Sonntag, 21. März 2010

Fenerbahce-Gaziantepspor: 1-0// Kipirdanma var


Sezon basina Fenerbahce cok hizli girmisti, önde basiyor ve sürekli hücum oynamaya calisiyordu. Lakin gerek UEFA Avrupa Ligi öneleme karsilasmasinda gerekse de ligteki bazi karsilasmalarda bu oyun anlayisinin takima sikinti yaratacagini gördügü anda Daum, siddetli bir degisime girmis ve Fenerbahce'nin geriye yaslayarak sadece maci kazanacak kadar oynayan bir takima dönüsmesini saglamisti...

Ikinci devre basinda da yine istahli ve hücuma düsünen bir takim olarak cikti Fenerbahce karsimiza... Ama aksilik bu ya, ilk yarida kazasiz belasiz atlatilan bu deneme bu sefer pahaliya mal oldu. Rahatlikla 9 puan cikartilmasi gereken Bursa-Manisa-Diyarbakir zincirindan Fenerbahce cebinde sadece iki puan ve tonlar sorunla cikti. Bunun üzerine Daum yine ilkyaridaki gibi bir degisme gitti sisteminde...

Fenerbahce yeniden geriye yaslanacak ve yine sadece maci kazanacak kadar hücum edecekti. Bu sekilde cikilan Antalya-Genclerbirlig-Antep döngüsünden bu sefer 7 puanla dönüldü. Aslinda hic tartisilmaz bir puantaj bu. Lakin sorun surda: Ligin ilk yarisinda kayipsiz atlatilan o deneme dönemi sonrasinda takim bu kayipsizligin verdigi özgüvenle, Twente, Staue, Galatasaray vs. gibi cok önemli karsilasmalarda dahi istedigi sonuc alip dönem saglam bir takim olarak görünüyordu.

Bu sefer ise girisilen bu acik oynama denemesi sürecinde karsi karsiya kalinan agir kayiplar, son dakikalarda ugranilan yikimlar, medyanin ve taraftarin takim üstündeki negatif baskisiyla birleserek takimi tam manasiyla travmaya sürükledigi icin ilkyaridaki o güvenli ve istedigini istedigi dakikada yapip sonuca giden takim yerine tutuk ve ham bir takim olarak cikti Fenerbahce bu üc karsilasmada karsimiza...

Esasina bakarsaniz Fenerbahce ligin en favori takimi Galatasaray'dan daha iyi "takim" hüviyeti tasiyor. Galatasaray'da macin sonucuna etki eden oyuncularin niteliksel ve niceliksel anlamdaki fazlaligi bu farki yaratmis durumda. Fenerbahce buna mukabil, geriyi saglam tuturak-acilmayi görüldügü üzere henüz becerebilcek seviyede olamadigi icin-ayaga paslarla rakibini acmaya ve sonuca gitmeye calisan daha derli toplu bir takim. Lakin, bu sistemi yeterince yerine oturtabilmis degil. Bunun icin belki daha süreye ihtiyac var ama o süre Fenerbahce gibi sampiyonluga oynayan takimlar pek olmuyor. Henüz o süreye ulasamadigi icin de, paslasma süresince dikine cok fazla gidemeyen, kanatlara yeterli hizda inemeyen bu haliyle de üretken olamayan bir takima sahip olmus oluyoruz.

Bu durumda ihtiyac olan sey ise, bu sikisikliklari acabilecek, yildiz oyuncular. Onlarin cezasahasi disindan vurabilecekleri beklenmeyen etkili sutlar; serbest vuruslar; yantoplari degerlendirebilecek uzun boylu hava topu hakimiyeti olanlar... Bu sikismislikta kilidi bunlar acabilir. Bu sayede o günü kurtarirken takiminizin pas oyunu yeterli hiza ulastirma konusunda gereksinim duydugu zamani da kazanmis olursunuz. Gelgelelim Fenerbahce'de bu isleri yapabilecek ekstra isimler pekyok. Alex yillardir bu takimin serbest vuruscusu ve en önemli yildizi ama ben yillardir ondan böyle kilit acan bir "free-Kick" izlemedim. Guiza dün cikip tam da o bahsettigim sekilde golü atti, ama Gencler karsisinda bunu kimse yapamadi... Birinde galibiyet gelirken digerinde beraberlige razi olunmak zorunda kalindi... Demek istedigim tam da bu...

Fenerbahce'nin su anda 52 puani var. Kalan mac sayisi 8. Hepsini kazansa ulasabilecegi puan sayisi 76. Hepsini kazanmasi mümkün olmadigini biliyoruz. Öte yandan bu sezon 73'ü görenin sampiyon olacagina inandigim icin Fenerbahce'nin hala bir mac kaybina veya en fazla 2beraberlige tahammülü oldugu kanaatindeyim. Lakin bu kayiplar üzerindeki veya yanindaki rakipleri Besiktas ve Galatasaray'a karsi olmamali...

Bu baglamda haftaya oynanacak olan ve cok büyük olasilikla beraberlikle bitecek olan Galatasaray karsilasmasini kazanmasi halinde ancak sampiyonluga ulasabilecektir Fenerbahce. Aksi durumda yani beraberlikte dahi Galatasaray'in cok büyük oranda sampiyon olacagini iddia edebiliriz saniyorum. Fenerbahce karsisinda daha ilk yarida 5-0 geriye düsmesi gereken Bursaspor'un Galatasaray'in önünü kesebilecegini ise hic sanmiyorum.

Samstag, 20. März 2010

Tribünden aşağıya adam atmanın cezası yok

Galatasaraylı olmayan hemen herkes Ankaragücü karşılaşmasında bir seyircinin tribünden aşağıya atıldığını söylüyor... Galatasaraylılar ise tuhaf bir şaşkınlık içinde 'ya defalarca görüntüleri izledim. Ortada bir insanın tribünden aşağıya atılması eylemiyok, adamın birisi kendisini atmış aşağıya benim gördüğüm kadarıyla' diyorlar... Galiba tahayyül yetenekleri çok gelişmiş olan bu arkadaşlar 'tribünden aşağıya atılan adam' imasından bir pet şişe veya taş gibi insan gücüne oranla hafif sayılabiliecek bir nesnenin havaya kaldırılıp fırlatılmasına benzer bir şey anlıyorlar... Bekledikleri manzara da bu bağlamda bir veya birkaç insanın başka bir insanı un çuvalı gibi kucaklayıp sahaya fırlatması, karşılarında böyle bir manzara olmayınca da insanı öfkelendirecek derecedeki şu yukarda bahsetmeye çalıştığım gibi mızmızlanmaya başlıyorlar...

Tabii şimdi devreye hemen refleks olarak 'rasyonel akıllar' sokulmalı. 'Efendim dışardan içeriye kesici veya patlayıcı bir alet sokulmamıştır o yüzden kulübün bu hususta bir sorumluluğu olamaz, bu münferit bir olaydır, ceza almaması normaldir' argümanını duymak için çok geç olmasa gerek... Hatta ben PC Lion vs. gibi her zaman aklı önplanda tutması ile övünen (ama nedense bu rasyonel akıl Galatasaray'ın Fenerbahçe'ye kaybettiği karşılaşmalarda yerini korkuç bir fanatikliğe bırakmakta), benzeri her olayda işi tereyağından kıl çeker gibi Galatasaray lehine bükmekte mahir kişilerden çoktan yukardaki gibi cümleler beklemekteydim; göremedim şaşırdım...

Cemal Nalga gibi yüzyılın skandalının dahi neredeyse hiçbir yaptırıma maruz kalınmadan kapatılması olayından sonra ligin kaderini etkileyecek önemli bir derbi öncesi aksi bir karar çıksaydı zaten süpriz olurdu benim için sevgili okur.

