Donnerstag, 7. Januar 2010

Pislik kaplamis ortaligi


Galatasaray basketbol takiminin sahtekarlik ve aptallik abidesi Cemal Nalga olayindan sonra küme düsürülmemesi bir kepazelikti. Bundan daha büyük rezalet olunamaz deniyordu ama olurmus, arkasi geldi. Artik göstermelik verilmis puan silme cezasi dahi yok.

Yani aleni sahtekarligin cezasi sadece sahtekarliga alet edilmis zavalli iki sporcunun hesabina yazildi. Ne kulüp, ne sube, ne de subeden sorumlu yönetici bu isten dolayi sorumlu su anda...

Levent Bicakci'nin kurban bayrami arifesinde yaptigi aciklamalarla zaten bu kararin gelecegi belliydi...


Kusmamak icin kendimi zor tutuyorum.

Not: Konustuklari zaman mangalda kül birakmayan ve biz herseyden önce oyununun güzelliginin pesindeyiz diyen ikiyüzlü ahlakci bloggerlar bakalim bu karar sonrasinda ne diyecekler...

Yahsi Bati


Yeni yila hizli girdim. Geri de kalan bir hafta icinde 3 film gördüm. Bir tanesi bir arkadasimin cocuklarina dogum günü hediyesi olsun diye kücücük kizlarla izledigim bir anismayon filmdi. O tabii yazi konusu olmayacak... Diger ikisi ise Fatih Akin'in son filmi Soul Kitchen ve Cem Yilmaz'in Yahsi Bati'si...

Yahsi Bati'dan bahsetmek isterim önce. Bir grup arkadasla aksam evde oturmaktansa, bilet fiyatlarinin uygun oldugu sali aksami sinemaya gidelim istedik. Yahsi Bati gelmisti sinemaya ve Almanya'nin ayazinda evde pineklemektense gidilip bir miktar gülüp cikilabilirdi salondan... Beklentiniz bu seviyede olunca filmden de memnun ayrilmamak mümkün degil. Nitekim Yahsi Bati, birazcik keyifleneyim ve birkac saatligine de olsa günlük sikintilarimdan uzaklasayim diyenler icin bence yeterli bir eglence kaynagi. Lakin sanatsal kaygilarla yaklasilir veyahut baska beklentiler icinde olursaniz, bu bahsettigim keyif kedere dönüsebilir. Cünkü filmin bir filmden ziyade uzun bir skecler toplami oldugu söylenebilir. Esprilerinin büyük bir cogunlugunun küfürden ibaret oldugu ve buna ancak ortaokul seviyesinde insanlar güler diyebilirsiniz. dramaturjik anlamda önemli olan, hikayede pesinden gidilen nesne (bu filmde elmas) bir süre sonra unutulabiliyor zira o sirada karakterlerin etrafinda dönüp dolasan komikler ve karakterlerin birbirlerine laf gecirmeleri önplana cikmakta. Asil amac kaybolup gitmekte. Bu da filmin bütünlügü ile ilgili de elestirilebilir olmasi demektir.

Ama bunlar dedigim gibi sanatsal gözle bakmak istediginizde zihinizi kurcalayacak olan eksiklikler... Esprilerde veya komikliklerde argoya siklikla basvuruldugu bir gercek olmakla beraber, Cumhuriyet resmi ideolojisinin bazi sacmaliklariyla ve Western filmlerinin alisageldik kliseleriyle (posta rabasi ve onun basilisi, kizildereliler, kasabasi ortasinda sürüklenen cali topagi, serif, arananlar, kelle avcilari vs.) inceden dalga gecmesi son derece güzel. Kökleri Orta Anadolu'ya (Kayseri?) dayanan kasaba serifi ise tek kelimeyle muhtesem. Yapilan is, verilen emek (film icin koskoca plato kurulmus) takdire deger...

Soul Kitchen'dan da sonra bahsedelim...

Ümit Özat


Caliskanligini ben de herkes gibi taktir ettim ama ne yalan söyleyeyim ondan hicbir zaman hoslanamamistim. Gecen günlerdeki röportajiyla aslinda tüm ciplakligiyla zihnimdeki süphelerin büsbütün dogru oldugunu kanitladi...

Futbolcuyken de böyleydi, cok konusur ve konusurken sacmalardi siklikla... Ama bu sefer sadece sacmalamakla kalmamis, ayip da etmis... Alex'e 2. sinif oyuncu demis. Onunla yetinmemis Daum'a da sallamis...

Ben lafi cok uzatmayacagim, kendisiyle ilgili en güzel yaziyi Chemedya'da Ahmet Ercanlar yazmis. Hala görmeyenler varsa, lütfen burdan okusunlar onu.

Mittwoch, 6. Januar 2010

Semih Sentürk meselesi


Semih Sentürk meselesiyle ilgili biraz gectiktim; farkindayim... Son günlerde konulara hep gecikmeli daliyorum zaten. Biraz bayatlamis oluyor haliye, kusura bakmasin okurlar... Bayat da olsa arsivde bu konuyla ilgili yazim mutlaka bulunmali diye düsündügümden konuyu büsbütün esgecmek istemedim.

Semih'in hikâyesi malum. Yönetim sözlesmesindeki obsiyonu kullanip Semih'in mukavelesini uzatiyor. Semih ise bu durumdan haberi olmadigi icin kiyameti kopartiyor ve takimini Federasyona sikâyet ediyor... Bunun üzerine ipler kopuyor ve taraftarlar arasinda da siddetli yarilmalar olusuyor...

Konuyla ilgili biraz bilgi edinmeye calistim. Ve ortaya söyle bir resim cikti: Fenerbahce yönetiminin hukiki olarak böyle bir hakki var. Semih, bu obsiyonlu sözlesmeye iki sezon evvel imza atarken, ayni zamanda yönetime bu hakki tanimis. Burda akillara su soru geliyor hemen. Yönetimin böyle bir hakki olmasina ragmen, Semih ile oturup bunu yeniden konusmasi ve onun fikirlerini sormasi gerekmez miydi?

