari bu takim galip geldigi ölcüde onlarin kendi öz-sevgilerini destekleyen bir nesne. Galip gelenimedigi anda da bu destek olmadigi icin o ös-sevgi yikima ugruyor bu da arkasindan nefreti getiriyor... O nefret ki, takimin baskanini, kulübün efsanevi ismini, bence isini oldukca iyi yapan teknik adamini, ve nihayet dagilmis golcüsünü nefret objesi olarak gösterebiliyor... Takim 2-1 öndeyken ve ihtiyaci olan sey ücüncüyü atmaktan evvel, ikinci yememek iken sahadaki oyuncusunu isliklayip Semih'i oyuna aldirabiliyor... O derece gözü dönmüs bir nefret bu...
Dün blog aleminin belki de en etkili ve güclü Fenerbahceli sitelerinin birinde (Papazin Cayiri) Aziz Yildirim'i istifaya davet eden bir yazi okudum... Bu bakis acisiyla neyi degistirecek o istifa... Kulübe, yapilanlara veya yapilamayanlara böyle baktiktan sonra, her seyden önemlisi böyle hastalikli bir iliskiyle takima bagli olduktan sonra Yildirim'in istifasi neyi degistirecek? Cünkü gelen baskana da ayni sekilde bakilacak... O zaman da önde oynayan takimi isliklanacak...
O zaman da sampiyon olmayalim, bu sahada gördügümüz olumlu yönlerin üzerine koyarak seneye devam edecek olsak her sey daha iyi olur denilmeyecek...
Bence taraftar kendisiyle yüzlesmeli ve kendisi üzerinde düsünmeye baslamali...
Tam da bu noktada dünden kalan ve benim icimi ferahlatan yazarlari ve yazilari buraya ekleyecegim:
1. Stereo Cipolla
2. Atletico Bonito
3. Zysoccer
4. Tirajik
5. Ben Fenerbahceliyim
6. Tamchee
7. Hayatim Fenerbahce
Montag, 22. Februar 2010
Ridvan'a bir özür borcunuz yok mu?

Dünkü derbi sonrasi yazilan yazilardan bir tanesi cok ilgi cekiciydi. Demirkol'un bugünkü Milliyet'te cikan yazisindan bahsediyorum.
Diyor ki Demirkol,
"Savunması sorunlu bir takım olarak başladığı sezonda Galatasaray artık dinamik bir savunma takımı..."
ve devam ediyor,
"...Başta Hollandalının bir B planı olmayışı eleştiri konusuydu. Atletico maçı dün önümüze bırakın B’yi Z planını koydu. Galatasaray sezon başında neyi temsil ediyorsa bugün tam tersi noktada çünkü..."
Demirkol burda yuvarlak konusmus. Rijkaard'in B plani olmayisi elestiri konusuydu derken, elestiriyi yapani ve o elestiriyi yapti diye o kisiye neler yapildigini es gecmis... Bunu ilk olarak elestiri konusu yapan Ridvan Dilmen'di... Ve o bu lafi eder etmez, tanrilarina laf edilmesinden dolayi ciddi manada yaralanma yasamis narsist Galatasaray taraftari, kendisine etmedik küfürler, yapmadik hakaretler birakmamisti...
Aceto adli blogun sahibi kendi bilmez de ayni hakareti edenlerden birisiydi, genc sporseverlerin sevgilisi Banu Yelkovan, hakaret olmasa da müstehsiz bil dille Ridvan'i diline dolamisti, ve yukardaki yazinin sahibi olan yazar da, üstü kapali olarak Ridvan'a cakanlardandi...
Neydi bu Rijkaadrperestlerin o zamanlar söyledikleri; "Rijkaard sistem hocasidir, karsisindaki rakibe ve sonuca göre sistemiyle oynamaz, bir A plani olusturur ve onu mükemmellestirmekle ugrasir" vs.
Bugün gelinen noktada ise yine Demirkol'dan alinti yaparak,
"...Yani Rijkaard bırakın A planından B’ye geçmeyi, Z’yi bile zorluyor... Oyunu enine geniş oynayan bir takım olmaktan dar alan savunması yapan ve direkt kaleye yönlenen bir ekibe çevirildiler...."
Galatasaray'in geldigi noktadan hayranlikla bahsedebiliyorlar... Hadi anliyoruz, Rijkaard ne yaparsa yapsin bunda bir keramet bulacaksiniz; ama en azindan aylar evvel bugün Rijkaard'in övdügü yönlerinizi eksik oldugu icin elestiren adama karsi yaptiginiz hakaretlerden dolayi özür dileyin...
Freitag, 19. Februar 2010
Lille OSC-Fenerbahce: 2-1/ Avantaj-> Lille'de

Kuralar ilk cekildiginde dahi ben iyimser degildim. Onun üzerine, Lugano, Cristian, Emre gibi takimin önemli oyuncularinin sakatliklari ve bunun etkisiyle sahaya koyacaklari performanslarinin kendi ortalamalarinin altinda kalacak olmasi; Guiza, Semih gibi oyunculardan olusan forvet hattinin korkunc formsuzlugu; Deivid ve Ugur gibi isimlerin uzun süreli sakatligi nedeniyle olusan kadro darligi eklenince sonuc benim icin bu aksam ilk bastan belliydi...
Skora bakarak avantajli tarafin Fenerbahce oldugu iddia edilebilir. Lakin ben takim savunmasindaki bu form durumu ile Kadiköy'de Lille'nin en az 1 gol bulacagindan adim gibi eminim... Burda da devreye Fenerbahce'nin kac tane atabilecegi sorusu giriyor; iste bu soruya da yine son günlerdeki bu sefer de forvet oyuncularinin form durumundan dolayi gol bulmanin kolay olmayacaktir seklinde yanit veririm...
Velhasil hocamiz her ne kadar isi Istanbul'da bitiririz diyorsa da, ben bu avantajli görünen skora ragmen turun ucacagini düsünmekteyim...
Bunun bizim icin ifade ettikleri ne olabilir; birkac satir da ondan bahsedelim...
Zaten sene basinda ilk hedefin lig olarak gösterilmesi (ki bence de dogru olan bu idi) bu sene Avrupa'da büyük beklentilerin olusmasinin önüne gecmisti. O yüzden Lille karsisinda kaybedilecek tur taraftarlar üzerinde cok büyük bir hüsran olusturmayacaktir. Diger taraftan, sakatliklar, formsuzluklar ve cezalilar vs. derken bir hayli kisirlasan kadronun mücadele etmek zorunda oldugu cephelerin birinden uzaklasmasi bir avantaj teskil edebilir. En azindan sampiyonluk yarisina daha konsantre devam edilebilir...
Olasi bir saf disi kalisin götürüleri ise su sekilde olabilir:
Fenerbahce'de bu sene cok dogru isler yapildi. Aykut-Daum hamlesi, verim alma konusunda henüz istenen düzeye gelinemese de transfer girisimlerinde izlenmeye calisilan yol, kadroda eksiklikler olusabilecegini bile bile sirf transfer yapmis olmak icin yapilan transfere gönül indirmeden gecilen ara transfer dönemi, sadece rakip takim degil, kendi traftarlarinca da bir türlü sempatiyle karsilanamayan Aziz Yildirim'in menejerlik sistemini otutturmaya ve kendini yavas yavas geriye cekmeye calismasi...
Bütün bu olumlu hamlelerin meyvesini ise sahada görmeye basladik aslinda. Her ne kadar son haftalarda bariz bir formsuzluk, pesi sira büyük bir porsiyon sansizlik istenilen noktadan bir miktar geride gösteriyorsa da takimi, genel resimdeki olumlu tonlarin agirligi asikar. Takim güzel bir pas oyunu oynamaya calisiyor. Oyunu acmaya ve süratle rakip kaleye inmeye gayret gösteriyor. Bunu fevkalade yapamiyor elbette. Ama bu isler bugünden yarina olmuyor zaten. Mücadele ve istek seviyesi son üc sezonun ortalamasinin üzerinde. Tek eksik var; zaman... En cok ihtiyacimiz olan sey. Ama bizim futbol ortamimizda bu zaman denilen mefhum, oldukca da anlasilir nedenlerle, sonuca odakli...
Sampiyonlugun kacacak olmasi halinde, sayet Zico döneminde oldugu gibi Avrupa kupasinda ilerleyebilirse takim belki Yildirim o zamanki hatasini yapmaz ve ekibini bozmadan yoluna devam eder... Ama kacan bir sampiyonluk, bu üzerinde fikir yürüttügümüz bu turda saf disi kalma durumuyla kombine olursa bütün bu güzellikler de maalesef "yalan" olarak kalabilirler... Zira son haftalarda kaybedilen iki mactaki puanlardan dolayi felaket tellalligi yapanlarin, ben bu günlerde futbol takimi üzerine hicbir sey yazmak istemiyorum diyenlerin bu durumda neler söylebilecekler ve yapabileceklerini cok iyi biliyoruz. Takim ve yönetim üzerinde olusturulacak olan bur taraftar baskisi da yapilanmayi yok edecek yeni bastan baslamalara yol acabilir.