Tanjevic ve ölüm çağrışımı


Basketboldan nicedir uzaktım. O yüzden bu ülkenin uzak ara çok nefret edilen spor adamı hakkında benim şahsi fikirlerim oluşmadi hiç... Fkir oluşmadı ama yine de küfür eden onca adamın etkisinde kalarak ufak bir soğukluk duydum ona karşı. Herkesin istisnasız 'siktir olsun gitsin' dediği adam öğrendik ki, kansermiş ve yakın zamanda istifa edip gidecekmis... Enfes film Tabutta Rövaşata'nın olağanüstü güzellik ve zarafetteki oyuncusu Ayşen Aydemir de aynı hastalıktan kayetmişti hayatını... Onu hatırladım birden.
Neyse... Ölüm bir hakikat. Tüm canlılar gibi Tanyeviç de haberi aldıktan sonra hayatta kalmak adına sonsuz bir inatla çırpınacak ama sonuç değişmeyecek.
Ölümü bu kadar korkutucu kılan nedir? İnançlar mı? Öldükten sonra karşılaşacağı korkusunu yaşadığı 'öteki dünya'nın inanılan cezalandırıcı tarafı mı? Burdaki sevdiklerinden kopmak zorunda oluşu, onları bir daha asla göremeyecek olması mı? Yoksa bir bütün olarak 'varlık' duygusunu kaybederek 'yok' olacak olmanın verdiği dehşet duygusu mu?

Bilemiyorum; bu konular üzerine sürekli sorular uçuşur zihnimde her ölüm veya ölümü çağrıştıran hastalık haberi aldığımda.
Ya hayatta kalanlar? Onlar neden bir yakınları öldüklerinde keder içine çökerler? O sevdiklerini bir daha göremeyecek olmaları mı? Muhtemelen bunun etkisi çok büyük. Pekii sadece bu mu? Bence bunun kadar belki de bundan da öte karşılaştığı o ölüm olgusunun hakikat olduğu gerçeğiyle yeniden, bir kez daha yüzleşmesi ve ona kendi sonunu da hatırlatıyor olması... Evet çok büyük olasılıkla bu. Enke intihar ettiğinde onunla spor haberleri dışında neredeyse hiç temas halinde olmayan bloggerların samimi üzüntülerini hatırlıyorum. Tanjeviç'e durmadan sövenler hatta sırf o gitsin diye takımlarının mağlubiyetini dileyenler bakıyorum şimdi bloglarında onu hiç sevmezdik ama şimdi böyle olmasına onun adına üzüldük' yollu cümleler kuruyorlar...
Emin misiniz? Üzülmüşsünüzdür mutlaka ama, onun adına mı?

Freitag, 19. März 2010

Karıştırarak

Yazmak istediğim şeyler dolaşıyor zihnimde ama bölük pörçük... O yüzden şöyle karıştırarak hepsini bir yazı altına toplamakta zarar yok herhalde...

Fenerbaçe kötü yönetiliyor:
Takımın içinde bulunduğumuz sezon anı itibariyle ligteki konumu ve ortaya koyduğu futbol okları yeniden yönetime doğru çevirdi... Bu anlaşılablir bir durum. Aziz yıldırım'ın 12 yıllık başkanlık döneminde Galatasaray'ın 7. defa şampiyonluğa yaklaşması, Fenerbaçe'nin ise bu süre zarfında ancak 4 defa şampiyon olabilmiş olması bu inançları güçlendiriyor. Ben bu konuda daha farklı düşünüyorum elbette ama bunlar genel inanışı değiştirmeyecek şeyler.

Fenerhçe'nin kadrosu yetersiz:
Bu da yine içinde bulundğumuz dönem itibariyle çokca dillendirilmekte... Kimse szon başında böyle demiyordu ya da çoğunluk... Öte yandan takım sekizde sekiz yaparken de bunu söylemiyordu. Döve Döve şampiyonuz bu sezon diyenler, Santos, Cristian için sezon başında methıyel düzenler şimdi bu adamlardan ve takımdaki diğer yerli isimlerden dolayi kadronunyetersizliğine inanabiliyor. Zaman zaman ben de öyle düsşünüyorum itiraf edeyim. Ama öbür taraftan Fenerbahçe'de beğenilmeyen Selçuk'tan bile bir vites gerideki Hüseyin ile Bursaspor şu an Fenerbahçe'nin önünde. Ozan İpek, Volkan Şen gelse bizim takıma Ali Bilgin'den hiç de farkları kalmaz herhalde. Beşiktaş'ın da kadrosu her durumda Fenerbahçe'den daha geride ama ligte şu anda öndeler... Galatasaray'ın sonuca direk etki edebilecek yıldız oyuncuları fazlaysa da genel donanım anlamında Fenerbaçe bence daha ıyı dızayn edilmiş bir kadro ama işte onlar da bizden yukarda... Yani galiba kadro yetersiz derken biraz hatalı düşünüyoruz.

Spor Servisi:
Kim artık gelir ve Mehmet Demirkol'un Fenerbahçeli olduğunu söylerse ona 'yürü kalk git şurdan' diyeceğim. Trinünden düşerek hayati tehlike yaşayan bir insan olduğu halde ortada hala 'derbi seyircili oynanmalıdır bıdı bıdı' demekten öteye gidemeyen ve net bir duruş alamayan isim sürekli bahsettiği Galatasaray lisesi anılarının ve her defasında gururla sahip olduğunu söylediği o dönemden Galatasaraylı dostlarının etkisinde çokca kalmakta belli ki... 'Ortada hayati tehlike yaşayan bir insan varken bunları tartışıyorsak bırakalım biz bu işi' gibilerinden takındığı sahte mi sahte moralist yaklaşım ise midemi bulandırdı sadece...

Neyse bu türkçe klavey yine ısdırap dolu bir yazı süresi yaşattı bana... Kalanına sonra devam edelim arkadaşlar...

Dienstag, 16. März 2010

Galatasaray'in olasi sampiyonlugunun yanilticiligi


Ligin ilk dördüne sıralanmış tüm takımlar hala şampiyonluğa adaylar... Bursaspor dışında birinin diğerine karşı bir üstünlüğü de sözkonusu değil. Futbol anlamında...

Örneğin Galatasaray. Şu anda lider. Fenerbahçe ve Beşiltaş ile kıyaslandığında şansı en yüksek şampiyonluk adayı gibi durmakta. Yani bu haftanın fotoğrafını çekip baktığımızda böyle düsüşünüyoruz. Haftaya bu resmin tam aksi bir görüntünun ortaya cikmasi mümkün halbuki.

Ama sonuc ne olursa olsun bu gördügümüz mazarayi degistirmeyecektir...
Cünkü, takıma bir sistem, bir futbol felsefesi getirsin diye gitirilen Rijkaard ve yardımcısı sene başından bu yana ellerindeki kadroyu bir adım dahi ileriye götürememiştir. Şampiyonluğa ulasabilirler, burda sorun yok. Eric Gerets de şampiyon olmuştu. Ama ertesi sene kovuldu. Cünkü bir sezon öncesinde kisa yoldan pragmatik bir sekilde sampiyonluga ulasmak icin kullandigi yöntemler ertesi sezon gecerliligini yitirmisti onun da.

Rijkaard'ın takımı da, aynen Gerets'inki gibi hatta sonuc anlaminda ondan da geride kalarak, ne oynadığı belli olmayan bir takim görüntüsündeyken; sadece belli başlı yıldız isimlerden ve rakiplerin icerisinde bulundugu psikoljik bunalimdan istifade ederek sampiyonluga ulasabilecek gibi durmakta...

Ankaragücü karsisinda ne oynadi bu takim? Eskisehir karsisinda ne oynamisti? 4-1 kazanilan Kasimpasa karsilasmasinin 75.dksina kadar 1-1 degil miydi o mac da? Keita'yi cekip cikartalim takimdan, geriye ne kalir? Begenilmeyen Skibbe zamaninda, hizli, ayaga paslarla, dikine oynayarak rakip kaleye inmeye calisan bir takim olma yolunda ilerliyordu Galatasaray ve kendisi gibi futbol oynamaya calisan Besiktas, Benfica, Berlin gibi rakiplerin karisinda bu sistemin meyveleri cabucak vermisti. Bir tek Fenerbahce macinda ise yaramamisti ama biliyoruz ki Galatasaray'in Saracoglu'nda hicbir futbol rasyonalitesiyle aciklanamayacak bir kaderi var.