Bu konuda Aziz Yildirim'a kulübü ciftligi gibi yönettigi icin elestiriler var. Halbuki yönetim, kendisine tebligat ulastirildigini ve bunu inkar etmeye devam ederse yaptirim uygulamak zorunda kalacaklarini söylüyor. Yani Semih 'benim haberim olmadan uzatildi' demekte ne kadar halki; belli degil. Öbür taraftan Semih'in 'biz sözlesmeyi uzatiyoruz, ama sen ne diyorsun, istiyor musun burda kalmayi' gibilerinden bir soruyla veya ilgiyle muhatab olmadigi anlasiliyor. Profesyonel olarak bakildiginda böyle bir seyin gereksiz oldugu düsünülebilir, hukiki olarak da zaten bir mecburiyeti yok. Ama isin bu iki olgu disinda bir de "his" boyutu var. Semih Fenerbahce'nin altyapisindan yetismis, simdiye kadar hep yedek kalmasina ve performansi kendisinden daha düsük oyunculara dahi tercih edilememesine razi gelmis bir isim. Bir sembol olabilir. Bu baglamda haliyle, Lugano'ya veya Aurelio'ya yapilan muamelenin ona yapilmamasi gerektigi iddia edilebilir. Ben de bu görüse yakinim. Lakin burda sunun da altini cizmekte fayda var: Henüz bilmiyoruz yönetimin böyle bir iletisim kanali arayip aramadigini, belki de aradi ama Semih'ten cevap gelmedi. Onlar da tek tarafli olarak sözlesmeyi uzatti ve bunu tebligatla bildirdi. Belki de hikaye böyle gelisti. Ben durumun böyle olmadigi varsayimindan hareketle yönetimi elestiriyorum...

Pekii Semih burda ne derece hakli veya hatali biraz da ona bakalim isterseniz! Ben Semih'in ta Zico döneminde, Kezman'in arkasinda kaldigi anlardan itibaren gitmesini istemisimdir... Su anda da farkli bir sey düsünmüyorum yani. Bunu yaparken Semih, böyle bir yol mu izlemeliydi; "birlik ve beraberlige özellikle ihtiyacimiz oldugu su günlerde" tarzi Fenerbahce'nin TFF ile bunca tartismasinin oldugu su dönemde Fenerbahce'yi sikayet etmek yakismadi elestirileri var malum. Dogrusunu isterseniz ben öyle düsünmüyorum. Her olay birbirinden bagimsiz elealinmali ve Semih'in su durumda veya baska durumda takimini TFF'ye sikayet etmesinin cok farkli olmayacagina inaniyorum. Üstelik sikayet etmesini temel anlamda hicbir sekilde sorunlu bulmuyorum; esas soru bu sikayetinde ne derece hakli, o!

Eldeki veriler hakli olmadigi söylüyor, yukarda da belirtigim gibi. Pekii o bunun farkinda degil mi; bence pek ala farkinda. Yapmak istedigi de burda netlik kazaniyor zaten. Semih'in takim icindeki performansini, yani bu sezonkini, hepimiz biliyoruz. Sahada yürüyecek ne hali var ne de niyeti. Bu da onun aslinda gitmeyi kafaya koydugunu göstermekte. O yüzden de büyük olasilikla 2 sezon önceki o obsiyona imza atmis olmasindan dolayi muhtemelen pisman. Lakin hakuki olarak da yapabilecegi pek birsey yok görünüste. O da stratejik bir yol izliyoruz ve takimiyla savasa girip, kopusunu hizlandirmaya calisiyor. Zira hukiki anlamda haklar Fenerbahce'den yana da olsa, Aurelio olayi gösterdi ki, bu obsiyon isinde ciddi manada bosluklar var. Fenerbahce bu obsiyona yurtdisinda islerlik kazandiramadigi gibi, yurticinden de yine Aurelio olayinda görüldügü üzre oyuncuya verilen ceza bozdurulabilmekte. Aurelio meselesinin emsal teskil ettigi bir durumda Semih'in de tek cikar yolunun, bu oldugu acik. O da bunu kullanma gayreti icinde.

Tam da bu noktada son bölüm icin düsündügüm, bu olayla ilgili Fenerbahceli taraftlar arasinda süregiden polemiklere yaziyi baglayabilirim saniyorum. Pekcok konuda oldugu gibi bu konuda da Fenerbahce taraftarlari büyük bir yarilma icerisine girdi. Semih'e lanet kusanlar ile Semih'in Fenerbahcelilige laf söyletmen, esas suclu beceriksiz yönetimdir diyenler seklinde iki ana hat olustu diyebiliriz...

Ben tarafimi hemen söyleyeyim, Semih'e lanet okumamakla ve bir profesyonel olarak onun gitmeye hakki olduguna inanmakla birlikte takindigi tavrin genel itibariyle yanlis oldugu kanaatindeyim. Ama ona lanet okuyanlara, Fenerbahce'ye bunu yapmamaliydi diyenlere de cok fazla sözüm yok. Ben olaya böyle bakmiyorum ama cok iyi biliyoruz ki futbol dünyasinda ayaginda giyecek ayakkabisi olmadigi halde kendisine ayakkabi almaktansa maca bilet almayi tercih edenler var. Takimi yenilince sinir krizine gecenler. Sampiyonluk kaybedilince evden disari cikmayanlar, günlerce... Dünyaya küsenler vs. Bu tip taraftarlarin, Semih'e karsi kizginlik duymasi ve onu sucmalasi cok normal...