Iste olasi bir elenisin en büyük menfi etkileri bunlar olacaktir. Yoksa ülke puani, takim puani vs. benim su anda cok ciddiye aldigim durumlar degil.
Macin oyunsal anlamdaki teknik analizine cok girmedik ki bu blogu okuyanlar, nerdeyse her biri birbirine benzeyen kaliplasmis cümlelerle kurulan bu teknik analizlere girmekten hoslanmadigimi bilir... Zira olan biteni insanlar sahada görüyor ve aslinda bu hic de öyle komple analizler filan gerektirmiyor. Lakin bir iki oyuncudan bahsetmek isterim.
Deniz: Yenilen ikinci goldeki hatasi cok can yakici. Ama ben oyunun geri kalaninda oldukca iyi olan ve pozisyon alislari ile oldukca güven veren bu oyuncunun bu sansizliga kurban gidisine üzülüyorum. Deniz'in bu talihsiz hamlesi hep görülür, ama Lugano'nun ilk golde uzaklastirmaya calistigi topu rakibin ayagina teslim edisi atlanir. Maalesef.
Guiza: Guiza'nin sorunu hic tartismasiz zihinde. Cökmüs bir özgüvenle oynuyor. Bu kadar kötü bir oyuncu olmasi yoksa mümkün degil. Düzelmesini de beklemiyorum artik ben. Sene sonunda yollarin ilk ayrilmasi gereken kisi.
Donnerstag, 18. Februar 2010
Sporsever millet

Hollanda ligi de dahil olmak üzere Avrupa'nin her ligine yogun ilgi ve alaka... Avrupa'daki irili ufakli pek cok takim hakkinda baska hicbir ülke futbolseverinin bilemeyecegi kadar malumat...
Liverpool'u kadar Liverpool'u, Schalke taraftari kadar Schalke'yi, Fulham taraftari kadar Fulham'i vb destekleyen seven baska ülkeli futbolsever...
Okullarinda zorunlu yüzme dersi verilen ülkelerdekilerden olimpiyatlari izlemeye daha merakli olan insanlar...
Atletlerin, puz patencilerin, snowboardcilarin bircoklarinin adini ezbere sayabilenler... Belki dogru düzgün snooker masasi olmayan ülkede, O'Sullivan'i, John Higgins, Hendry vs. taniyanlar...
Sunlar bunlar vs vs vs....
Bazen geride durup söyle bir baktigimda manzaraya... Neden bu derece yogun bir pasif izleyici anlaminda ilgi var bu sporlara bu ülkede diye soruyorum kendi kendime...
Hani her tarafta tenis kortlari olan bir ülke olursun... En ufak bir sehrinde dahi... Parklarda vs. Grand slamlarda her daim bir iki teniscin olur. O zaman genclerindeki tenis bilgisini, Nadal, Sampras vs hayranligini anlamlandirabilirsin... Palandöken, Erciyes vs. Isvicre'deki kayak merkezleriyle rekabet halindedir... Sadece Kayseri'den degil, tüm yurttan insanlar bulduklari her firsatta kayaga giderler. Cocuklarin ta kücük yastan bir spor ile iliskisi olsun onu yapar... O zaman bu olimpiyat merakini cözümleyebilirsin.
Bu saydigim özellikleri bizlerden cok daha iyi tasiyan Avrupa ülkelerinde dahi bu derece yogun bir televizyonda spor müsabakalari izleme aliskanligi yokken bizim ülkemizdeki bu pasif izleyicilik saniyorum tam da aslinda olmayan seyle alakali... Yani o sporlari yapabiliyor olsak galiba bu kadar cok izleyici olmayacagiz...
Depresyonda olan bir garibanin bütün kisi evinde oturup film izleyerek gecirmesi veyahut sosyo fobik bir bilgisayar dehasinin ömrünü internette harcamasi gibi... Günlük stresin üzerimize yükledigi negatif enerjiyi bosaltmanin saglikli yollarini bulamadikca vücud kendi kendisini korumak icin hastalikli sekilde bu cihazlara mahkum ediyor bizi... Ev hanimlarinin evlenme programlari veya diz izlemesinden cok farkli degil bence yurdum genclerindeki bu spor ve en basta da futbol izleyicigili... Onlar Ali Riza Bey'e hayran sen Mourinho'ya...
Freitag, 12. Februar 2010
Okay Karacan'i elestirmeye devam
Okay Karacan elestirileri bazi bloggerlarda infiale yol acmis. Kendisinin twitterda yaptigi samimi üzüntü bildirisi anlasilan onu seven futbolseverlerin de icine dokunmus...
Okay Karacan'i elestirenlerin önemli bir kisminin küfürlerle bu isi yapmasi savunulacak degil. Ama su noktayi da es gecmemek lazim. Okay Karacan'a küfürlerle saldirildigi gibi yillardir, Emre Tilev'e de, Ertem Sener'e de ve digerlerine küfür edip durmadilar mi? Acik bakin eksi sözlük'te bu isimlerin basliklarina... Ordaki sinik snoplarin en fazla merhametle yaklastigi isimler Okay Karacan ve Murat Kosova olmustur... Emre Tilev, Ertem Sener gibiler ise her zaman alay konusu edilmistir, kisikleri hice sayilarak...
Simdiye kadar o insanlara yapilanlara ses cikartmazken bugün kalkip 'Okay Karacan'a da bu yapilmaz' diye isyan edip arada futbolun güzelligi klisesine, onun bu oyunu izlerken ne kadar zevkli hale getirdigine vurgular yapmak filan benim nazarimda maalesef kabul görmemektedir...
Okay Karacan'i aynen bir Galatasarayli amigo gibi spikerlik yaptigi icin elestirdim. Bugün de bunun arkasindayim. Baskalari o Antalyaspor gol attiginda da ayni siddette bagirdi diyorlar... Youtube'dan actim görüntüleri yeniden izledim. Kesinlikle degil... Burda tabii, o Galatasaray taraftari oldugu icin veya Antalyaspor karsisinda Galatasaray'in turu gecmesini istediginden böyle yapiyordur demiyorum... Neden böyle yaptigini bilemem, ama ortada net bir sey var. Bu ligi tanimayanlari getirip dinlettirmis olsaydik iclerinden büyük bir kisminin "bu adam Galatasaray'i destekliyor galiba, cok heycanlaniyor onlarin ataklarinda" diyecegine eminim...
Dedigim gibi niyeti beni ilgilendirmiyor, kötü veya iyi... Ortada bir olgu var ve bu olgunun elestirilmeye ihtiyaci oldugu kanaatindeyim...
Maci güzellestirmek, maalesef bir tarafin ataklarinda avaza avaz bagirarak, Arda'nin attigi her calimda zevkten sarhos olmakla olmuyor... Ben spikerin maca biraz da keyifle bakabilenini, olaylar hakkinda espri yapabilenini, rahat olanini, Arda'nin calimlarindan heycana kapilip zevkten dört köse olmasini degil de, o calimlari sevimli bir takim espri ve cagrisimlarla övmeyi bilenini severim... Gerekirse hakeme kizsin, pozisyonlar hakkinda subjektif yorumlarini da yapsin... Ama savunma kalan tarafin cabasini es gecip sürekli atak yapan tarafin hücum girisimlerinden orgazm olup durmasin... Gol oldugunda da o kadar bagirmasina gerek yok...
Emin olun; o her Arda calimindan sonraki kusturucu bagirislarinin yerine 'Antalspor karsisinda Galatasaray oyunuyla bu turu daha fazla hak eden tarafti bence sayin seyirciler' dese beni bu sekilde rahatsiz etmezdi...
Okay Karacan'i elestirenlerin önemli bir kisminin küfürlerle bu isi yapmasi savunulacak degil. Ama su noktayi da es gecmemek lazim. Okay Karacan'a küfürlerle saldirildigi gibi yillardir, Emre Tilev'e de, Ertem Sener'e de ve digerlerine küfür edip durmadilar mi? Acik bakin eksi sözlük'te bu isimlerin basliklarina... Ordaki sinik snoplarin en fazla merhametle yaklastigi isimler Okay Karacan ve Murat Kosova olmustur... Emre Tilev, Ertem Sener gibiler ise her zaman alay konusu edilmistir, kisikleri hice sayilarak...
Simdiye kadar o insanlara yapilanlara ses cikartmazken bugün kalkip 'Okay Karacan'a da bu yapilmaz' diye isyan edip arada futbolun güzelligi klisesine, onun bu oyunu izlerken ne kadar zevkli hale getirdigine vurgular yapmak filan benim nazarimda maalesef kabul görmemektedir...