Bu sistem sadece sert oynayan Anadolu takimlarina karsi cok fazla ise yaramamisti ama bunun icin zaman vardi ve ilerleyen dönemlerde bununla ilgili cözüm de bulunabilirdi veya bulunamaya da bilirdi; bunu bilmiyoruz ama en azindan karsimizda Rijkaard'dan beklenenleri bir yil öncesinde yapmaya calisan bir adam vardi. Rijkaard'in takimi ise bu meziyetlerden hicbirine sahip degil. Bu sezon böyle sampiyon olalim seneye Rijkaard kendi imzasini tasiyan bir takim yaratir beklentisini ise hic gercekci bulmuyorum. Seneye bunu görebilmemiz icin bu sezon iyi kötü izlerini görebilmeliydik...

Lafi toparlarsak, Galatasaray sampiyon olursa sayet, bu sene basinda vaad ettiklerinden cok geride kalarak ve bircok seyi gerceklestirememis olarak olacaktir, o haliyle de asla tatmin edici olmamalidir...

Sonntag, 14. März 2010

Gençlerbirliği-Fenerbahçe: 0-0


Bir önceki postta belirttiğim heyecanla geçtim tvnin karşısına. Çayımı aldım... Keyfim yerinde... Fakat o da ne, takımda bir 'kabızlık'... Topu ileri geçirmekte zorlanıyorlar... Bu hafta da hiç kolay geçmeyecek, bu anlaşılıyor. Hatta takımın gol atmasının neredeyse mucizeye bağlı olduğu net bir şekilde daha ilk on dakikada belli ettirıyor kendisini. Aragones'in takımını görüyorum sanki sahada.
Sıkı bir ortasaha mücadelesi var ama bu mücadelenin sonuca yansımadıktan sonra bir manası olmuyor...
Özellikle Topuz ve Deivid kötü olan gerki kalan arkadaşlarında da gerideydiler... Vederson'un da bilindik yeteneksizliği sözkonusu olunca takım zaten rakip alana yerleşmekte hiç mahir olamadı...

Tama ligimizin kalitesi artıyor bunu anlıyoruz. Büyüklere artık öyle eskisi gibi rahat galibiyetler ve önden açılıp gitmeler haram. Öbür taraftan Gençlerbirliği en azından takım savunması anlamında vasat üstü ve disiplinli bir takım. Gençlerbirliği deplasmanı da her zaman için kayıpları beraberinde barındıran bir deplasman; her ne kadar Fenerbahçe son yıllarda burdan hep iyi sonuçlarla döndüyse de... Lakin bunların hiçbir tanesi Fenerbahçe'in benim çok sevmediğim Alex, Santos ve Emre dışındaki oyuncularının 'düzlüğü' ve ligin her hangi bir ortaüstü takımındakinden fazla olmadığı gerçeğini değiştirmiyor...
Onlar da formsuz veya eksik olursa takım son derece sıradanlaşıyor ve ortaya Gençlerbiriği'nden, Antep'ten, Kayseri'den veya Bursa'dan farkı olmayan bir takım çıkıyor. Ligte onların öünde olmasın nedeni de oyuncuların sırtındakı formanın rengi...
Her neyse de Galatasaray'ın kaybettiği hafta kazanan taraf olarak yeniden girdiğimiz heyacanından sıyrılmak çok zaman almamış oldu. Matematiksel anlamda hala şansı var takımın ama görülen o ki o çok iyi oynayıp da kazananılamayan karşılaşmaların yarattığı travma çok tahmin ettiğimden daha büyük olmuş... Bu nokta benim ümitlerimim hala büsbütün kaybolmamasına yol açan ise ligin diğer şampiyonluk adayklarının Fenerbahçe'den farklı olmayışı...

Samstag, 13. März 2010

İçimde tatlı bir heycan var sevgili blog


Nasıl oluyor bilmiyorum... Daha birkaç hafta önce büsbütün kötümser ve ümitsizken şampiyonlukla ilgili son bir haftadır tuhaf bir heycan ve ümit var içimde...
Bu iş olacak gibi... Sanki bu sene şampiyonuz gibi... Bu hissin hiçbir rasyonel temeli yok elbette... Yani takımın oyununda, sahada gördüklerimde ya da rakiplerin halinde bizim için müsbet şeyler ima eden değişiklikler yok bunu temelinde... Öylesine tuhaf bir heves...
Ve birşey daha itiraf edeyim mi; bu heves bu akşamki maçı da kazanacağımızı söylüyor... Aksi çıkarsa küfür etmeyin ama bana...

Freitag, 12. März 2010

Daum ile 'Teknik Analiz'


FB TV'de dün tesadüfen rastladım bu programa... Kahvaltı sofrasındaydım ve bir elimde çay diğer elimde penir varken yakalandım... O yüzden bir koşu kağıt kalem alaıp not tutmak mümkün olmadı Daum'u dinlerken...
Anladığım kadarıyla bu program haftalık hazırlanıyor ve Daum takımla ilgili Fenerbahçilelere teknil değerlendirmede bulunuyor... Programın banttan yayınlandığı belliydi ama ilk defa mı yayınlanıyordu yoksa tekar mıydı bilemedim...
Herneyse bunlar esas konumuz değil...

Sunucun soruları hiç fena değildi... Takımın neden kolay gol yediğini soruyordu... Aykut Kocaman ile ilişkilerinin nasıl olduğunu ve bu konuda basında çıkanların doğru olup olmadığını soruyordu ve daha pekçok şey...
Ben Daum'u insan olarak hiç sevemedim... Teknik adamlığını ise başarılı bulsam da üslup anlamında beğenmiyorum... Ama dediğim gibi, teknik adamlık denilen şeyin bir meslek olduğunu düsüşünüyorum ve bu mesleğin inceliklerine yeryüzünde teknik adamlık yapan sporadamlarının aşağı yukarı hepsinin hakim olduğuna inanıyorum... Yani Wenger ile diyelim Daum'un arasında Zidan ile Selçuk arasındaki bir fark gibi fark yok... Onları birbirinden farklı kılan ise doğru zamanda doğru yerde doğru hamleleri yapabilmiş olamları ve şanslarının da bu konuda yaver gitmesi...
Konuyu yine çok dağıttım... Esas söylemek istediğim, teknik analiz programında izlediğim Daum'un beni umutlandırmasıydı... Kendisinde son haftalarda alınan sonuçların olumsuz etkisi yoktu... İşine hakim, ne olup bittiğinden haberdar bir görüntü çiziyordu ve kesinli depresif ve ümitsiz değildi....
Aykut Kocaman konusunda söyledikleri ise tam manasıyla bir ders niteliğindeydi... Onunla çalışmalarında hiçbir sorun olmadığınnı söyledi... Aykut'un işine hakim olduğunu ve bunu çok iyi yaptığını ekledi... Kendisini eskiden beri tanıdığını ve onu her zaman zaten çekingen, sessiz ve geri planda kalan bir insan olduğunu söyledi... 'Ve bu yönleriydi onu bu kadar sevilen yapan' derken 'şimdi aynı özelliklerinden dolayı, sessiz olduğu, konuşmadığı ve önplanda olmadığı için eleştirilmesini anlamadığını' söyledi...
Tumani'nin maalesef kötü çevirisi yüzünden bu son kısım maalesef kaynadı gitti ama burası bence çok önemliydi.

Mittwoch, 10. März 2010

Bu FC Köln Soldo'nun eseri


Muhtemelen dahah evvel de öyledi ama benim yakından takip etme fırsatı bulduğum 2003-2004 yılından bu yana FC Köln istikralı bir istikrarsızlık içerisinde... Bir sezon 1. Bundesliga'da mücadele ederken ertesi sene yeniden 2. Bundesliga'da oynamayı mutlaka başarıyordu...