Öbür taraftan 'Semih'in Fenerbahcelilige laf söyletmen, esas onu simdi kitlelerin önüne atan ve yönetim becerisi göstermekten aciz baskan ve ekibi suclanmalidir' diyenleri ise hicbir sekilde anlamamaktayim...

Cünkü gördügüm kadariyla bu insanlar söyle bakiyor olaya. Semih'i simdi elestirenler ve onun Fenerbahceliligini sorgulayanlar, daha düne kadar Fener'e küfrederken, simdi Fenerbahce formasini giyen Emre, Topuz ve gecmiste bu formayi giymis Tümer'e sahip cikiyorlardi diyorlar... Bu cok büyük bir genelleme ve bence temelsiz bir homojenlestirme. Benim izlenim Fenerbahce'de büyük bir kitlenin bu isimleri kabullenmekte hala sikinti cektigi ve cok sevmedigi yönünde. Benimseyenler ve coktan sevmeye baslayanlar var midir; mutlaka vardir. Pekii bunlar ayni zamanda simdi Semih'i sucluyorlar midir; bilmiyoruz, öyle olan da vardir, ama Semih'i hakli bulanlar da vardir mutlaka. Neticede bununla ilgili bir kaniya varabilmek icin istatistiki bir arastirma yapmak lazim.

Örnegin beni ele alalim. Yukardaki isimleri alirken Fenerbahce cok huzursuzluk duydum. Özellikle de Tümer ve Emre'yi... Ama su anda Semih'i de haksiz bulmaktayim... E demek ki, simdi Semih'in Fenerbahceliligini sorgulayanlar (ben onun Fenerbahceliligini sorgulamiyorum gerci ama pozisyon olara berikilerden daha yakinim oraya) Emre ve Topuz'u da kolayca kabullenebiliyorlar elestirisi cok yerinde degil...

Bir de tabii söylemeden gecmemek lazim: bu gruptaki taraftlar anladigim kadariyla yönetimin kendisiyle ters düsen oyuncuyu bilinci olarak taraftar gözünde kötü gösterme gayreti güttügünü düsünüyorlar. Bu konuda bilirlerini organize ediyor ve bu oyunculari kötülemek icin manipülasyon yapiyorlar seklinde iddiada bulunuyorlar... Dogru mu bunlar, bilmiyorum, cok vahim bir durum oldugu acik.

Ben kesin bilgim olmadigi durumlarda mesafeli ve süpheli olma taraftariyim ama, birileri bunu cok ciddi bir sekilde iddia ediyor ve gecmiste de yapmadiklari sey degil diyerek kesin konusuyorsa, bir duralim derim.

Ölye oldugunu kabul ettigim andan itibaren de sorun hallolmuyor ama yine de benim zihnimde, cünkü ben taraftarin taraftarligina ve yüregine güvenirim. Bugün birileri Semih'e nefret kusuyorsa bu onlarin taraftarlik aldigi öyle oldugu icindir derim ve temelinde yatan dinamikleri de yukarda yazmaya calistigim gibi anlamaya calisirim, bu kitlelerin yönetimin manipülasyonuna ugramis kisiler olarak görmek ise hic itibar edecegim bir durum degildir.

Dienstag, 5. Januar 2010

Zenci Olmak


Bu hikâyeyi Yildirim Türker'in kaleminden okumustum, yillar evvel. New York'ta iyi bir sirkette, cok iyi bir isi olan, mutlu, mesut bir zenci calismaktadir... Beyaz bir hanimi, mutlu bir yuvasi vardir... Bir gün bu kisinin annesi cikagelir... Bu onun icin yikim olur. Annesiyle karsilasan esine, dostune, yakinina, kendisinin zenci de olsa nasil da gelistigini, degistigini ve onlardan birisini oldugunu anlatir. Büyük bir üzüntüyle... Yakalanmis, kistirilmis olmanin verdigi bir hüzünle...

Esi o sirada cevap verir kendisini annesinden dolayi kahreden kocasina: "üzülme canim, senin zenci oldugun zaten biliniyordu"

Türker, bu hikayeyi escinsellere bagliyor ve onlarin bulunduklari toplum icinde kabul görebilmek icin ne tür tavir aldiklarini ve esasinda ne yapmalari gerektigini anlatmaya calisiyordu...

Radikal'de yillar evvel tanidigim ve cok begendigim Mehmet Demirkol'un son yillardaki performansini, özellikle tvlerdeki performansini hüzünle izlemekteyim... Kendisi onun Fenerbahceli oldugunu bilenler tarafindan oldukca sindirilmis olacak ki, tarafsiz oldugunu göstermek ve ispatlamak icin nerdeyse Fenerbahce ile ilgili her olayi bir Fenerbahce düsmani gibi okuma derdine düsmüs durumda... Spor Servisi'nde bazen Fuat Akdag frenlemek ve akli selim düsünmek konusunda uyurmak durumunda kalabiliyor onu...

"Fenerbahce degil de Besiktas olsaydi su anda 3-0 yenilmis olan yikiliyor olurdu su anda ortalik. Besiktas ile ilgili kötü haberlerle..." Ercan Saatci sonrasi Hürriyet'i elestirmeye calisir ve Ercan Saatci'ye taraftarligi üzerinden vurmaya calisirken.

Allah'tan Fuat Akdag devreye girdi de, "belki de yazilacak konu yoktu Fenerbahce ilgili" diyerek saglikli düsünmenin nasil olabilecegini gösterdi...

Bu gayretilye belki zamaninda kendisine sinsi Mehmet Demirkol diyenlerin, sevgili Mehmet Demirkol'u olmayi basardi. Ama cok umrunda olur mu bilmiyorum; kendisini evvelden cok sevenleri de kaybetmekte... Cevrede, esinin dostunun arasinda taraftar olmanin, tarafli olmanin kompleksini yasar, bunun sakil bir durum oldugu yanilgisi icerisine girersen, bu savrulus normaldir haliyle... Halbuki o Fenerbahceli kalarak da sevdirebilirdi kendisini... Radikal'de pek ala basarmisti bunu.