Okay Karacan'i aynen bir Galatasarayli amigo gibi spikerlik yaptigi icin elestirdim. Bugün de bunun arkasindayim. Baskalari o Antalyaspor gol attiginda da ayni siddette bagirdi diyorlar... Youtube'dan actim görüntüleri yeniden izledim. Kesinlikle degil... Burda tabii, o Galatasaray taraftari oldugu icin veya Antalyaspor karsisinda Galatasaray'in turu gecmesini istediginden böyle yapiyordur demiyorum... Neden böyle yaptigini bilemem, ama ortada net bir sey var. Bu ligi tanimayanlari getirip dinlettirmis olsaydik iclerinden büyük bir kisminin "bu adam Galatasaray'i destekliyor galiba, cok heycanlaniyor onlarin ataklarinda" diyecegine eminim...
Dedigim gibi niyeti beni ilgilendirmiyor, kötü veya iyi... Ortada bir olgu var ve bu olgunun elestirilmeye ihtiyaci oldugu kanaatindeyim...
Maci güzellestirmek, maalesef bir tarafin ataklarinda avaza avaz bagirarak, Arda'nin attigi her calimda zevkten sarhos olmakla olmuyor... Ben spikerin maca biraz da keyifle bakabilenini, olaylar hakkinda espri yapabilenini, rahat olanini, Arda'nin calimlarindan heycana kapilip zevkten dört köse olmasini degil de, o calimlari sevimli bir takim espri ve cagrisimlarla övmeyi bilenini severim... Gerekirse hakeme kizsin, pozisyonlar hakkinda subjektif yorumlarini da yapsin... Ama savunma kalan tarafin cabasini es gecip sürekli atak yapan tarafin hücum girisimlerinden orgazm olup durmasin... Gol oldugunda da o kadar bagirmasina gerek yok...
Emin olun; o her Arda calimindan sonraki kusturucu bagirislarinin yerine 'Antalspor karsisinda Galatasaray oyunuyla bu turu daha fazla hak eden tarafti bence sayin seyirciler' dese beni bu sekilde rahatsiz etmezdi...
Donnerstag, 11. Februar 2010
Caner Erkin

Bizim yöneticilerin yurt ici transferde ne kadar hizli ve is bitiricilik kabiliyeti yükse disarda, ayni derece efektif olmadigini daha evvel yazmistim. Benim bunlari yazarken kast ettigim, yabanci isimlere yönelik transfer hamleleriydi... Lakin Caner örneginde de oldugu gibi, sadece yabanci degil, yurt disindan getirilecek olan her isimde ayni ataleti görebiliyoruz yönetimde...
Lakin burda tabii oturdugum yerde ahkam kesmek istemiyorum. Belki onlarin belirli bir transfer cervecesi var ve o dogrultuda hareket ediyorlar. Her ne kadar Cristian, Maldonado, Josico gibi vasat örnekler bu iyimser yaklasimi cürütmeye yetse de...
Caner'i Fenerbahce yönetimi neden düsünmedi? Düsündü de alamadi mi? Gerekli mi görmedi, yoksa yetersiz mi gördü?
Caner'i Galatasaray formasi altinda izledikce bu sorulari soruyorum sürekli kendi kendime...
Dos Santos sene sonunda kalir mi gider mi belli degil. Eger geldiginden beri nasil oynuyorsa öyle devam ederse önümüzdeki maclarda da, muhtemelen gider. Caner de ayni sekilde bu formla devam ederse, zaten transfer önceligi kendinde olan Galatasaray onu kacirmayacaktir, maalesef...
Halbuki Carlos'un gittigi onun yerine Andre Santos gibi iyi denecek bir sol bek bulan Fenerbahce'de, sol öne, Ugur ile birlikte rotasyon cercevesinde oynayabilecek ne güzel bir futbolcudur Caner... Üstelik, simdi Galatasaray'da cogu zaman oynamak zorunda kaldigi ve bundan cok memnun olmadigi sol-bek mevkisi degil, sol-ön onun Fenerbahce'deki yeri...
Eminim ki transfer sezonunda Fenerbahce yabanci haklarindan birisini o mevki icin kullanmaya calisacak. Burasi icin isim arayacak. Caner dururken oraya yabanci isim aramak cok mantikli degildir... Ama satin alma önceligi kendi olan Galatsaray Caner'i öyle kolay kolay birakmayacaktir, yani bu hamle icin her durumda gec kalinmistir.
Mittwoch, 10. Februar 2010
Okay Karacan

Bu aksam kutlu bir hadise gerceklesti yine. Galatasaray'in kupadan elenmesi elbette bir Fenerbahceli olarak beni cok mutlu etti.
Ben rakip taraftar olarak kendi penceremden iyimser bakiyor ve bu maglubiyetin onlarda yol acacagi moral bozukluk ve bizim tarafta saglayacagi psikolojik üstünlük üzerinden mutluluk yasiyorum. Lakin mac sonrasinda Galatasaray taraftar cephesinde de durumun cok farkli olmadigini gördüm. Onlar da kendi acisindan iyimser yaklasmislar (ki söz konusu Galatasaray taraftariysa takimlarinda illaki övecek bir yer bulmamis olmalari ihtimal dahilinde degildir.) ve Ugur'un gelecek adina sactigi isiga, Caner'in performansina, takimin falanca dakikalarda rakibine nasil da top göstermedigine filan bakmislar...
Neyse konuyu yine esas mecrasina cekelim, ne diyorduk... Okay Karacan.
Ne güzeldi degil mi NTV'den Ispanya ligini anlatmak Okay abi... O sirin suretinin zihinlerde yarattigi sevimli cagrisimlarin sarhoslugu ile agzindan cikan her kelime "aman efendim keske bütün maclari Okay Karacan anlatsa" dedirtiyordu bizlere... Sagda solda Besiktasli oldugu yazilmis kendisinin ama bu aksamki macta ben onu daha cok GS TV'de Galatasaray'in hazirlik macini sunan bir amigoya benzettim.
Gecmis olsun.
Dienstag, 9. Februar 2010
Rijkaard'in dokunulmazligi!
Bilindigi üzere Antalyaspor karsilasmasinda oyuncusu Jo'nun sakatlanmasinin sorumlusu olarak Yalcin'i hedef göstermisti Rijkaard.
Olay daha sonra farkli bir boyuta uzanmisti. O bahsedilen pozisyonda Jo ile Yalcin'in degil bir baska ismin mücadele ettigini; Yalcin'in da Jo'yu bilerek sakatladiklarini ve ayni sekilde kendisini de o sekilde sakatlayabilecekleri yönünde Caner'i de tehdit ettigini ileri sürdükleri görüntün ise bu sakatliktan cok daha önce gerceklestigi anlasilmisti.
Bu rezaletin üzerinde hala insanlar kulaginin üzerine yatmis durumunda. Muhtemelen bu suskunluk bu ahlaksizligi yapan kisinin bu ülkeye lütfedip de geldigi icin kendisine sükran borclu oldugumuz Rijkaard olmasindan dolayi...
Efendim neticede onun bu ülkede bulunmasi büyük bir sans. O ülkemizin futboluna cok sey katan bir isim. Total Futbol'u ögretiyor, oyunun güzelliginin pesinde olanlari yaptiklariyla büyülüyor.
O yüzden örnegin bir Daum, bir Yilmaz Vural yapsa simdiye coktan ipe cekilmis olmalarina yol acacak siddetteki bu ahlaksizliga yapan Rijkaard olunca ses cikmiyor.
Bir oyuncu agir bir iftiraya maruz kaliyor ve hedef gösteriliyor. Tepki göstermek icin daha ne yapilmasi lazim?
Not: ben dün bunlari karalarken yarida kalmisti yazi. Ancak bugün yayinlama imkanim oldu. Lakin bugün gördügüm kadariyla Radikal'den Ugur Vardar, bu konuda güzel bir yazi yazmis. Okunmasini tavsiye ederim.
Olay daha sonra farkli bir boyuta uzanmisti. O bahsedilen pozisyonda Jo ile Yalcin'in degil bir baska ismin mücadele ettigini; Yalcin'in da Jo'yu bilerek sakatladiklarini ve ayni sekilde kendisini de o sekilde sakatlayabilecekleri yönünde Caner'i de tehdit ettigini ileri sürdükleri görüntün ise bu sakatliktan cok daha önce gerceklestigi anlasilmisti.
Bu rezaletin üzerinde hala insanlar kulaginin üzerine yatmis durumunda. Muhtemelen bu suskunluk bu ahlaksizligi yapan kisinin bu ülkeye lütfedip de geldigi icin kendisine sükran borclu oldugumuz Rijkaard olmasindan dolayi...