Bu sinusoidal eğriden kurtulmak için yapılması gereken ise iki sezon üstüste 1.ligte kalmayı başarmaktır... O sayede daha stabil bir takım olma yolunda ciddi manada adım atmış olacaklardır. Köln de bunu başarmak üzere. Daum ile birlikte yeniden çıktığı 1. Bundesliga'da bu ikinci sezonu geçiriyor ve şu anda ligta kalma adına çok ciddi sinyaller veriyorlar.
Aslında sezona hiç de iyi başlamamışlardı ve ben de burda bu konuda çok kötümser konuşmuştum... Benim en çok eleştirdiğim tüm bütçelerini Podolski'ye yatırmış olmaları ve bu yüzden takımın eksik kalan bölgelerine hiç bir takviye yapamamış olmalarıydı... Sezon kötü başlamaları da bu kötümserliği doğurlar nitelikteydi... Novakovic, Wome, Maniche ve Podolski gibi en önemli oyuncuları sakatlık, maç eksikliği ve formsuzluk gibi etkenlerden dolayı saha içerisinde yeterli performans gösterememelerinin yanında disiplinsizlikleri ve saha dışında yarattıkları problemler takımı takip edenler için, Köln'ün hiçbir şansının kalmadığını ima ediyordu...
Lakin ilerleyen haftalarla birlikte Soldo bütün bu olumsuzluklar içerisinde takımını hiçbir zaman büsbütün yukarılara çıkartamadıysa da her zaman tehliki bölgenin üzerinde tutmayı başardı... Sezon başında çok şey beklenen yukarda saydığım isimlerin sakat ve formsuz olduğu halde bu başarıyı Adel Chihi, Pezzoni, Freis, Brecko, Taner gibi isimlerle elde etti...
Şu anda 27 puanla 13. sıradalar ve ralagation bölgesinden tam 7 puan yukardalar... Matematiksel olarak hala tehlike altındalar ama oyunsal anlamda şu anda altında tuttuğu tüm rakiplerinden şu ya da bu şekilde bir adım daha önde olduklarını düşünürsek bu saatten sonra düşmeyeceklerini iddia edebiliriz sanıyorum...

Ligte tutunacaklarını varsayarak gelecek sezon için atılması gereken adımları da bir sonraki postta işleyelim derim ben zira şu Türkçe klavyeye hala alışamadım ve zihnimdekileri bir türlü istediğim ölçüde ve akıcılıkta yazıya aktaramıyorum... O zaman da hevesim kaçıyor kafam dağılıyor ve yazı 'mundar' oluyor...

Dienstag, 9. März 2010

Kutlu bir hadise olarak Fenerblog


Bu blog alemiyle tanıştığım ilk günden bu yana dikkatimi çeken bir husustu Galatasaraylı blogların hakimiyeti... Bunun temelinde tabiki Aceto adlı blog yatıyordu... Kendisi fanatik bir Galatasaraylı olan bu bloggerın bu alemin peygameri olarak kabul edilirliği çok kısa bir süre öncesine kadar sürüyordu... Herkes ilk onun bloguyla tanışıyor ve onun üzerinde diğer bloglara ulaşıyordu... Onun ağına kattığı reklamını yaptığı blogların birkaç istisna dışında tamamının Galatasaraylı olduğu ise malum... 'Hayatım Fenerbahçe' blogu dışında o istisna dediğim isimlerin ise (Lambuja, No Pain No Gain gibi) rengini çok belli etmeği, oldukça yuvarlak ve orta yolcu bir dil kullandıkları ta uzaktan belli oluyordu... Şayet dillerini köşeleyecek olurlarsa da bu Aziz Yıldırım'a yöneliyordu, o kadar...

Aynı zamanda bir medya mensubu olan bu Aceto blogun sahibi sayesinde bahsettiğim örgütlenmenin televizyonda da reklamları yapılarak etkinlik iyice arttırılmış olmuştu. Bu sayede de blog aleminin hakimi Galasaraylı bloglar oldu... Kendisine yeni blog açmış bir Fenerbaçli blogger bile evvela 'aceto', 'borges', 'pc lion fc', 'penne' vs. gibi isimleri takip edilen bloglar kategorisine ekliyordu... Bu, blog dünyasındaki Fenerbahçeli diğer blogların zaman içerisinde keşfedilmesiyle ancak değişiyordu... Tabii ta en baştan bu isimleri beğenen ve sadece beğendiği için takip eden Fenerbaçelilier de olabilir... Onların henüz daha aydınlanmamış birer birey olduğu düşüncesinde değilim, yanlış anlaşılmasın... Sadece genel resimden bahsetmeye çalışıyorum.

Şimdi ise işte Fenerbahçeli blogların önünde güzel bir olarak var... Ben bile iki senedir yoğun bir şekilde şu dünyanın içinde olmama rağmen bu ağ sayesinde daha önce tanımadığım birçok Fenerbahçeli blog olduğunu gördüm...

Henüz ağa katılmamış diğer Fenerbahçeli blogların da bir an evvel oraya iştirak etmeleri tavsiye ederim...

Montag, 8. März 2010

Terapi niyetine/ Fenerbaçe-Antalyaspor: 1-0


İyi oynadığı halde son haftalarda kaybettiği akıl almaz puanların etkisiyle derin bir ruhsal krize girmiş olan takımın ligin hiç de yabana atılmayacak ve Veysel-Necati gibi lig ortalamasını üzerinde bir performansa sahip iki hücumcuyu bünyesinde barındıran takımı karşısında galibiye ulaşması ve bunu rakibine hiç pozısyon vermeden yapması elbette takdir edilecek bir durum...

Evet ortalama bir Galatasaraylı blog yukardaki paragrafla karşılardı büyük olasılıkla takımlarının dünkü maçını... Tabii büsbütün haksız değil bu söylenenler... Hakikaten de Fenerbahçe'de ikinci yarının başlamasıyla birlikte takımın büründüğü sürekli hücumu düşünen ve topu rakip sahada oynamaya çalışan futboldan iki haftadır eser yok...

Ama bu hiç de anlaşılmayacak bir durum değil... Daha önceki postlarda takımın o maçlarda yediği gollerin akıl almazlığından defalarca bahsettik... Bilen de biliyor zaten... Tekrar gerek yok. Bunun üzerine takımın özgüvenini ve heycanını yitirmiş olması da kadar da doğal bir şey yok. Bunun yeniden nasıl kazanılabilir olduğu açık: Takım kötü oynarak da olsa galip gelmeli... O bakımdan dünkü Anlatalyaspor galibiyeti çok önemli... Bunun devam ettirilebilir ve seriye bağlanabilirliği ile ilgili hiçbir şey söyleyemiyorum maalesef... Çünkü birkaç oyuncuyu çıkarttığımızda son derece sıradan bir oyuncu topluluğu ile karşılaşıyoruz...

İşler yolunda gitse, sistemi yerli yerine oturmuş takır takır işleyen bir takım olsa bahsettiğimiz, muhtemelen, Bilica'nın. Cristian'ın, Guiza'nın, Topuz'un hatta Selçuk ve Deniz'in verebilecekleri biraz daha farklı olurdu... O zamanda bu kadar sıradan bır görüntü ıhtıva etmezdi belki... Ama şimdi sadece Emre ve zaman zaman parlayan Santos ve Alex performansıyal ayakta kalmaya çalışıyorlar... Onlar da olmadıpuı veya kötü olduğu zaman sıradanlık kaçınılmazlaşıyor...

Dünkü karşılaşmasını sonuç dışında sevindiren diğer bir olgu ise Deivid idi... Hala onun verebileceklerinin çok gerisinde... Sizleri bilmem ama her şeye rağmen ben Deivid sahada olduğu zaman o soğuk kanlığı, topa hükmedişi, oyun zekası ve güçlü şutlarıyla skorun değişebileceği ümidini taşıyorum... Topuz vermiyor mesela bana bu güveni... Ya da Vederson filan... O yüzden onun aramıza katılması çok önemli...

Evet sevgili okur, yazıdan da anlaşılacağı gibi haftalar öncesinden bu takımdan şampiyonluk adına ümidni kestiğini söyleyen benin, şimdi nasıl yeniden ümıtlendiğini görüyorsunuz... Takım sevgisi böyle bir şey işte... Terk eden sevgilinin attığı herhangi bir sıradan mesajdan acaba yeniden dönecek mi bana ümitlenmesi gibi caresiz bir sevgi bu...

Freitag, 5. März 2010

Yeniden...

Postun başlığını yeniden koymamın bırkaç nedeni var... Yeniden 'anaocağı'ndayım, bikrkaç günlük aradan sonra yeniden blogun başındayım vs. Bu listeyi daha da uzatabiliriz...