Samstag, 2. Januar 2010

Tystnaden-> The Silence -> Das Schweigen


Yeni yilla birlikte blogun icerdigi temalar ile ilgili biraz farkliliklara gitmeyi düsünüyorum. Bir futbol blogu olmasina ragmen burasi simdiye kadar, yan tarafta da görülecegi üzre esasinda benzeri bloglarda görebilecegimiz futbol resimlerinden ziyade bizde benim icin cok degerli olan iki yönetmenin fotograflari yer aldi...

Bu ayni zamanda sinemanin benim hayatimdaki yerini de ima etmekte. Bu giristen de anlasilildigi gibi artik sinema üzerine de birseyler bulunacaktir bu blogta. Tabii burda sunu söylemekte fayda var: Hicbir zaman cok genis bir spektrumu kusatabilen sinema bilgisine sahip olmadim. Izledigim ve daha cok egildigim filmler genel itibariyle tek bir eksende yogunlasmakta... Haliyle de burda, örneklerine baska baska bloglarda rastladigim falanca dönemin komedileri filanca dönemin thrillerlari vs. tarzinda bir yapi olusmayacak sinema üzerine... Bazen Haneke'den, bazen, Bergmann'dan, bazen Bresson'dan, bazen Zeki Demirkubuz'dan filan bahsederken; kimi zamanda auteur yönetmenlerden siyrilip büsbütün gise amacli yapilmasa da daha genis bir seyirci kitlesine hitab eden filmlere yönelecegiz... Hepsi bu kadar...

Icerikle alakali konustuktan sonra biraz da usülden bahsetmeliyiz saniyorum. Bir sinema elestirmeni degilim. Bu konunun haddimi asacagini düsünürüm. O yüzden yazdigim yazilar daha cok "sözlüksel" formda yazilmis olacak. Ve beraberinde kendi öznel düsüncelerimi ekleyecegim.

#######

Bu giristen sonra bahsetmek istedigim ilk filme gecebiliriz artik...

Orjinal adi Tystnaden, nam-i diger The Silence... Isvecli ustanin 1963 yapimi filmi inanc üclemesinin de son halkasi... Bergman bu filmlerinde mütemadiyen Tanri ile ugrasir ve onun varligini sorgular durur...

Lakin, bu filmde diger ikisinde oldugu gibi ne uzun uzun diyaloglara yer verilmis, ne de tanri'dan bahsedilmistir. Filmin adi "sessizlik" anlamina gelir; bu diyalogsuzluk da Tanri'nin eksikligi de buna yorumlanmistir. Tanri'nin yoklugu bir nevi Tanri'nin sessizligdir. Film icinde Ester'in sürekli babasindan bahsetmesi, babasi övmesi; onun cok büyük ve iri bir adam olmasina ragmen sevimli oldugunu iddia etmesi; o öldükten sonra kendisinin de yasamak istemediginden bahsetmesi, buna mukabil Anna'nin babasini öfke ve nefret ile hatirlamasi, kendisini yaptigi hatalardan dolayi cezalandirip, kendisine kurallar koydugundan bahsetmesi Bergman'nin Tanri'yi bu sefer bu iki kiz kardesin babasi olarak önümüze koydugunu aciklamaktadir.

Psikalaniz acidan baktigimizda da Ester ile Anna'nin bu cekismesini, "it" ile "süperego" nun mücadelesi olarak okumak mümkün. Vücudunun arzularinin pesinden aymazca giden Anna "it"i sembolize ederken, ona sürekli akil veren ve onu yaptiklarindan dolayi elestiren Tanri'sina (babasina) asik Ester, süperegonun kendisidir... Galiba.

Bu iki kiz kardesin ve cocugun kaldigi otel esasinda fiktif bir yerde bulunmaktadir. Yani aslinda öyle bir yer yoktur ve orda konusulan dil de yine uydurmadir.

Film boyunca muazzam bir sessizlik ve Bergman'in cogu filminde rastlanan "sikinti" hakimdir.

Bergman her ne kadar "ben aslinda kücük bir film hayal etmistim" dese de dönemine göre büyük gise yapan bir film olmustur. Bunun sebebi, Isvec'te bu filmin icerisinde yer verdigi yaklasik 2 dklik sevisme sahnesi nedeniyle yarattigi sansasyondur. Sanatta sevismeye ne ölcüde yer verilmelidir tartismalari ilk defa o zaman bu kadar aciga cikmis ve filmin sansürlenip sansürlenmemesi gerektigi tartismalari filmin üzerini örtmüs.

Sonuc itibariyle benim izledigim en güzel Bergman filmlerinden bir tanesidir diyebilirim.

Bir Theo Weeks vardi; n'oldu ona?

Theo Weeks'ten, arsivleri kurcalasak, Aykut Kocaman yönetimindeki Ankaraspor'u yakindan takip etmeye calistigim dönemlerde övgüyle bahsettigim görülebilir...

Simdilerde cok uzaklastik kendisinden. Galiba Ankaragücü'ne gecis asamasinda uzun bir süre uzak kaldi formadan. Bir anda da giremedi forma... Olasidir. Dilerim cok sürmez bu ayrilik. Cok önemli bir oyuncu idi benim gözümde kendisi....

Freitag, 1. Januar 2010

2016 adayliginda listeye giremeyen sehir ve stadyumlar etrafinda


EURO 2016 adayligina basvuru icin belirlenen stadyum ve sehirlerin listesi aciklandi.
Aday sehirler su sekilde: Istanbul, Ankara, Bursa, Izmir, Antalya, Eskisehir, Kayseri ve Konya...

Listede ismi gecmeyen iki sehir icin haliyle firtinalar koptu; daha dogrusu kopmasi normaldi...