Efendim neticede onun bu ülkede bulunmasi büyük bir sans. O ülkemizin futboluna cok sey katan bir isim. Total Futbol'u ögretiyor, oyunun güzelliginin pesinde olanlari yaptiklariyla büyülüyor.
O yüzden örnegin bir Daum, bir Yilmaz Vural yapsa simdiye coktan ipe cekilmis olmalarina yol acacak siddetteki bu ahlaksizliga yapan Rijkaard olunca ses cikmiyor.
Bir oyuncu agir bir iftiraya maruz kaliyor ve hedef gösteriliyor. Tepki göstermek icin daha ne yapilmasi lazim?
Not: ben dün bunlari karalarken yarida kalmisti yazi. Ancak bugün yayinlama imkanim oldu. Lakin bugün gördügüm kadariyla Radikal'den Ugur Vardar, bu konuda güzel bir yazi yazmis. Okunmasini tavsiye ederim.
Montag, 8. Februar 2010
Saracoglu'nun zemini
Dünkü karsilasmayi izlerken sürekli zihimde su cümleler dolasti: Bir de fikstür avantajindan bahsedilip duruyor. Bu zeminle esasinda fikstür avantaji denilen sey tam manasiyle bir dezavantaj teskil edecege benziyor. Keske takimin disarda oynamak zorunda kaldigi karsilasmalarin sayisi daha fazla olsaydi...
Bunlari düsünen sadece ben degilmisim. Ariel Ortega adli blogta da neredeyse birebir ayni seyler düsünülmüs. Arkhe yine benim bir önceki postta yazdiklarima cok paralel seyler söylemis. Ve nihayet Mehmet Demirkol kösesinde bir an evvel maclarin Olimpiyat Stadina alinmasi gerektigini yoksa ev sahibi avantajinin yitirilecegini iddia etmis.
Olimpiyat Stadina gidilmesini mantikli bulmuyorum. Ihtimal de vermiyorum. Ama hemen herkesin üzerinde anlastigi bir gercek var ki bu zeminin canimizi cok yakacagi...
Ya zeminle ilgili nasil olacaksa olacak ve bir an evvel iyilestirmenin yollari aranacak, ya da takim en azindan Saracoglu'ndaki karsilasmalarda farkli bir oyun plani gerceklestirmeye calisacak. Cok sevdigi ve kurmaya calistigi ayaga pas oyunundan bir süre feragat edecek. Ne de olsa, Daum bu isi Fenerbahce'ye su andan Rijkaard'tan daha yogun ve basarili yaptiriyorsa da hala Rijkaard oyunun güzelligini isteyenler icin bir tanri iken Daum bu isin katili...
Bunlari düsünen sadece ben degilmisim. Ariel Ortega adli blogta da neredeyse birebir ayni seyler düsünülmüs. Arkhe yine benim bir önceki postta yazdiklarima cok paralel seyler söylemis. Ve nihayet Mehmet Demirkol kösesinde bir an evvel maclarin Olimpiyat Stadina alinmasi gerektigini yoksa ev sahibi avantajinin yitirilecegini iddia etmis.
Olimpiyat Stadina gidilmesini mantikli bulmuyorum. Ihtimal de vermiyorum. Ama hemen herkesin üzerinde anlastigi bir gercek var ki bu zeminin canimizi cok yakacagi...
Ya zeminle ilgili nasil olacaksa olacak ve bir an evvel iyilestirmenin yollari aranacak, ya da takim en azindan Saracoglu'ndaki karsilasmalarda farkli bir oyun plani gerceklestirmeye calisacak. Cok sevdigi ve kurmaya calistigi ayaga pas oyunundan bir süre feragat edecek. Ne de olsa, Daum bu isi Fenerbahce'ye su andan Rijkaard'tan daha yogun ve basarili yaptiriyorsa da hala Rijkaard oyunun güzelligini isteyenler icin bir tanri iken Daum bu isin katili...
Mittwoch, 27. Januar 2010
Fenerbahce'nin Vizyonsuzlugu!
Bloglar arasinda dolasirken dikkatimi ceken bir husus var. Fenerbahceli taraftarlar Galatasaray'in yaptigi transfer hamlelerinden dolayi ciddi manada kiskanclik ve huzursuzluk icindeler. Panige kapilmislar ve henüz transfer yapmadigi icin yönetimi, beceriksizlikle, is bilmezlikle ve vizyonsuzlukla sucluyorlar...
Transfer ne icin ve nasil yapilir? Bir noktada ihtiyaciniz vardir ve siz belli bir plan dogrultusunda uzun zamandir zaten izlemekte oldugunuz oyunculari o ihtiyaciniz oldugu noktaya monte etmek icin girisimlerde bulunursunuz... Ezeli rakibiniz havali transfer yapiyor diye, siz de yapmaya kalkarsaniz bunun adi vizyonlu olmak vs. degil, aptalliktir...
Kewell, Baros, Neill, Jo, Dos Santos, Keita, Rijkaard, Nesskens. Galatasaray'in son iki sezonda yaptigi "flash" transferler... Bu listeyi gören rakip takim taraftarlarinin öncelikle de zaten hicbir zaman hicbir seyi begenmeyen Fenerbahceli taraftarlarinin canini sikacagi asikar... Lakin önemli olan bir husus var: bu ikisi iki farkli takim. Tasidiklari dinamikler de o yüzden ayni degil. Ihtiyaclari ve eksikleri farkli. Fenerbahce'nin trasnfer politikasi ve vizyonsuzlugu elestirilecekse, bu Galatasaray'in yaptigi hamlelerden soyutlanarak yapilmali, onun gölgesinde veya etkisinde kalarak degil...
O haliyle düsündügümüzde belirli bir takim eksikliklerin oldugu asikar. Örnegin Daum gönderildiginde veyahut gittiginde yerine gelen Zico'nun belirli bir plan dahilinde degil, mecburiyetten, zaman darligindan ve transfere cok gec kalinmasindan dolayi takima getirildigini hatirliyoruz... Onun eline verilen kadro olusturulurken de menejerler araciligiyla yine cok ciddi bir plan ve perspektif cercevesinde olmayan Deivid, Edu gibi isimlerin transfer edildigini biliyoruz. Aragones döneminde de Guiza transferi basarisiz görünse de hamle itibariyle olumlu karsilanirken, takimda cok önemli bir bosluk olusturan Aurelio'nun alternatifinin son dakikaya kadar belirlenmedigi Josico hamlesiyle net bir sekilde gözler önüne serilmisti.
Bu sezon basinda ise, takima kazandirilaran Cristian ve Santos gibi isimlerin bazi taraftarlarca cok begenilse de beni tatmin etmedigini söylemek isterim. Fenerbahce'nin bu isimleri uzun zamandir izleyerek ve arastirarak mi transfer ettigini yoksa yine menejerler ve tavsiyeler dogrultusunda pazardan alir gibi -daha evvel cokca yaptigi- mi transfer ettigini henüz tam olarak bilmiyoruz...
Fakat buna mukabil bütün bu kaotik ve olumsuz tabloya ragmen, ligte lider, her iki kupada da yoluna son derece basarili bir sekilde devam eden bir takim var ortada... Yabanci transferler hususunda tatmin edilicilikten uzak kalsa da, yerli isimlerde oldukca basarili bir cizgi tutturdugunu yine söylemeliyiz yönetimin...
Örnegin iki sezon evvel getirilen Emre dolayisiyla yönetime nefret kustugumu cok iyi hatirliyorum. Lakin su anki manzara beni ciddi manada yaniltti. Topuz hamlesini de cok sinir bozucu bulmustum ama henüz tam resim cikmasa da ortaya, zaman bu konuda da beni haksiz cikartacak gibi. Gökhan Ünal ile ilgili de ayni hataya düsecegim seklinde bir his var icimde.
Velhasil söylemek istedigim; bir olduyu ele alip incelerken bunu bir bütün olarak degerlendirmeli ve bu yapinin ortaya koyduklarini dikkatlice okumaliyiz...
Yabanci transferlerde ne derece tatmin edicilikten uzaksa da bu yönetim (ki bu hususta PVH, Alex, Lugano, Luciano, Appiah, Aurelio gibi taraftarlarin sevgilisi olan yabanci isimleri transfer edenlerin de ayni yönetim oldugunu unutmadan) yerli isimlerde cok iyi hamleler yaptigini ve bütün olarak son alti sezonda 3 lig sampiyonluga 2 defa lig ikinciligine ve bir defa SL ceyrek finaline ulastigini görüyoruz. Bu sezon da yine sampiyonlugun en büyük favorisi ve demin de dedigim gibi her iki kupada da cok iyi gitmekte. Yani vizyonu, olaganüstü transfer hamleleri ve neredeyse tanri ilan edilecek olan teknik direktörüyle herkesin yere göge sigdiramadigi Galatasaray'in her anlamda önünde durmakta bu vizyonsuz ve becereksiz yönetimin takimi...