Öncelikle sevgili okur, hakikaten böyle 'borges' usulü kişisek postlar yazıp durmaktan çok hoşlanmıyorum... Çünkü ben burayı başlangıçtan bu yana bir günlük olarak değil, başta Fenerbahçe olmak üzere, futbol, sinema, medya ve kitaplarin üzere muhabbetlerin döndüğü dinamik bir blog olarak tasarladım... Bu büyük ölçüde sağlanabilmiş değil, bunun nedenleri ayrı ama şimdi tartışma konumuz dışında...

Bu açıklamayı yapma zorunda hissettim kendimi zira samimiyet önemli ve bir tarafta kişisel post girmekten hoşlanmıyorum deyip diğer taraftan ik post üstüste günlük yazar gibi post girmek tutarsızlığa işaret eder ve açıklamaya muhtaçtır...

Yeni mekana, iklime, çevreye alışmakla meşgulüm birkaç gündür... Tamam burası benim doğduğum ve büyüdüğüm ev... Aile benim aile ama 65, yıldır buraya sadece birkac haftalığına geri dönmek üzere gelirdim... O zaman işte 'senin yarı yaşındakiler evlendi sen ne zaman evlenecen, bu gidişle sana kimse gelmeyecek saçın sakalın da ağırmış' diyen ailemden tutun da komşu teyze ev amcalara kadar geniş spektrumdaki kalabalığın sinir bozuculuklarına tahammül edebiliyordum... Şimdi kaçış yok. Herne kadar bu birkaç günde bunu başarılı bır şekilde bertaraf edebildiysem de karşımdakiler çok güçlü ve yılmak nedir bilmiyorlar...

Tabii sadece bu değil... İflah olmaz bir AKP düşmanı olan çevremin sadece AKP düşmanlığından mütevellit bir ergenkon ve darbeci destekçiliğne varacak söylemleri ve yorumları dinleyip durmak zorunda kalıyorum... Izdırabımı tahayyül edebilirsiniz herhalde...

Neyse güzellikler de var... Önümüz bahar... 14 yaşımda lise okumak için ayrildiğim bizim bu ilçede o yaşımdan bu yana ilk defa bahari karşılayabileceğim... Bahçede yetişen çilekleri yıllar sonra ilk defa ömürleri tükenmeden görebileceğim... Ne zamandır bahçe sulamamıştım, yıllar sonra ilk defa bunun tadına varabileceğim...

Bol bol Orhan Kemal okuyabilirim yeniden... Radikal İKİ'yi ve Birikim dergisini de özlemiştim... Artık eylüle kadar bunlarla rahat rahat vakit geçirebileceğim...

Fenerbahçe'yi üstelik de basketbol subesini de içi,ne katarak bu sefer daha yından takip edebileceğim. Umarim blog da bu bağlamda daha renkli ve canlı olabılecek...

Tabiii bunun için su lanet olası Türkçe klavyeye alışmam lazım... Kendi bilgisayarımda 5-7 dakika içerisinde tamamlayabileceğim bu yazı için yarım saatten fazla bir zaman harcadım... Tam olarak kafamdakileri de yazabilmiş değilim...

Dienstag, 2. März 2010

Eve dönüs


Bundan tam 6,5 sene önce terk etmemistim memleketi. O zamanlar zimba gibi enerji dolu akademisyen olma idealiyle yanip kavrulan bir ögrenciydim... Simdi ise bu hedefinden uzaklasmis, hala olmak isteyen ama bunu eskisi kadar önemsemeyen, eskisi kadar caliskan ve enerjik olmayan; ama buna mukabil daha bir "dervis" olmus bir insana dönüstüm...

Zamanimda zihnimi termodinamik problemleri mesgul eder, makine dinamigi üzerinde kafa yorardim... Almanya'da hayat denilen mefhumun daha sahici, gercekci ve yakici problemleri karsisinda olgun tavirlarlar alabilme sinavindan gectim... Yastigima basimi her koydugumda ertesi gün hangi sinavdan ne kadar iyi not alabilecegimden gayri problemlerim oldu hep, ve bunlar birebir hayatin kendisiyle ilintiliydi...

Master icin cikmistim ordan, yaptim onu ama, bu bana 6,5 seneye maloldu... Cünkü ben o arada okulu birakip baska baska pekcok is-gücle istirak ettim... Türkiye'deki yillarimda ne kadar üniversite kampüsü icerisinde steril bir dünya ile temas halinde idiysem burda o derece hakikive zaman zaman aci olabilen bir dünya ile temas halinde oldum... Bizim saglikliksiz egitim sistemimizin dikte ettigi 'hayat sadece ÖSS ve arkasindan gelecek olan üniversiteden mütesekkildir, sen bunlari yaptiginda anda basarmissindir yoksa bitmissindir' diskurunun ne derece sacma ve mantiksiz oldugunu gördüm...

Ben ordan ayrilirken hüzünle kapliydi vücudum, sevdiklerimi geride birakirken beni neyin beklemedigini bilmedigim bir denize kulac acmistim... Simdi yine hüzünle kapli bedenim; burda 6,5 senede ilmek ilmek bastan sona ördügüm hayatimi, anilarimi, dostluklarimi bir daha bulamamacasina birakiyorum... 17 metrakelik kücücük odami, kösedeki her sabah kahve icmeye gittigim cafe'yi, yürüdügüm sokaklari muhtemelen bir daha görmeyecegim...

Spinoza yakaladigi sinekleri örümcek agina atarak onlarin örümcegin kollarindan kurtulma adina yaptigi caresiz cirpinislari kahkaha atarak zevkle izlermis... Bunu gören dostu dehset icinde ne yaptigini sormus; cevabi o dervisin su sekilde:

"Hayatta iste böyle... Sonsuza ulasma adina verilen bitmek bilmeyen bir mücadeledir... ama kacinilmaz son bir yerde sizi gelip bulacaktir, cirpinis bosuna"

O kacinilmaz son bir yerde gelip seni beni hepimizi bulacak ve bir noktada tüm o hayat hic yasanmamissa geride kalacak... O sonsuz ulasma gayratiyle sonsuzca verilen cirpinis manasizlasacak. Iste o sokaklar, o cafe, o ev sanki beni hic barindirmamiscasina devam edecek burdaki hayatina...

Neyse, simdi yeni bir hayat bekliyor beni? Yeni mi hakkikaten? Gecikmeli de olsa zihnimde tasarladigim hedeflerime ulasmanin pesine yeniden düsebilecegim... Ama daha az bir hirsla... Daha varoluscu bir bakisla... Bölümdeki diger genc akademisyenlerin vermedigi makalede önce kimin ismi yazilacak kavgasini, kimin posterini nereye asilacak olacagi üzerinde dönen masasiz kiskancliklari müstehzi bir edayla ve bosvermislikle karsilayarak... Hayati daha genis kalp ve büyük sefkatle kucaklayarak...

Montag, 1. März 2010

Bir ihtimal daha var; o da gitmek mi dersin?


Esasinda bugünden itibaren biraz daha iyi bir araliktayiz... Son Istanbul B.B maglubiyetiyle birlikte aci, korktugumuz gercekle yüzlestik, karsi karsiya kaldik... Korkulanla karsi karsiya kalmak durumunda olmaktir esasinda bizleri geren, cileden cikartan... Ama o korkulanla karsiya karisya kalindiktan sonra belki o sok, o öfke, o üzüntü ve o kederle kaplanir beden ama bir süre sonra rahatlayacaktir... Cünkü ona haftalardir, belki aylardir korkulu anlar yasatan sey gelmistir artik... Daha ötesi yok...

Iste bu noktadan sonra tartismak artik daha sagliklidir...

Simdi birincisi su lig artik nasil nihayete erecektir? Fenerbahce'nin hala sampiyonluk sansi vardir ama bu saatten sonra ümitli olmak sadece Nietschze'nin dedigi gibi iskencenin süresini uzatacaktir... Fenerbahce takim halinde ne kadar silkinir ve ligin geri kalaninda, neresiyse orasi, en iyi yerde ligi bitirmeye calisirsa o kârdir... Esas dönüsüm icin ise yazi beklemek lazim. Lig sonunu...

Fenerbahce'nin yaklasik 12 yildir görevde olan bir baskani var. Bu baskan uzun zamandir, tüm yaptiklari ve yapamadiklariyla, kabul edilmesi gerek ki camiasi tarafindan cok sevilmemekte ve deslenmemekte...