Trabzon ve Adana...

Adana'yi tartismanin simdilik disinda tutalim; Trabzon'un ise teknik nedenlerle liste disinda birakiliyor olmasi aciklanabilir ama futbol kültürü icinde kabul edilemez. Bu düzenlenmesi sözkonusu olan turnuva herhangi bir turnuva degil. Örnekleme yerinde olur saniyorum; siz kaysi festivali düzenlediginizde Malatya'yi, tekstil üzerine yapilmasi gereken bir fuar icin Denizli'yi veya Bursa'yi, disarda birakabilir misiniz? Trabzon'u da futbol etrafinda dolanan bir organzasyon, festival, turnuva; velhasil futbola dokunan her hususta birlikte anmak durmundasiniz...

Ulasim zor, konaklamada güclük yasanir vs. gibi teknik aciklamalar yapilabilir; ama dogrusu da bu ya, sen o sehrine ulasimi saglayamiyorsan ne isin var bu adaylikta?

Ukrayna ve Polonya'dan daha mi aciz bu ülke bu altyapi calismalarini günü gelene kadar yetistirmek icin..?

Anlasilan o ki, isin kolayina kacmisiz yine... Trabzon'a göre ulasimi daha kolay denilebilecek yerler... Biraz daha külfetin, maliyetin ve zahmetin altina girmeyi göze alamayip Trabzon'u atmislar listenin disinda...

E madem öyle, bütün maclari Ankara, Itanbul, Izmir ve Bursa eksenide oynasaydik. Zahmeti daha az olurdu...

Gelgelelim Saracoglu'nun liste disina birakilmasina. Hali hazirda ülkenin en iyi, en büyük ve modern stadyumu hangisi diye sorsalar verilecek olan cevap belli: Sükrü Saracoglu. O halde nasil böyle bir stadyumun liste disi birakilmasi absürd degil mi dediginizde karsiniza söyle bir cevapla cikiyorlar: Adaylik 2016 icin. Türkiye o vakte kadar yepyeni projelerle giriyor yarismaya ve o gerceklestirilecek olan stadyumlarin hepsi Saracoglu'ndan daha modern ve iyi olacaklar. En azindan yeni olacaklar...

Tartisma bu sekilde baslayip sonlansa sorun yok. Halbuki is bununla bitmiyor. Birincisi Fenerbahcelilerin itirazi turnuvanin düzenlenecegi ve halen proje asamasinda olan herhangi bir stadyumla degil... Aynen kendisi gibi su anda hizmette olan ve bu haliyle projeye adini yazdirabilmis Atatürk Olimpiyat Stadyumu'na...

Soru da cok basit; o var da biz niye yokuz? Burda da bu kararin özellikle sözcülügünü yapmaya gönüllü bir Galatasarayli bloggerin dillendirdigi gibi su argüman öne sürülmekte: Atatürk Olimpiyat final maci icin o listede... Final karsilasmasi icin ise 60+ bin kapasite sarti kosulmakta. O yüzden listede bu stadyum. Sehirden iki stadyum katilacagi icin de diger kontenjan daha yeni ve daha modern olacak olan TT Arena'ya verilmis durumda...

Fakat inceledigimizde yukardaki argümanin bir carpitmadan ibaret oldugu gercegiyle karsilasiyoruz. Var olan sart 50 bin kapasite oldugu yönünde. 60 bin olursa da iyi olur deniliyor. Bu durumda da karsiniza büyük bir tornistanla cikip, adamlar 60 bin olursa iyi olur dediklerine göre 60 bin kapasiteli bir stadyumla girmezsek bu bizim icin bir eksi puandir o yüzden varken tercih edilmesi gereken Atürtürk olmalidir dediler... Bu argüman da cöktü kaldi zira Euro 2000 ve Euro 2008'in final karsilasmalarinin yapildigi stadyumlar bu önerilen 60 bin kapasitesinin bir hayli altinda... Demek ki, hic de eksi puan ifade etmiyor bu durum...

Öbür taraftan sunu da söylemek mümkün; kapasite illaki sorun ise bu stadyumun kapasitesi artilamaz mi? Zaten yönetimin bu yönde bir projesi var. Bu durumda öne sürülen bir argüman daha var: Saracoglu'nun etrafi cok dar ve UEFA Finalinde dahi bu konuda sikisiklik yasanmisti...

O zaman da verilecek olan cevap su olur: Etrafi genisletmek mümkün. Stadyumun dört kenari var ve bunlardan iki tarafa dokunulamazken diger iki tarafta genisletme calismasi olasi... Ayrica Atatürk Olimpiyat Stadyumu'nun sorunlarinin üzerinden gelmek icin de cesitli calismalar yapmak zorunda degil misiniz? Rüzgar problemleri, tribünlerin üzerinin acikligi, oraya ulasim konusunda yasanacak olan sikintilar ve oranin cevre düzenlemesi...

Bütün bunlar hesaplandiginda Saracoglu icin harcanmasi gerekenlerin daha mi azi bir miktar cikmaktadir? Bilmiyorum, kimsenin bunu bildigini de sanmiyorum. Hatta sunu söylemek de mümkün: Final karsilasmasi icin alindiysa bu stadyum ve tek esprisi oysa, Ankara yapilmasi sözkonusu olan 70 bin kisilik stadyumda neden final oynanmasin? Istanbul'da olmali final diye bir sart mi var? Istanbul olsa güzel olurdu eyvallah da Ankara da bu ülkenin baskenti, o kadar kolay yabana atilacak bir yer degil. Ya da Izmir'deki stadyumun kapasitesini büyük yapin. Orda final oynansin? Neden olmasin? Ankara'da final olmaz orasi cok tasra derseniz, Izmir icin aynisini söylemezsiniz herhalde...