Kimsenin memnun kalmadigi, Kazim, Carlos ve Önder'in takimdan ayrilmasi nedense birden bire yine birer eksiklik ve zayiflama olarak okundu. 'Önder gitti onu begenmiyorduk ama simdi onun yerine adam almalisin' diyenlerin ayni zamanda 'iyi de kimi?' sorusuna verilecek cevabi olmali bence. Cünkü yabanci ismin belli bir siniri var, yerli oyuncu olarak da alabileceginiz oyuncular ve potansiyelleri belli. 'Su Kazim'a verilen süre biraz da Özer'e ve Topuz'a verilse' diyenlerin simdi o gittikten sonra illaki de transfer diye diretmeleri yaman bir celiski degil midir ey talip?
Fenerbahce, Önder affini da icine alarak söylüyorum, kadro sikintisi yasamamaktadir. Takimdan ayrilan Kazim ve Carlos'un gidislerini ise Topuz, Özer ve Ugur gibi oyuncularin daha fazla süre almasina, Santos'un da esas mevkisinde oynamasina yol acacak kutlu hadiseler olarak okuma taraftariyim... Enseyi karartmayalim ve rakiplerin yaldizli transferlerinin isiltisinda sarhos olmayalim...
Transfer ne icin ve nasil yapilir? Bir noktada ihtiyaciniz vardir ve siz belli bir plan dogrultusunda uzun zamandir zaten izlemekte oldugunuz oyunculari o ihtiyaciniz oldugu noktaya monte etmek icin girisimlerde bulunursunuz... Ezeli rakibiniz havali transfer yapiyor diye, siz de yapmaya kalkarsaniz bunun adi vizyonlu olmak vs. degil, aptalliktir...
Kewell, Baros, Neill, Jo, Dos Santos, Keita, Rijkaard, Nesskens. Galatasaray'in son iki sezonda yaptigi "flash" transferler... Bu listeyi gören rakip takim taraftarlarinin öncelikle de zaten hicbir zaman hicbir seyi begenmeyen Fenerbahceli taraftarlarinin canini sikacagi asikar... Lakin önemli olan bir husus var: bu ikisi iki farkli takim. Tasidiklari dinamikler de o yüzden ayni degil. Ihtiyaclari ve eksikleri farkli. Fenerbahce'nin trasnfer politikasi ve vizyonsuzlugu elestirilecekse, bu Galatasaray'in yaptigi hamlelerden soyutlanarak yapilmali, onun gölgesinde veya etkisinde kalarak degil...
O haliyle düsündügümüzde belirli bir takim eksikliklerin oldugu asikar. Örnegin Daum gönderildiginde veyahut gittiginde yerine gelen Zico'nun belirli bir plan dahilinde degil, mecburiyetten, zaman darligindan ve transfere cok gec kalinmasindan dolayi takima getirildigini hatirliyoruz... Onun eline verilen kadro olusturulurken de menejerler araciligiyla yine cok ciddi bir plan ve perspektif cercevesinde olmayan Deivid, Edu gibi isimlerin transfer edildigini biliyoruz. Aragones döneminde de Guiza transferi basarisiz görünse de hamle itibariyle olumlu karsilanirken, takimda cok önemli bir bosluk olusturan Aurelio'nun alternatifinin son dakikaya kadar belirlenmedigi Josico hamlesiyle net bir sekilde gözler önüne serilmisti.
Bu sezon basinda ise, takima kazandirilaran Cristian ve Santos gibi isimlerin bazi taraftarlarca cok begenilse de beni tatmin etmedigini söylemek isterim. Fenerbahce'nin bu isimleri uzun zamandir izleyerek ve arastirarak mi transfer ettigini yoksa yine menejerler ve tavsiyeler dogrultusunda pazardan alir gibi -daha evvel cokca yaptigi- mi transfer ettigini henüz tam olarak bilmiyoruz...
Fakat buna mukabil bütün bu kaotik ve olumsuz tabloya ragmen, ligte lider, her iki kupada da yoluna son derece basarili bir sekilde devam eden bir takim var ortada... Yabanci transferler hususunda tatmin edilicilikten uzak kalsa da, yerli isimlerde oldukca basarili bir cizgi tutturdugunu yine söylemeliyiz yönetimin...
Örnegin iki sezon evvel getirilen Emre dolayisiyla yönetime nefret kustugumu cok iyi hatirliyorum. Lakin su anki manzara beni ciddi manada yaniltti. Topuz hamlesini de cok sinir bozucu bulmustum ama henüz tam resim cikmasa da ortaya, zaman bu konuda da beni haksiz cikartacak gibi. Gökhan Ünal ile ilgili de ayni hataya düsecegim seklinde bir his var icimde.
Velhasil söylemek istedigim; bir olduyu ele alip incelerken bunu bir bütün olarak degerlendirmeli ve bu yapinin ortaya koyduklarini dikkatlice okumaliyiz...
Yabanci transferlerde ne derece tatmin edicilikten uzaksa da bu yönetim (ki bu hususta PVH, Alex, Lugano, Luciano, Appiah, Aurelio gibi taraftarlarin sevgilisi olan yabanci isimleri transfer edenlerin de ayni yönetim oldugunu unutmadan) yerli isimlerde cok iyi hamleler yaptigini ve bütün olarak son alti sezonda 3 lig sampiyonluga 2 defa lig ikinciligine ve bir defa SL ceyrek finaline ulastigini görüyoruz. Bu sezon da yine sampiyonlugun en büyük favorisi ve demin de dedigim gibi her iki kupada da cok iyi gitmekte. Yani vizyonu, olaganüstü transfer hamleleri ve neredeyse tanri ilan edilecek olan teknik direktörüyle herkesin yere göge sigdiramadigi Galatasaray'in her anlamda önünde durmakta bu vizyonsuz ve becereksiz yönetimin takimi...
Kimsenin memnun kalmadigi, Kazim, Carlos ve Önder'in takimdan ayrilmasi nedense birden bire yine birer eksiklik ve zayiflama olarak okundu. 'Önder gitti onu begenmiyorduk ama simdi onun yerine adam almalisin' diyenlerin ayni zamanda 'iyi de kimi?' sorusuna verilecek cevabi olmali bence. Cünkü yabanci ismin belli bir siniri var, yerli oyuncu olarak da alabileceginiz oyuncular ve potansiyelleri belli. 'Su Kazim'a verilen süre biraz da Özer'e ve Topuz'a verilse' diyenlerin simdi o gittikten sonra illaki de transfer diye diretmeleri yaman bir celiski degil midir ey talip?
Fenerbahce, Önder affini da icine alarak söylüyorum, kadro sikintisi yasamamaktadir. Takimdan ayrilan Kazim ve Carlos'un gidislerini ise Topuz, Özer ve Ugur gibi oyuncularin daha fazla süre almasina, Santos'un da esas mevkisinde oynamasina yol acacak kutlu hadiseler olarak okuma taraftariyim... Enseyi karartmayalim ve rakiplerin yaldizli transferlerinin isiltisinda sarhos olmayalim...
Dienstag, 26. Januar 2010
Beklendigi gibi

Ara ara blogta bu mevzuya deginiyorum. Galatasaray ile Fenerbahce arasindaki büyük mücadele üzerine konusurken, Galatasaray'in elinin her durumda güclü oldugunu ve bunun nedeninin de genel itibariyle, Fenerbahce camiasinda yönetime, baskana, teknik direktöre karsi ciddi manada bir güvensizlik ve sevgisizlik hakimken, Galatasaraylilar, Fenerbahce yönetimini veya baskanini mafyözlükle vs elestirirken kendi baskanlarina tanrilastirma sakinca görmüyorlar... Rijkaard'in sadece kendi taraftarlari arasinda degil, tüm spor medyasi tarafindan dahi dokunulmaz ilan edildigine sahit oluyoruz... Laf etmeye yeltenen Ridvan'a karsi yürütülen linc girisimlerini unutmadik... Buna mukabil Daum, sadece kendi taraftalarinca degil, "bagimsiz" spor medyasinca hicbir sekilde itibar görmemekte...
Benzeri bir durum taraflarin transfer politikasi üzerinde de görülmekte... Ara transfer döneminde Fenerbahce kardosuna Gökhan Ünal'i katarken, Galatasaray, Neill ve Jo trasnferleriyle yine trasnfer döneminin sampiyonu oldu.