Belki de esas dönüsüm Baskan'in görevi birakmasidir... Daha düne kadar Baskan'i genel hatlariyla desteklerken bugün bunu yaziyor olmam bir celiski degil midir ey okur?

Aciklayayim efendim:

Benim Fenerbahce'nin Baskaninin görevi devam edecek olmasi ihtimaliyle ilgili hicbir problemim yok hala... Ama su bir gercek ki Fenerbahce'nin sabirsiz ve kolay kolay mutlu olmayan camiasi benden mütesekkil degil. Filmi biraz daha geriye götürelim. Söyle sezon basina...

Galatasaray camiasinin sene basindaki istahi, hevesi ve takimlarina olan inanci Fenerbahcelilerde yoktu... Bunun nedenleri de saniyorum, benim her zaman iddia ettigim ve son günlerde aldigim tepkilerle anlasildigi kadariyla herkesin hemfikir olmadigi Galatasaray camiasinin Fenerbahce camiasidan daha cok takimina güvenen ve iyimser camia olmasinin yaninda, Fenerbahce camiasinin Aziz Yildirim'a karsi artik doymus olmasi, onlar icin cok eski ve tanidik bir yüz olan Daum'un hicbir heycan yaratmayisi ve en önemlisi de Aziz Bey'in sözü verdigi "öpen takim" metaforunun gerceklesmesi adina somut kadro revizyonuna gidilmemesidir...

Yani taraftarin illallah dedigi Selcuklar, Denizler (ben bu ismi seviyorum), Ali Bilginler, Ugurlar, Vedersonlar yer yerinde duruyordu cünkü sene basiyla birlikte... Santos ismi bir miktar heycanladirmis camiayi ama onun da etkisi cok kisa sürdü...

Sezona kafadan Galatasaray avantajla girmisti cünkü camianin destegi Fenerbahce'ye oranla daha fazlaydi... Daha dogrusu Fenerbahce'de isler bir miktar tökezlese takimin ve yönetimin üzerine ciddi manada negatif etki yaratacak taraftar enerjisi Galatasaray'da yoktu... Bunun ne kadar önemli oldugunu ise birkac hafta öncesinden görmeye basladik...

Cünkü son haftalarda iyi oynadigi halde sonuca gidemeyen takimin (bugünkü Istabul B.B macini haric tutuyorum) bu perisanliginin, yani o golleri atamama ve bu aptal golleri yeme perisanliginin üzerinde sanssizlik kadar o taraftar baskisi da vardi bence... Filmi basa saralim derken de isaret etmek istedigim buydu...

O halde simdi de ileri saralim... Bu taraftar desteksizligi ile Aziz Yildirim göreve devam da etse seneye bu tahammülsüzlük tehdidiyle cok daha fazla karsi karsiya kalacagiz... Ve yine takimin böyle bir düsüs dönemi oldugu sirada (ki her ligte her takimda bir sezon icerisinde bunlar mutlaka olur) o zaman takim üzerindeki bu baski isleri daha da cikilmaz hale getirecektir...

Burda bu son haftalarin kötü sonuclarindan sadece taraftari sorumlu tuttugum sonucu cikmasin... Esas eksiklikleri son zamanlarda yazdigim postlarda söyledim zaten, en azindan kendi acimdan eksiklik olarak gördügüm seyleri; yani iste kadro faktörü, bunu kurarken uygulanan aklin yanlisligi, sanssizlik filan...

Burdaki taraftar vurgusu ise daha cok bu dönemlerde islerin daha da kötüye gitmemesi/ gitmesi veyahut bir diger ifadeyle bu krizden daha cabuk cikilmasi anlaminda islerlik kazanir ki Aziz Yildirim ile devam edildigi müddetce bu hep aleyhimize olacaktir, cünkü net bir sey ki bu camia bu baskani istemiyor artik...

Iste AZiz Yildirim'in gitmesi gerektigini birden bire düsünmeye baslamam bundan...

Pekii gerceklik de böyle mi olacak? Biz Yildirim'in gitmesinin iyi olabilecegini söylüyoruz ama biliyoruz ki bu isler bizim isteklerimize olmuyor...

Benim bu camiadan edindigim tecrübe sunu söylemekte, Aziz Bey, belki yine bir gidiyorum filan numarasi cekecektir ama niyahette yine gelip oturacaktir o koltuga...?

Iste o andan itibaren isler nasil sekil alir acikcasi hicbir fikrim yok... Cünkü teknik adami gönderse kim gelecek? Kendileri cünkü son zamanlarda bizlere hic "iste bu hoca" dedirtemiyor... Diyelim getirdi...

Gecen sezon ki o berbat sezonun arkasindan dahi Carloslu, Deividli, Alexli takimi bozmamis bozamamis baskanin bir de bunlarin üzerine Cristian ve Santos gibi iki vasati eklemesi sonrasinda, Yildirim kalsa bile cok büyük bir kadro revizyonuna girer diyebiliyor muyuz; Ben bu sezonki manzaradan itibaren bunu diyemiyorum artik...

Hatta belki dikkatli okurlar hatirlar bu blogta, ligin basladiginda bu takimin Aragones takimindan farki nedir veya ne kadar diye sürekli sordum...? Sebebi iste bu kadroydu...

Yine de her seye ragmen sunu söyleyebiliriz: Bu takim bu hallere düsecek takim da degildi... Esasinda bütünüyle AZiz Yildirim bu hallere düsecek baskan degildi... Bazi bloglarda okudum, uyuma baskan Galatasaray senin dömeninde 7. sampiyonluguna gidiyor deniyordu...

Simdi sapkamizi önümüze alip düsünelim... 2005-2006 sezonunda kazanilan Galatasaray sampiyonlugundan Yildirim ne kadar suclanabilir ki? Ya da 2007-2008 sezondaki Zico'nun o Avrupa'da firtina gibi esen takiminin sampiyon olamayip da o sezon Galatasaray'in sampiyon olmasindan, Yildirim ne kadar suclanabilir?

Ya da ilk göreve geldigindeki firtina Galatasaray dönemleri... Unutmamak lazim ki Galatasaray o dönemlere ondan yillar önce temellini attigi yapisal dönsümlerle ulasti... Aziz Yildirim öncesi Fenerbahce ise kulübü kendi cikarlari icin kullanan Baskanlarin ve baskanlar üzerinde gerisinde sahip olduklari oy gücüyle nüfuz sahibi olmak isteyen grup baskanlarinin cekistigi bir ciftlikti... O yapisal dönüsüm hamlelerini atmak, atmaya calismak ise, eksik gedik, ancak Yildirim döneminde oldu... Yildirim geldiginde biraz da bu kendisinden önceki cürümüslügün dezavantajlarini yasadi...

Tabii bunlardan öte bir de su gercek var. Futbol icerisinde sadece sizin degerlerinizin ve girdilerinizin islem görüp sonuca ulastigi basit bir oyun degil... Baskalarinin da parametleri bu isin icinde rol oynuyor... Yani siz de bir seyleri dogru diye yapiyorsunuz ama rakibiniz de kendisine göre yine ayni sekilde kendi dogrularini yapmak icin ugrasiyor... Bunun yaninda pekcok cevresel etken var... Hakem, sanssizlik, sakatlik, hava sartlari filan falan... Yani birgün geliyor ve sizin dogru dediginiz hicbir sey gecerli olmayabiliyor, buna mukabil rakibininiz dogrulari daha iyi sonuclar verebiliyor...

Bu da olabilir, burda da yapacak cok fazla birsey yok aslinda... Kabullenmekten baska... Cünkü, son haftalardaki bütün bu sanssiz maglubiyetler (ki kim ne derse desin ben dünkü Istanbul B.B. karsilasmasina kadar oynanan, Diyarbakir, Manisaspor ve Bursaspor karsilasmalarinda bu takimin puan kayiprlarini asla haketmedigini düsünüyorum) olmasa da sonuc takimin lehine olsaydi simdi cok baksa seyler konusuyor olurduk... Bu takim, bu Baskan ve bu teknik direktörle...