O halde de yapilacak olan cevre düzenlemesiyle Saracoglu ve TT Arena'da karsilasmalar yapilabilir final karsilasmalarindan bagimsiz olarak. Hem böylece Istanbul'un hem Avrupa hem de Anadolu yakasi kullanilmis olur...

Bütün bunlar yine mantikli gelmeyebilir ve denilebilir ki, final Istanbul'da olmali, Türkiye Istanbul demek... Final karsilasmasi icin de Saracoglu'nu almaktansa Atatürk'ü alman mantiklidir. O yüzden de bu tercih bu sekilde yapilmistir...

Olabilir neticede bir karar verilecektir o da bu sekilde olmustur. Ama unutmayi ki bir tarafta futbol denilince akla gelen ülkedi ilk sehir Trabzon diger tarafta daha gecen sezon UEFA finali oynanmis daha önceki basvurulan iki adaylikta listeye girmis bir stadyum var. Bu iki camianin da itirazi yukardaki bahsettiklerimle birlikte bir paket halinde elealindiginda hic havada kalmamaktadir... Bu iki camia mücadelesini verir, gerekirse itirazini dillendirir; olursa olur olmazsa olmaz, ama kimse onlara bu yüzden takim veya sehir milliyetciligi yapiyor diye sacma sapan elestirilerde bulunamaz...

FC Nürnberg'in transferleri


Bundesliga'dan düsme tehlikesiyle en yakin temas halindeki takimlardan bir tanesi Hertha ise digeri Nürnberg... Köln, Freiburg, Mainz, Franfkurt, Hannover, M'Gladbach da esasinda bu korkuyla sene sonuna kadar bas etmek zorunda kalacaklar ama yukarda bahsettigim ikili bunu en derinden yasayanlar...

Devre arasina genc hocalari Michael Oenning'i kovarak girmisti Nürnberg... Yerine getirilen isim ise ilginc ama Hannover'in ligin baslarinda kovdugu Dieter Hecking...

Yani bu tür isler bir tek bizim ligimizde olmuyor... Simdi de sirada oyuncu transferi var. Hoeness'in büyük yanlis transferlerinden bir tanesi olan 12 milyon euroluk Breno, Nürnberg'e kiralanmis durumda... Ottl konusunda da anlasilmak üzere oldugu hatta anlasildigi iddia ediliyor lakin kesinlesen bir durum degil daha...

Nürnberg'in pesinde oldugu bir diger oyuncu ise benim cok begendigim Makaay... Elbette eski Makaay degil, ama bu onun ustaligini degistirmez. Nürnberg'e de eski Makaay olsa gelmezdi zaten... Makaay'in kulübü Rotterdam ciddi manada mali kriz icerisinde ve Makaay'in en azindan alacaklarini ödemek zorunda kalmayacak olmalarindan dolayi Nürnberg'e kiralanabilecegi söylenmekte...

Donnerstag, 31. Dezember 2009

2009 biterken

Saniyorum 2008'in son aylarindan acmistim bu blogu. Arada bir skildim biraktim yazmayi. Sonra deprestim yeniden basladim yazmaya...

Hicbir zaman bu sürec icerisinde cok okunan, cok etkili bir blog olmadi burasi. Bundan cok sonra acilan bloglar dahi su anda bizimkinin on kati yüz kati okur almakta günlük ortalama...

Bunu cok fazla dert ettigimi de söyleyemem... Popüler olmak, cok fazla konusuluyor olmak vs. su anda beni cok fazla cezbetmemekte... Lakin saflarin bu kadar belirginlestigi, hakkiyla kazanilmis Galatasaray galibiyetinden sonra dahi hakemin hedefe yerlestirildigi bir ortada namussuzlara ve biz oyunun güzelligine hayraniz diyen ahlaksizlara karsi büktügümüm kalemimin ucundan daha genis sayida insan etkilensin isterdim.

Blog okurlarimin hepsine ayri ayri güzel ve mutlu bir yeni yil dilerim... Isim bazinda cok fazla etkilesim haline gecemedik takip halinde olan arkadaslarla esasinda, ama az da olsa bu etkilesimi basardigimiz, Ismail'e (Promising Forward), Ahmet'e (Chemedya), diger Ismail (Asist Time) ve Mustafa Halici'ya; burdan yorumlarini esirgemeyen Futbol Muhalifi, Cikozi, Borazan ve Ali Riza'ya özellikle iyi yeni yillar dilerim. Ismini zikretmeyi unuttuklarim varsa simdiden özür dilerim...

Dilerim bu sezon biraz daha büyürüz ve biraz daha güzel bir blog olarak kendisini dönüstürmeyi basaririz...

NOT: Blogun isminden cok memnun degilim, bu konuda da bir degisiklige gidebiliriz. Bu konuda fikilerinizi paylasirsaniz sevinirim.

Mittwoch, 30. Dezember 2009

Ve Ertugrul Özkök istifa eder!


"...Eğer, iki saatlik müşahedemin bir kıymet-i harbiyesi varsa, Ertuğrul Özkök, çok uzun olmayan bir zaman diliminde, ben'ini tercih edip Genel Yayın Yönetmenliği'nden istifa edecek!..."

21 Kasim 2009'da böyle diyordu Dücane Cündioglu kösesinde.

Sebebini ise söyle aciklmaya calisiyordu kendisi yine ayni yazida:

"...Neden mi böyle bir kehanette bulunuyorum? Şundan: Bu sefer gerçekten çok yorulmuş. Özgürlüğe ihtiyacı olmalı...."

Benim icin ise pekcoklari gibi süpriz oldu. Süpriz olmasina oldu ama; Dücane'nin dedigi gibi medya dünyasini yakindan takip edenlerin bu yönde bir beklentisi de vardi; bugün ya da yarin, er ya da gec bu isin olacagi saniliyordu...