Gökhan muhabbetle karsilanmadi camiasi tarafindan. Konu üzerinde fikir beyan edenlerin hepsi de bu transferin ne kadar gereksiz ve manasiz ve de sacma oldugunu söyledi durdu... Tabii lafi Aziz Yildirim'in kulübü bir diktatör gibi yönettigini yine diline dolayarak... Pekii sizce ayni sartlarda bu transferi Galatasaray yapsaydi camiasi nasil degerlendirirdi transferi... Emin olun söyle yazilar okurduk o Galatasarayli bloglarda: "Gökhan Ünal iki sezon öncesine kadar bu takimin almayi cok istedigi ama alamadigi oyuncu idi. Ligin gol krali, Topuz ile birlikte Kayseri'nin en önemli silahlariydilar... Trabzon'da yasadigi performans düsüsü onun bu degerini öldürmemeli... Sakatlik ve benzeri durumlarda yapilacak olan rotasyon uygulamasinda, zaten takima faydasi olmayan bir Burak ve artik iki sezon öncesinin fiyatiyla karsilastirildiginda komik olabilecek bir ücretle bu oyuncunun takima kazandirilmasi elbette önemli bir hamle."
Evet, evet, aynen benzeri laflari duyardik... Sorunlu oyuncu olduklari ve bellirli bir bölgeye biriktikleri durumlarindan hareketle Dos Santos ve Jo transferleri sayet Fenerbahce tarafindan yapilsaydi kesinlikle burun bükülecek isimlerdi. Ama transferi Galatasaray yapinca bu dönemde yapilacak nokta transferler oluyorlar.
Mittwoch, 6. Januar 2010
Semih Sentürk meselesi

Semih Sentürk meselesiyle ilgili biraz gectiktim; farkindayim... Son günlerde konulara hep gecikmeli daliyorum zaten. Biraz bayatlamis oluyor haliye, kusura bakmasin okurlar... Bayat da olsa arsivde bu konuyla ilgili yazim mutlaka bulunmali diye düsündügümden konuyu büsbütün esgecmek istemedim.
Semih'in hikâyesi malum. Yönetim sözlesmesindeki obsiyonu kullanip Semih'in mukavelesini uzatiyor. Semih ise bu durumdan haberi olmadigi icin kiyameti kopartiyor ve takimini Federasyona sikâyet ediyor... Bunun üzerine ipler kopuyor ve taraftarlar arasinda da siddetli yarilmalar olusuyor...
Konuyla ilgili biraz bilgi edinmeye calistim. Ve ortaya söyle bir resim cikti: Fenerbahce yönetiminin hukiki olarak böyle bir hakki var. Semih, bu obsiyonlu sözlesmeye iki sezon evvel imza atarken, ayni zamanda yönetime bu hakki tanimis. Burda akillara su soru geliyor hemen. Yönetimin böyle bir hakki olmasina ragmen, Semih ile oturup bunu yeniden konusmasi ve onun fikirlerini sormasi gerekmez miydi?
Bu konuda Aziz Yildirim'a kulübü ciftligi gibi yönettigi icin elestiriler var. Halbuki yönetim, kendisine tebligat ulastirildigini ve bunu inkar etmeye devam ederse yaptirim uygulamak zorunda kalacaklarini söylüyor. Yani Semih 'benim haberim olmadan uzatildi' demekte ne kadar halki; belli degil. Öbür taraftan Semih'in 'biz sözlesmeyi uzatiyoruz, ama sen ne diyorsun, istiyor musun burda kalmayi' gibilerinden bir soruyla veya ilgiyle muhatab olmadigi anlasiliyor. Profesyonel olarak bakildiginda böyle bir seyin gereksiz oldugu düsünülebilir, hukiki olarak da zaten bir mecburiyeti yok. Ama isin bu iki olgu disinda bir de "his" boyutu var. Semih Fenerbahce'nin altyapisindan yetismis, simdiye kadar hep yedek kalmasina ve performansi kendisinden daha düsük oyunculara dahi tercih edilememesine razi gelmis bir isim. Bir sembol olabilir. Bu baglamda haliyle, Lugano'ya veya Aurelio'ya yapilan muamelenin ona yapilmamasi gerektigi iddia edilebilir. Ben de bu görüse yakinim. Lakin burda sunun da altini cizmekte fayda var: Henüz bilmiyoruz yönetimin böyle bir iletisim kanali arayip aramadigini, belki de aradi ama Semih'ten cevap gelmedi. Onlar da tek tarafli olarak sözlesmeyi uzatti ve bunu tebligatla bildirdi. Belki de hikaye böyle gelisti. Ben durumun böyle olmadigi varsayimindan hareketle yönetimi elestiriyorum...
Pekii Semih burda ne derece hakli veya hatali biraz da ona bakalim isterseniz! Ben Semih'in ta Zico döneminde, Kezman'in arkasinda kaldigi anlardan itibaren gitmesini istemisimdir... Su anda da farkli bir sey düsünmüyorum yani. Bunu yaparken Semih, böyle bir yol mu izlemeliydi; "birlik ve beraberlige özellikle ihtiyacimiz oldugu su günlerde" tarzi Fenerbahce'nin TFF ile bunca tartismasinin oldugu su dönemde Fenerbahce'yi sikayet etmek yakismadi elestirileri var malum. Dogrusunu isterseniz ben öyle düsünmüyorum. Her olay birbirinden bagimsiz elealinmali ve Semih'in su durumda veya baska durumda takimini TFF'ye sikayet etmesinin cok farkli olmayacagina inaniyorum. Üstelik sikayet etmesini temel anlamda hicbir sekilde sorunlu bulmuyorum; esas soru bu sikayetinde ne derece hakli, o!
Eldeki veriler hakli olmadigi söylüyor, yukarda da belirtigim gibi. Pekii o bunun farkinda degil mi; bence pek ala farkinda. Yapmak istedigi de burda netlik kazaniyor zaten. Semih'in takim icindeki performansini, yani bu sezonkini, hepimiz biliyoruz. Sahada yürüyecek ne hali var ne de niyeti. Bu da onun aslinda gitmeyi kafaya koydugunu göstermekte. O yüzden de büyük olasilikla 2 sezon önceki o obsiyona imza atmis olmasindan dolayi muhtemelen pisman. Lakin hakuki olarak da yapabilecegi pek birsey yok görünüste. O da stratejik bir yol izliyoruz ve takimiyla savasa girip, kopusunu hizlandirmaya calisiyor. Zira hukiki anlamda haklar Fenerbahce'den yana da olsa, Aurelio olayi gösterdi ki, bu obsiyon isinde ciddi manada bosluklar var. Fenerbahce bu obsiyona yurtdisinda islerlik kazandiramadigi gibi, yurticinden de yine Aurelio olayinda görüldügü üzre oyuncuya verilen ceza bozdurulabilmekte. Aurelio meselesinin emsal teskil ettigi bir durumda Semih'in de tek cikar yolunun, bu oldugu acik. O da bunu kullanma gayreti icinde.
Tam da bu noktada son bölüm icin düsündügüm, bu olayla ilgili Fenerbahceli taraftlar arasinda süregiden polemiklere yaziyi baglayabilirim saniyorum. Pekcok konuda oldugu gibi bu konuda da Fenerbahce taraftarlari büyük bir yarilma icerisine girdi. Semih'e lanet kusanlar ile Semih'in Fenerbahcelilige laf söyletmen, esas suclu beceriksiz yönetimdir diyenler seklinde iki ana hat olustu diyebiliriz...
Ben tarafimi hemen söyleyeyim, Semih'e lanet okumamakla ve bir profesyonel olarak onun gitmeye hakki olduguna inanmakla birlikte takindigi tavrin genel itibariyle yanlis oldugu kanaatindeyim. Ama ona lanet okuyanlara, Fenerbahce'ye bunu yapmamaliydi diyenlere de cok fazla sözüm yok. Ben olaya böyle bakmiyorum ama cok iyi biliyoruz ki futbol dünyasinda ayaginda giyecek ayakkabisi olmadigi halde kendisine ayakkabi almaktansa maca bilet almayi tercih edenler var. Takimi yenilince sinir krizine gecenler. Sampiyonluk kaybedilince evden disari cikmayanlar, günlerce... Dünyaya küsenler vs. Bu tip taraftarlarin, Semih'e karsi kizginlik duymasi ve onu sucmalasi cok normal...
Öbür taraftan 'Semih'in Fenerbahcelilige laf söyletmen, esas onu simdi kitlelerin önüne atan ve yönetim becerisi göstermekten aciz baskan ve ekibi suclanmalidir' diyenleri ise hicbir sekilde anlamamaktayim...