Sonntag, 28. Februar 2010

Volkan Demirel


Volkan A Milli Takimin 1. kalecisi... Bu da haliyle, ondan iyi kaleci mi olur, adam Türkiye'nin en iyi kalecisi iste düsünecesine variyor... Servet ile Gökhan Zan da ayni takimin stoperi, o halde onlari da tartismayalim...

Yani suna varmaya calisiyorum; bence bu takimin birinci kalecisi olamaz Volkan. Zaman zaman yaptigi kurtarislarla sonuca etki ettigini biliyoruz. Ama zaman zaman da yaptigi cok büyük hatalarla yine sonuca etki ettigini biliyoruz; bu sefer negatif anlamda... Yurt icinden belki Volkan'i kulübeye mahkum edecek kalibrede kaleci bulamayacagiz, ama yabanci transfer haklarindan birisi mutlaka burda degerlendirilebilir... Volkan'dan cok daha iyi, ama ülkesinin milli takim kalecisi olmayan pekcok kaleci dünyada bulmak mümkün. Bu da Volkan'in sirft milli takimin birinci kalecisi olmasindan hareketle tartisilmamasi gerektigi düsüncesini zayiflatir saniyorum...

Örnegin Bundesliga'nin düsmemeye oynayan takimlarindan birisi olan Mainz'in kalecisi Müller, birakin ilk ücü muhtemelen Almanlarin 5. siradaki kalecisi bile olmayacaktir. Ama Fenerbahce formasi altinda olsa Volkan'dan kat be kat üstün bir kaleci oldugunu görebilecegiz...

Bilica, Cristian ve Guiza'nin arkasindan Volkan ismini de tartismaya acmam, biraz da Fenerbahce'nin kalesinden forvet ucuna kadar bir zincir halindeki hattinin aslinda ne kadar cürük oldugunu göstermek adina...

Volkan Babacan ismi icin ise, Daum'un yillar evvel Volkan Demirel icin söylediklerini düsünüyorum: "Onu kalede görünce dehsete kapiliyorum."

Cöküse dogru sürüklenirken/ Istanbul B.B-Fenerbahce: 2-1

Son haftalardaki görece iyi futbol, takimin son yillardaki mücadele ortalamasinin üzerinde bir mücadele ama bir türlü sonuca gidememe, bilakis cok talihsiz gollerle sürekli hüsrana ugramanin neticeisinde bu hafta artik o azmin ve mücadelenin de kirilacagini ve daha geriye gitmis bir takim görecegimizi tahmin ediyordum...

Bunda pek yanilmadim saniyorum. Isler islemez hale gelince bir anda kadro ne kadar süklüm püklüm görülmekte degil mi gözümüze? Halbuki bu süklüm püklümlük, Deniz ve Selcuk'tan degil bence... Takim son haftalarda yasadigin talihsizliklerin soktugu depresyonun icerisinde... Bu haliyle de bu takim galip gelebilir ama kader aglarini zaten haftalar öncesinden örmüstü...

Geriye baktigimizda manzara cok icacici degil lakin hani önümüze baktigimizda isik görüyor muyuz iste o da maalesef benim icin tartismali... Bu mesele bu sezon sampiyon olup olmama meselesi degil... Ondan baska bir sey benim rahatsizligim. Sampiyon olmamaya zaten cok fazla itirazim yok; önemli olan yapisal hamleler yaparak saglam temeller üzerine oturan sistemli bir takim kurabilmek...

Bu konuda ise Fenerbahce yönetiminin iyi niyetinden eminim ama becerisinden süpheliyim... Bir seyi dogru yaparken baska pekcok seyi yanlis yapabilmekte... Su Fenerbahce kadrosunu inceliyoruz iste son postlarda... Buna devam da edecegiz, bu kadroda, Alex'i cikarttigimiz zaman bir de birazcik Emre'yi; olmadigi anda takimin cok büyük bir güc kaybina ugradigini söyliyebiliyor muyuz?

Sorun iste bu kadroyu kuran futbol aklinda... Aykut Kocaman-Daum hamlesi bence iyi bir hamleydi, ama buna mukabil, Cristian-Santos ile nihayete erdirilmis, transfer stratejisi o derece yanlis...

Beni ümitsizlige iten ise bu yanlislari görüp onlari düzeltmek yerine, dogru yaptigi seyleri bozmasi... Yani Daum'u ve Aykut'u gönderip, kadroyu ayni akilla devam ettirmek, beni korkutan bu...

Samstag, 27. Februar 2010

Iki camia arasindaki fark


1. Aziz Yildirim Aykut Kocaman'i sportif direktörlük görevine getirir.

Ortalama bir Fenerbahce taraftarinin buna reaksiyonu:

Aziz Yildirim camia icin sembol olmus bir ismi getirerek, taraftarlarin gözünü boyamaya calisiyor.

2. Adnan Polat, Tugay Kerimoglu'nu altyapinin basina getirilir.

Ortala bir Galatasaraylinin buna tepkisi:
Büyük Baskan, Tuhay gibi cok büyük bir kazirmayi, altyapinin basina getirerek cok büyük bir ise imza atmistir, aynen Barcelona'nin Guardiola ile yaptigi gibi...


Iste tam da bu yüzden Fenerbahce'de kurumsallik bir türlü yerli yerine oturmaz ve yapisal olarak hep bir takim eksikliklerle bogusulurken, Galatasaray her zaman Fenerbahce'nin önünde olagelmistir.

Türk futbolunda devrime yol acan Derwall, Feldkamp ve zirve olarak 1. Terim dönemi tesadüfi olarak Galatasaray'in olmamistir...

Bizde ise, Hiddink getirilir, ama ona uygun sistem ve kadro kurulma zahmetine girilmez, cünkü Hiddink cok önemli bir hocadir ve elinde sihirli degnek vardir, gerisinin önemi yoktur, basari mutlaka gelir onunla; ama olmaz ve 10 ay icerisinde gönderilir...

Löw gibi bugün bile tadi damagimizda kalan bir futbol oyununu takima yerlestirebilmis isim getirilir ama sampiyon olamadigi icin gönderilir. Onu sampiyon olamadi diye gönderdigi icin sadece Aziz Yildirim sorumlu tutulabilir mi bundan; o da neticede bu camiadan cikmistir, camiasi neyse o da odur... Kaldi ki bu caminin o zaman kacan sampiyonluga tahammülü olacagini bilse belki de göndermeyecektir. Aragones gelir, aynen Hiddink döneminde oldugu gibi eksik yapilir hamle...

Ve simdi Aykut Kocaman sportif direktörlüge getirilmistir, ayni bakis acisi devam etmektedir: Aykut gözboyamak icin ordadir, öyle olmasaydi, daha cok sesi cikar, gerekise tesisleri basar Daum'a ve oyunculara gözdagi verirdi... Temelden bu bakisa sahip olanlar, o sampiyonluk gelmezse Aykut'un kellesini de istemez mi sizce? Emin olun ister...

Sportif Direktörlük henüz daha cok yeni bir kurum. Kültürü simdiye kadar bu kadar fakrli olan bir camiada bu yapinin yerlesmesi zaman alir, bu zaman da en az 2 sezondur denmedigi ve daha bastan bu hamle Yildirim'in göz boyamasi olarak görüldügü icin sonuc hüsran olmaya mahkumdur...

Unutmamak lazim ki, Adnan Polat, en azindan benim gördügüm, en popülist ve en 'Fenerbahce kültürlü' baskani... Benim tek tesellim de bu... Fenerbahce bu kurumsallik hamlelerinde basariya ulasir ve o sirada Galatasaray baskani olarak Adnan Polat devam ederse göreve iste o zaman Fenerbahce, Galatasaray'in bir adim önüne gecebilecektir.

Daniel Guiza


Daha önceki iki postta da oldugu gibi Fenerbahce'nin kadrosu üzerine konusmaya devam ediyoruz... Bu postun konusu da Daniel Guiza.

Daniel Guiza su anda takimin en cok tartisilan ismi; ve bu negatif anlamda... Hani birileri onu elestirirken, baskalari da savunuyor degil. Burdaki savunanlardan kastim, son zamanlarda gidip de ona baklava yedirenler degil; o sadece tribünde gösterilen tepki karsisinda bir durustu... Savunmak anlaminda benim kastettigim ise, onun oyunculugunu begenen ve Fenerbahce'ye faydali olmaya devam edecegine inanan...