Sebepleri ise malum; Dogan Grubu'nun basi hükûmet ile dertte. Tayyip Erdogan ile ise ta onun belediye baskanligi adayligindan beri kavgalilar... Ortada haliyle ciddi bir yanlis hamleler silsilesi var, görünen o ki... 10 seneden fazla süredir kavga ettigi ve karsisinda durdugu insanlar sürekli büyüyorsa bir medya organin, o medya organinin halki okuma konusunda sikintilar yasadigi acik...

Kendisinin Hürriyet'i dönüstürdügü ve gelistirdigi söylenmekte. Hürriyet'in halen Türkiye'nin en büyük ve etkisi en güclü olan gazetesi oldugunu düsnürsek bu tespitin cok yanlis oldugunu söyleyemeyiz. Yalniz bir gercek de var ki, bundan 7 sene önceki Hürriyet kuderitiyle simdki arasinda daglar kadar fark var. Bu geri gidisinin nedenlerinden birisi de tespitler ne kadar hakli bilmiyorum ama, Hürriyet'in Türkiye'nin su ya da bu sekilde % 40'dan fazlasinin oyunu alan bir partiye ve o partinin halkinin tasidigi degerlere saldirmasi. Bana kalirsa da bu tespit büsbütün yanlis degil...

Bir sey daha var... Hürriyet devletin gazetesi olarak bilinir. Yani devletin resmi ideolojisinin tasiyiciligini ve sürdürücügünü yapmistir her vakit. Özkök ile birlikte. Öbür taraftan bu görüsüsün tam karsisinda bir yerlerde duran bir baska yayin organi dünyamiza girdi: Taraf. Ve kisa sürede Taraf gazetesi onca kisitli olanaklara ve maddi sikintilara ragmen 65 bin civarinda satabilmekte. Buna mukabil Hürriyet, bundan iki sene evvel 600 bin civarindan dolasirken su anda 450 binleri ancak bulmakta...

Yani gazete okuyan Türkiyeliler arasinda da bir zihinsel dönüsüm oldugu görülüyor bu rakamlardan. Burdaki tek parametre haliyle hükûmet ve onunla girisilen kavga degil. Bu zihinsel dönüsüme uymak konusunda sikintilar yasan Hürriyet ise haliyle sürekli geri gitmekte ve etkisini kaybetmekte...

Ertugrul Özkök basarili bir yönetici olarak bilinir, lakin gazetecilik ahlaki her zaman tartisma konusu olmus ve elestirilmistir. 28 Subat sürecinde yaptiklari; sonrasinda yaptiklari; Cumhurbaskanligina Abdullah Gül secilmemeli diye verdigi mücadele ve bu ugurda attigi basliklar, yaptigi haberler; ülkeye seriat geliyor korkusu yaymak icin hazirlattigi düzmece testis haberleri vs. vs. vs. Velhasil son derece tartismali bir isimdi ve bu artik anlasilan o ki gazeteye zarar vermeye baslamisti. Simdi onun yerine gelen isim, Hürriyet gazetesinden Basbakan'in ucagina binebilen tek isim. Gazeteciligi ve karakteri kimse tarafindan tartisilmiyor. Yani ortadaki tercihlere bakilinca grubun uygulamaya calistigi politika da belirlilik kazaniyor. Neden bir Yalcin Dogan degil de, Enis Berberoglu?

Medya da ilginc gelismeler olacak, bu belli...

Dienstag, 29. Dezember 2009

Entelektüel olmak bu kadar kolay mi?


"Teknik adamlarımız arasında en entelektüellerinden birinin Tolunay Kafkas olduğu konusunda büyük çoğunluk hemfikirdir herhalde...."

Böyle demis Mehmet Demirkol bugünkü yazisinda (29/12/2009, Milliyet). Bu kadar kolay mi entellektüel olmak. Biraz daha düzgün Türkce konusmasi, havaalaninda, takimla birlikte yaptigi yolculuklarda kolunun altinda hep bir kitap tasimasi yeterli midir bir insanin entelektüel olarak nitelendirilmesi icin.

Benim icin entelektüel misal, Etyen Mahcupyan'dir, Murat Belge'dir... Ve o kalibredeki diger isimlerdir. Standarti evrenseldir ve futbol dünyasi, akademi dünyasi, siyaset dünyasi vs. tarzinda ayrismaz. Futbol dünyasindaki bir ismin de, mesela bir oyuncunun, siyasi paradigmalar üzerinde fikir sahibi olmasi, gerektigi zaman elini tasin altina koymasi, cesitli sivil toplum hareketlerine üye olup örnegin Diyarbakir'daki bir Kürt Sempozyumuna veya Sinop'taki bir cevre yürüyüsüne katilmasi gerekir, vakit buldukca... Onlara vakit olmuyor mu, o zaman futbol dünyasindaki kimi bazi haksizliklar ve esitsizlikler üzerine kafa yormali, calismalar yapmali ve eyleme gecmelidir.

Bu anlamda futbol basininda benim görebildigim bir tek Tanil Bora bu sifati hak etmektedir, futbolcu veya teknik direktör anlaminda ise entelektüel olarak nitelendirilebilecek kimse yoktur.

Okunulmasi siddetle tavsiye edilir bir blog ve harika bir yorum

Güzel gelismelerde olmakta Fenerbahce acisindan. Kendi taraftarlari tarafindan dahi sürekli iteklenmekte ve horlanmakta olan bir yönetim ve baskan. Takimin etrafi türlü lobilerle kusatilmis. En son, Sükrü Saracoglu gibi bir stadyumun EURO 2016 listesine sokulmayisi...

Ve bütün bunlara ragmen futbol takiminin ve oyuncularin performans kaybiyla en basta aciklanmasi gereken bir dört haftalik tökezleme halinde siddetle Aziz Yildirim'a yüklenip baskanliktan istifa et ve birak su takimi diyen taraftarlar...