Cünkü gördügüm kadariyla bu insanlar söyle bakiyor olaya. Semih'i simdi elestirenler ve onun Fenerbahceliligini sorgulayanlar, daha düne kadar Fener'e küfrederken, simdi Fenerbahce formasini giyen Emre, Topuz ve gecmiste bu formayi giymis Tümer'e sahip cikiyorlardi diyorlar... Bu cok büyük bir genelleme ve bence temelsiz bir homojenlestirme. Benim izlenim Fenerbahce'de büyük bir kitlenin bu isimleri kabullenmekte hala sikinti cektigi ve cok sevmedigi yönünde. Benimseyenler ve coktan sevmeye baslayanlar var midir; mutlaka vardir. Pekii bunlar ayni zamanda simdi Semih'i sucluyorlar midir; bilmiyoruz, öyle olan da vardir, ama Semih'i hakli bulanlar da vardir mutlaka. Neticede bununla ilgili bir kaniya varabilmek icin istatistiki bir arastirma yapmak lazim.
Örnegin beni ele alalim. Yukardaki isimleri alirken Fenerbahce cok huzursuzluk duydum. Özellikle de Tümer ve Emre'yi... Ama su anda Semih'i de haksiz bulmaktayim... E demek ki, simdi Semih'in Fenerbahceliligini sorgulayanlar (ben onun Fenerbahceliligini sorgulamiyorum gerci ama pozisyon olara berikilerden daha yakinim oraya) Emre ve Topuz'u da kolayca kabullenebiliyorlar elestirisi cok yerinde degil...
Bir de tabii söylemeden gecmemek lazim: bu gruptaki taraftlar anladigim kadariyla yönetimin kendisiyle ters düsen oyuncuyu bilinci olarak taraftar gözünde kötü gösterme gayreti güttügünü düsünüyorlar. Bu konuda bilirlerini organize ediyor ve bu oyunculari kötülemek icin manipülasyon yapiyorlar seklinde iddiada bulunuyorlar... Dogru mu bunlar, bilmiyorum, cok vahim bir durum oldugu acik.
Ben kesin bilgim olmadigi durumlarda mesafeli ve süpheli olma taraftariyim ama, birileri bunu cok ciddi bir sekilde iddia ediyor ve gecmiste de yapmadiklari sey degil diyerek kesin konusuyorsa, bir duralim derim.
Ölye oldugunu kabul ettigim andan itibaren de sorun hallolmuyor ama yine de benim zihnimde, cünkü ben taraftarin taraftarligina ve yüregine güvenirim. Bugün birileri Semih'e nefret kusuyorsa bu onlarin taraftarlik aldigi öyle oldugu icindir derim ve temelinde yatan dinamikleri de yukarda yazmaya calistigim gibi anlamaya calisirim, bu kitlelerin yönetimin manipülasyonuna ugramis kisiler olarak görmek ise hic itibar edecegim bir durum degildir.
Freitag, 1. Januar 2010
2016 adayliginda listeye giremeyen sehir ve stadyumlar etrafinda
EURO 2016 adayligina basvuru icin belirlenen stadyum ve sehirlerin listesi aciklandi.
Aday sehirler su sekilde: Istanbul, Ankara, Bursa, Izmir, Antalya, Eskisehir, Kayseri ve Konya...
Listede ismi gecmeyen iki sehir icin haliyle firtinalar koptu; daha dogrusu kopmasi normaldi...
Trabzon ve Adana...
Adana'yi tartismanin simdilik disinda tutalim; Trabzon'un ise teknik nedenlerle liste disinda birakiliyor olmasi aciklanabilir ama futbol kültürü icinde kabul edilemez. Bu düzenlenmesi sözkonusu olan turnuva herhangi bir turnuva degil. Örnekleme yerinde olur saniyorum; siz kaysi festivali düzenlediginizde Malatya'yi, tekstil üzerine yapilmasi gereken bir fuar icin Denizli'yi veya Bursa'yi, disarda birakabilir misiniz? Trabzon'u da futbol etrafinda dolanan bir organzasyon, festival, turnuva; velhasil futbola dokunan her hususta birlikte anmak durmundasiniz...
Ulasim zor, konaklamada güclük yasanir vs. gibi teknik aciklamalar yapilabilir; ama dogrusu da bu ya, sen o sehrine ulasimi saglayamiyorsan ne isin var bu adaylikta?
Ukrayna ve Polonya'dan daha mi aciz bu ülke bu altyapi calismalarini günü gelene kadar yetistirmek icin..?
Anlasilan o ki, isin kolayina kacmisiz yine... Trabzon'a göre ulasimi daha kolay denilebilecek yerler... Biraz daha külfetin, maliyetin ve zahmetin altina girmeyi göze alamayip Trabzon'u atmislar listenin disinda...
E madem öyle, bütün maclari Ankara, Itanbul, Izmir ve Bursa eksenide oynasaydik. Zahmeti daha az olurdu...
Gelgelelim Saracoglu'nun liste disina birakilmasina. Hali hazirda ülkenin en iyi, en büyük ve modern stadyumu hangisi diye sorsalar verilecek olan cevap belli: Sükrü Saracoglu. O halde nasil böyle bir stadyumun liste disi birakilmasi absürd degil mi dediginizde karsiniza söyle bir cevapla cikiyorlar: Adaylik 2016 icin. Türkiye o vakte kadar yepyeni projelerle giriyor yarismaya ve o gerceklestirilecek olan stadyumlarin hepsi Saracoglu'ndan daha modern ve iyi olacaklar. En azindan yeni olacaklar...
Tartisma bu sekilde baslayip sonlansa sorun yok. Halbuki is bununla bitmiyor. Birincisi Fenerbahcelilerin itirazi turnuvanin düzenlenecegi ve halen proje asamasinda olan herhangi bir stadyumla degil... Aynen kendisi gibi su anda hizmette olan ve bu haliyle projeye adini yazdirabilmis Atatürk Olimpiyat Stadyumu'na...
Soru da cok basit; o var da biz niye yokuz? Burda da bu kararin özellikle sözcülügünü yapmaya gönüllü bir Galatasarayli bloggerin dillendirdigi gibi su argüman öne sürülmekte: Atatürk Olimpiyat final maci icin o listede... Final karsilasmasi icin ise 60+ bin kapasite sarti kosulmakta. O yüzden listede bu stadyum. Sehirden iki stadyum katilacagi icin de diger kontenjan daha yeni ve daha modern olacak olan TT Arena'ya verilmis durumda...
Fakat inceledigimizde yukardaki argümanin bir carpitmadan ibaret oldugu gercegiyle karsilasiyoruz. Var olan sart 50 bin kapasite oldugu yönünde. 60 bin olursa da iyi olur deniliyor. Bu durumda da karsiniza büyük bir tornistanla cikip, adamlar 60 bin olursa iyi olur dediklerine göre 60 bin kapasiteli bir stadyumla girmezsek bu bizim icin bir eksi puandir o yüzden varken tercih edilmesi gereken Atürtürk olmalidir dediler... Bu argüman da cöktü kaldi zira Euro 2000 ve Euro 2008'in final karsilasmalarinin yapildigi stadyumlar bu önerilen 60 bin kapasitesinin bir hayli altinda... Demek ki, hic de eksi puan ifade etmiyor bu durum...
Öbür taraftan sunu da söylemek mümkün; kapasite illaki sorun ise bu stadyumun kapasitesi artilamaz mi? Zaten yönetimin bu yönde bir projesi var. Bu durumda öne sürülen bir argüman daha var: Saracoglu'nun etrafi cok dar ve UEFA Finalinde dahi bu konuda sikisiklik yasanmisti...
O zaman da verilecek olan cevap su olur: Etrafi genisletmek mümkün. Stadyumun dört kenari var ve bunlardan iki tarafa dokunulamazken diger iki tarafta genisletme calismasi olasi... Ayrica Atatürk Olimpiyat Stadyumu'nun sorunlarinin üzerinden gelmek icin de cesitli calismalar yapmak zorunda degil misiniz? Rüzgar problemleri, tribünlerin üzerinin acikligi, oraya ulasim konusunda yasanacak olan sikintilar ve oranin cevre düzenlemesi...
Bütün bunlar hesaplandiginda Saracoglu icin harcanmasi gerekenlerin daha mi azi bir miktar cikmaktadir? Bilmiyorum, kimsenin bunu bildigini de sanmiyorum. Hatta sunu söylemek de mümkün: Final karsilasmasi icin alindiysa bu stadyum ve tek esprisi oysa, Ankara yapilmasi sözkonusu olan 70 bin kisilik stadyumda neden final oynanmasin? Istanbul'da olmali final diye bir sart mi var? Istanbul olsa güzel olurdu eyvallah da Ankara da bu ülkenin baskenti, o kadar kolay yabana atilacak bir yer degil. Ya da Izmir'deki stadyumun kapasitesini büyük yapin. Orda final oynansin? Neden olmasin? Ankara'da final olmaz orasi cok tasra derseniz, Izmir icin aynisini söylemezsiniz herhalde...
O halde de yapilacak olan cevre düzenlemesiyle Saracoglu ve TT Arena'da karsilasmalar yapilabilir final karsilasmalarindan bagimsiz olarak. Hem böylece Istanbul'un hem Avrupa hem de Anadolu yakasi kullanilmis olur...