Bazi kemiklesmis durumlar, kroniklesmis yapilar degisimde güclük cikartirlar her zaman. O baglamda Fenerbahce'nin Alex eksenli futbol anlayisini degistirmek cok sancili olacagi icin bir türlü gerceklesmemektedir. Bunu denemeye calisan Aragones'in elinde kafasindakine uygun bir kadro yapisi olmadigi icin büyük bir felaketle karsi karsiya kalinmistir. Bir sonraki sezonda da ona tahammül edilmedigi icin o degisim gelmemistir elbette. Daum'un ise böyle radikal hamleler yapacagina zaten inanmiyoruz.

Iste bu yüzdendir ki, Guiza seneye bu takimda kalmamalidir. Cünkü bu formatla Fenerbahce bugünkünden yukariya ancak Zico dönemi takimi kadar olarak cikar; o haliyle de Guiza gibi oyuncularin performanslari her zaman soru isareti olacaktir...

Cok büyük bir futbol analisti degilim, ama benim gördügüm kadariyla Guiza gibi oyuncularin basarili olabilmesi ancak cift forvetli hatlarda mümkündür... Guiza'nin partneri ise daha cok nokta santrafor denilen golcü tiplerinden olmalidir... Ve Fenerbahce topu rakip yarisahada oynamalidir. Son haftalarda bunu yapiyor Fenerbahce. Ama gerek topu kanatlara ve sifira indiremeyisi, gerekse de Alex'in hem formsuzlugu hem de statik oyunu nedeniyle rakibini "yaramiyor".

Yani diyecegim odur ki, Guiza su anda Fenerbahce'de gördügü muameleyi hakedecek derecede kötü bir isim asla degil. Ama gercekler onun takimda kalamayacagini söylemekte. Alex bu takimda oldugu müddetce oynar, o oynadigi müddetce de forvetteki iki isimden biri o olur. Onun partnerinin da ona göre dizayn edilmesi lazimdir o halde... O özellikleri tasiyan isim Guiza degildir; maalesef...

Bunun icin uygun bir isim, hem savunmanin arkasina kosu yapabilecek hizli bir oyuncu hem de rakiple top arasina girip top saklayabilecek bir oyuncu olmalidir; son vuruslardaki basarisizliklari disinda aslinda Kazim tarzi bir oyuncu bu is icin uygundu denilebilir. Onun da hava topu hakimiyeti tartismali... Ama bütün bunlari bünyesinde toplayan, herbirinde üstü düzey olmasi gerekmiyor, bir golcü örnegin Fransa liginde mutlaka bulunur... Bunlar tabii birer görüs, bana ait bir okuma... Yaniliyor da olabilirim ey talip ama benim gördügüm bu sekilde...

Fabio Bilica


Simdi bakmaya üseniyorum... Link vermek icin. Ama biliyorum ki gecen sezon oynanirken, Bilica'nin transfer edilmesi gerektigini yazmistim. Bu istegim gercek de oldu. Transfer edildikten sonra gördügüm kadariyle taraftarin büyük cogunlugu ondan sikayetciydi. Begenmiyorlardi filan.

Ben ise aksine ona güvendigimi ve bu sezon hatta Fenerbahce'nin en faydali transferi olacagini iddia ettim. Ne akla hizmet bunlari söylemisim, bunlari söylerken ben bu ismi ne kadar taniyor musum; simdi gercekten ciddi ciddi soruyorum kendime...

Son derece riskli oynuyor; bu risk gayet rahat bir sekilde topa sahip oldugu anda o topu cikartirken de sözkonusu oluyor, topal birlikte kaleye dogru hareketlenmis rakiplerine dogru yaptigi hamlerlerde de... Bu ikinci kisimda bahsettigim son derece kontrolsüz hamleleriyle takimin karsi karsiya kaldigi, penalti, serbest vurus vs. sayisi azimsanamayacak düzeyde...

Her seye ragmen yedek olarak takimda tutmak mümkün, seneye statü degisecek mi bilmiyorum, ama 6+2 yabanci oyuncu kurali devam edecekse, Bilica'nin her seye ragmen satilmaktansa yedekte tutulmasinda fayda var... Ama daha iyi bir planlama varsa elde cikartila da bilir... Ama her halukarda takimin göbekte oynayan esas oyuncusu olamaz... Bu kesin...

Freitag, 26. Februar 2010

Cristian Baroni


Dünkü macla direk ilgilisi yok ama o macin isiginda ve Mehmet Demirkol'un zihnimde soru isaretlerine yol acan dünkü Spor Servisi'inde söyledigi sözler dogrultusunda Fenerbahce kadrosu üzerinde düsünmeye basladim... Sirasiyla bu isimler hakkinda yazacagim.

Ilk isim de Baroni.

Ben o mevkinin iki kisiyle kapatilmasindan hostunum. Zihnimdeki futbol matematigi bunu söylüyor. Fenerbahce'de de o bölgenin iki isim tarafindan domine ediliyor olmasine bu yüzden itirazim yok hicbir sekilde...

Bu isimlerden Emre olanina ise sonsuz derecede güvenim ve saygim var, futbol anlaminda... Su sartlarda Fenerbahce ondan daha iyisini bulamazdi... Benim futbol anlayisimda bu bölgedeki oyunculardan bir tanesi ileriye dogru cikarken digerinin sürekli bölgesinde beklemesi yoktur... Dönüsümlü olarak her ikisi de ileriye cikabilmeli, takimin hücum gücüne katki saglamalidir... Bu noktada Fenerbahce süregiden taktiksel anlayis benim tercihlerime uymamakta. Cünkü Baroni takimin hücum gücüne neredeyse hic katki saglamiyor... Bunun onun bir sucu olmadigi, hocanin bu sekilde istedigini söyleyenler var... Muhtemelen hakilar... Ama derdim o degil, hocanin o anlayisina katilmamakla birlikte, aksi durumda da Baroni'nin takimin hücum gücüne katki saglayacak meziyette olduguna inanmiyorum; onunla ilgili sorun da tam burada zaten...

Baroni;

örnegin bir Emre gibi, rakip cezasahasi disindan etkili sutlar atabilecek, gol pozisyonlarina girebilecek ve etkili toplar atarak ileri uclardaki oyunculari pozisyonlara sokabilecek bir isim midir?

Ballack gibi tam sahada rakiplerine pres uygulayarak rakiplerini bozabilen ve onlarla gögüs gögüse, omuz omuza mücadele edebilecek birisi midir?

Rakipler göbekten gelmeye calistiklarinda, onlari Kemalettin gibi söyle bir hirpalayip sarsabiliyor mu?

Duran ve yan toplarda rakip cezasahasi icerisinde tehlike olusturabilmekte mi?

Ya da rakip kanatlara inmisse, Marco gibi, beklerin veya aciklarin destegine yetisebiliyor mu?

Baski altina kaldiginda top saklayabilmekte ve faul alabilmekte midir; yoksa sürekli hatali paslarla savunmada ciddi manada tehlikelerin olusmasina mi yolacar?

Kendisiyle ilgili söylebilecek tek sey, stoperlerin arasina girdigi ve yeri geldiginde ücücü bir stoper gibi oynadigi... Ama bunu Selcuk da yapabiliyor... Hatta su soruyu soralim, zihnimizdeki daha da berraklastirabilmek adina: Cristian oynamadigi zaman kacimiz, yahu cok büyük eksikligini yasayacagiz simdi bunun, demekte... Hatirlanirsa takimin yildilari, Appiah, Tuncay, Alex, PVH, Nobre vs. oldugu halde Marco'nun sözkonusu olabilecek eksikligi her zaman cok ciddi manada endise yaratirdi insanlarda... Ayni endiseleri biz Cristian icin tasiyor muyuz?

Tabii ki hayir...

O halde seven arkadaslari bilemem ama, ben sampiyon olunsa da olunmasa da bu sezon takimdan gönderilmesi gerekenler listesinin basina onu yazacagim, sayet aksi olursa da ben bu yönetim ve teknik ekiple ilgili artik ciddi manada süpheye düsecegim...