Bütün bunlar yine mantikli gelmeyebilir ve denilebilir ki, final Istanbul'da olmali, Türkiye Istanbul demek... Final karsilasmasi icin de Saracoglu'nu almaktansa Atatürk'ü alman mantiklidir. O yüzden de bu tercih bu sekilde yapilmistir...
Olabilir neticede bir karar verilecektir o da bu sekilde olmustur. Ama unutmayi ki bir tarafta futbol denilince akla gelen ülkedi ilk sehir Trabzon diger tarafta daha gecen sezon UEFA finali oynanmis daha önceki basvurulan iki adaylikta listeye girmis bir stadyum var. Bu iki camianin da itirazi yukardaki bahsettiklerimle birlikte bir paket halinde elealindiginda hic havada kalmamaktadir... Bu iki camia mücadelesini verir, gerekirse itirazini dillendirir; olursa olur olmazsa olmaz, ama kimse onlara bu yüzden takim veya sehir milliyetciligi yapiyor diye sacma sapan elestirilerde bulunamaz...
Mittwoch, 16. Dezember 2009
Kaan Koc'a karsi yürütülen linc...

Osmanli, ataerkil zihniyetin katmanlarina hakim oldugu bir toplum yapisini ihtiva ediyordu. Cemaatlerin devletle bakisinda da, cemaatler kendi iclerindeki iliskilerde de hiyararsik yapi her daim etkindi... Halkin devleti ve devlet büyükleri kutsamasi ve onu soyutlastirarak tanri mertebesine koymasi burdan mayanlanmaktadir...
Türkiye ise esasinda Osmanli'nin devami olmasindan mütevellit günümüze kadar bu ataerkil zihniyeti muhafaza eden bir toplum yapisiyla geldi... Devlet zihniyeti tarafindan sürekli kafasina vurulmus sunni-türk cemaatinin hala sözkonusu kürtler veya ermeniler oldugu zaman mesela, tarafindan sürekli dislandigi devlet zihniyetinin koruyucuguluna soyunmasi devlet denilen oldugunun soyutlanarak kutsanmasindan kaynaklanmakta...
Toplumu olusturan her bir bireyin de icine isleyen ve kaniksadigi bu zihniyet, her türlü iliski aginda, netzverkte kendisini ortaya koymakta...
Iste blog alemini elealamim... Basta Aceto hepsinin tanrisidir... Onun arkasindan yine cok popüler, tvlere cikan, Spor Servislerinden reklamlari yapilan, oldukca yogun okuyucu kitlesine sahip diger bloglar gelir.... Ve bir de onlarinda sadik okuyucusu konumdaki basit okurlar gelir... Bu bahsettigim okurlarin da bloglari vardir lakin, bahsettigim netzverkte yerleri alttadir... Konuyu esas orjininden saptirmamak adina bu hususu daha fazla desmeyecegim...
Kaan Koc üzerinde de böyle bir yapilanmanin linc girisiminin örneklerini gördük gectigimiz hafta icerisinde...
Önce olayi kisaca hatirlayalim isterseniz:
Öncelikle Milliyet yazari Atilla Gökce, Kaan Koc'un Fenerbahce'nin Kasimpasa macindan sonra yazdigi bir yaziyi kullarak genc yazari küstah bir dille elestirmeye kalkti. Elestirmesi degil derdim elestirirken kullandigi dil ve onun bunu "normal" olarak algilamasi ve bunun gerisinde yatan zihniyet.
Linkini verdigim yazida görülecegi üzere, basligi "vayyy Koc'um" olan yazinin dilinin ne kadar sakil ve düsük oldugunu söylemeye gerek yok. Küstahlikla nitelemem de bundan. Atilla Gökce yazinin ilerleyen bölümlerde de ayni üslubu devam ettiriyor.... Mesela, "yaptigi (yamadigi) analizlere bir sey demeyecegim..."
Bu tür durumlarda vasatin basvuracagi en basit taktiktir "yapamadigi analizler" ironisi... Ve burda da Atilla Gökce genc yazara karsi ne derece tepeden bakan bir bakis acisina sahip oldugunu acik bir sekilde gözler önüne seriyor... Bu berbat yazinin kapanisi ise icerigine cok uygun: "tamam mi Koc'um benim"...
Bu densiz yaziya karsi Kaan Koc oldukca sik bir cevap yaziyor kösesinde. Kücük Iskender'den alintiladigi misralar Atilla Gökce'ye verilecek en güzel cevabi iceriyordu:
“Yaşlı şairler unutmasın: Tabutlarını romatizma ağrıları çeken prostatlı kuşakdaşları değil, genç şairler taşıyacaklar. İki amaçla: Hem düşürmemeye özen göstereceklerdir, hem de bir an önce gömme telaşında olacaklardir"
Iste olaylar bütün bundan sonra tam da yukarda bahsettigim atarerkil zihniyete esir düsmüs toplum örnegini sergileyecek sekilde ceryan ediyor...
Atilla Gökce böyle bir kafada oldugu icin, yillardir bu camianin icerisinde ve meslekte olan "duayen" olarak tartisilmazligindan ve elestirilmezliginden son derece emin. Ayni sekilde bir genc yazara "Koc'um" diyebilecek kadar da nobran... Icerisine esir düstügü bu ataerkil zihniyet ona bu hakki veriyor cünkü...
Arkasindan da Kaan Koc'un verdigi cevaba tepkiler. Önce Gürcan Bilgic Atilla Abisini savundu. Ve aklini basini al yoksa tokadi yersin demeye getirdi. Iste bir baska ataerkil zihniyet. Bir büyük ve agabey olarak o da Atilla abisine saygida kusur etmiyor ve edenleri de bu sefer kendisi bir büyük ve agabey konumunda oldugu icin tokatlamaya hakki olduguna inaniyor...
Zaman'in Galatasaray amigosu Ahmet Cakir da tepki gösterenlerden. Kücük Iskender'e referans vermek yanlis anlamalara yol acabilir diyerek homofobinin doruklarinda gezen daha sakil bir yazi yazmisti o da... Atilla Gökce'nin dilindeki o nobran ve küstah üslub Cakir'da da mevcuttu... Tartisilmazliklarindan eminler ve kendi yazdiklari yazilarin esasinda cok daha büyük cirkinlikleri ima ettiginden bihaberler...
Ugur Meleke ögrendigime göre topa giren bir baska yazar, ama ben kendisini cok sikici buldugumdan su durumda dahi arastirmaya gerek görmüyorum yazisini... Bugün de Mehmet Demirkol deginmis hususa... Onun da hedefinde Kaan Koc var ve o da yerini Atilla Abisinin yaninda belirlemis... Kullanilan dil ve icerik acisindan en düzgünü ve en elealiniri Mehmet Demirkol'unki yine de... Lakin her seye ragmen "ustaya saygi" diye özetlenebilecek bu ataerkil zihniyet kalibi ve ezberinden o da kurtululamamisa benziyor...
Bugün gelinen nokta ise Atilla Gökce de, Kaan Koc da yeniden deginerek konuyu kapatmislar... Kaan Koc bahsetmeye calistigim linc girisimi özetlemis... Burdaki magduriyetinden bahsetmis. Ve yine ustaca bir atifta bulunarak konuyu kapatmis, bu sefer referans daha da büyük bir isim: Turgut Uyar.
"Hepinize iyi niyetle gülümsüyorum, hiçbirinizle dövüşemem”
Kaan Koc'un Gürcan Bilgic ve Atilla Gökce'yi arayip konuyu aciklamaya calismasini yadirgadim. Ama bilmiyorum belki de onun yerinde olsam bütün bu tepkilerden sonra ben de bir miktar geri adim atmak durumda kalabilirdim. Lakin her seye ragmen bu tartismada cok büyük bir is yapti ve kendisi sarsilmaz sananlara cok güzel bir ders verdi; zihniyeti örümcek agiyla örülmüsleri ise bir güzel ifsa etti...
Atilla Gökce ise hala ugradigi sokun etkisinde. Kendisine simdiye kadar "öte git" diyen olmamis olacak ki, nasil bu veled bana bunlari der gibi hala. Sagdan soldan gördügü destedigin kendisini ne kadar mutlu ettigini söylüyor ve konuyu babacan bir tavirla ve affederek kapattigini söylererek esasinda bu tartisma sirasinda ugradigi sokun onun zihniyetinde en ufak bir sorguya yol acmadigini gösteriyor. O hala söyledigi laflarin normal olduguna inaniyor ve hala buna karsin "dünkü cocuk"un ona laf edemeyecegini düsünüyor... Bütün ataerkil zihniyet tasiyicilari gibi...
Abonnieren
Posts (Atom)