Iste güzel gelismeler oluyor derken de bunu kastediyorum. Bereket ki, her taraftarimiz öyle degil. Trajik adinda yeni bir blog tanidim. Ve bu blogta bugün olaganüstü bir yazi gördüm. Henüz daha görmemis olan varsa, lütfen acsin baksin.

Montag, 28. Dezember 2009

Daum'u degersizlestirmeye calismanin dayanilmaz hafifligi


Daum ismi etrafinda dolasan iki sacmalik vardi bu sezon basinda hatirlarsaniz:

1. Daum Türkiye liginde sampiyon olmanin kodlarini iyi biliyor; o yüzden onunla birlikte gecelegin takimi kurulamaz, onun tek derdi sampiyon olmaktir... Genclere sans vermez, takiminin güzel futbol pesinde olmasi beklenemez.

2. Daum Avrupa'da basari pesinde olmayan hedefi icerdeki ligi kazanmak olan vizyonu dar bir isimdir...

Kendi cümlelerimle toparlamaya calistim bu zirvayi. Kelimlerim agir, farkindayim. Zirva sifatini da bilinci olarak ve özellikle kullaniyorum, cünkü bu durum bu agir sifati hak ediyor.

Gecen günlerde okudum. Birisi diyor ki, "futbolun güzelligine inanlarin icin Daum'un su oynattigi futbolun kazanmamasi gerekiyor".

Iste. Ilk maddede özetlemeye calistigim klisenin somut bir disavurumu. Futbolun güzelligi ne demek; önce bunun üzerinde anlasabilmek lazim böyle bir yargida bulunmak icin. Güzellik kavrami ise daha cok subjektifsel bir degerdir haliyle rölativtir. Buna ragmen genel kabul gören bir güzel futbol tanimlamasi yapilabilir. Hemen herkesin kabul ettigi üzere Barcelona'nin oynadigi futbolun adi "güzel futbol"dur... Lakin burda büyük bir cogunlugun kabul ettigi bir estetik olgu var ama ayni zamanda somut ve objektif verilerle de desteklenen bir gerceklik var. Son bir sezonda, var olan katildigi her ligte ve kupada basarili olmasa, yani sonuca ulasmasa bu futbol "güzel futbol" olarak kabul edilir miydi; emin degilim...

Gelelim Daum oynattigi ve güzel olmadigi iddia edilen futbola... Bir defa yukarda söyledigim gibi, bu kaniya varabilmek icinhangi veriye sirtimizi yasliyoruz; ona bakmaliyiz. Kim ya da kimler, ne kadarlik bir güruh, Daum'un oynattigi daha dogrusu Fenerbahce'nin oynadigi futbolu güzel olarak bulmamakta? Diyelim cok sayida; o halde bu kaniya varilirken koyulan cita, belirlenen mihenk tasi ne? Barcelona'nin oynadigi mi? Öyle ya da ona benzer bir sey ise, o halde bu kaniya varanlar da ciddi manada bir algi soru var demektir ve gerceklikten kopuk, tahayyül dünyasinin denizlerinde kulac atmaktadirlar denilebilir...

Gerceklikten kopuk olmamasi icin veri alinmasi gereken somut olgu ne olabilir o halde? Türkiye liginde oynayan baska takimlarin oynadigi futbollar. Farz edelim, Besiktas ve Galatasaray, kisa paslarla, sahaya cok iyi yayilarak, geriye dönüslerde cok hizli, ileri cikislarda cok tempolu birer takim huviyetindeler ve vardiklari tempo, bir EPL takiminin gerisinde degil. Buna karsin Daum'un Fenerbahce'si, elinde üstelik buna uygun kadrosu oldugu halde, son derece yavas ve temposuz, forvet uclariyla savunma blogu birbirinden son derece kopuk, ortasahasiz, kanatlari kullanamayan, hic gol pozisyonuna giremeyen ve bulduklari golleri sadece yan toplarla veya karabollerle bulmus bir takim.

Sayet karsimizda böyle bir fotograf varsa bununla ilgili söylenenler yerinde olabilir. Ama gerceklik yine bize aksini söylemektedir. Futbolun güzelligine inanlarin canini sikacak derecede kötü olan ve sistemsiz Fenerbahce ile Galatasaray'in oynadigi oyun arasinda ne kadar büyük farkliliklar var; ciddi manada merak etmekteyim.

Eyvallah, Galatasaray cok daha pozisyon bulan, en azindan bulmaya calisan bir takim olarak gözüktü ilk yarida. Ama bunun Daum ile cok fazla ilgisinin olmadigini herhalde bir miktar izan sahibi herkes tespit edecektir. Bir tarafta, Alex ve Guiza'dan olusan bir hücum hatti. Yarim yarim, Kazim, Emre ve Santos ile desteklenen... Diger tarafta Kewel, Keita, Arda, Baros, Nonda, Elano gibi üst düzey birden fazla isimden olusan bir hücum hatti. Bunlar isiginda sayet Galatasaray Fenerbahce'den cok daha fazla golcü bir takim olmasaydi zaten sorun olurdu... Pekii futbolun güzelliginde savunma nerde duruyor. Yani bir takimin savunmasinin derbederligi önemli midir, yoksa onun da stabil olmasi aranmakta midir? Tahminimce ve mantikli olan geregi savunmanin da saglam olmasi beklenir; eger futbolun güzelligine inaniyorsak.

Yukardaki örnekte elealgimiz gibi Galatasaray hücumda ne kadar iyiyse savunmada o derece sorunlu gözüktü. Hatta futbolun güzelligine inananlarin canini sikan Daum'un takiminin savunmasindan cok daha sorunluydu... E bunu n'apcaz simdi?

Fubolun güzelligine inananlar icin Daum'un oynattigi futbolun kazanmamasi gerekiyorsa, hakikaten bu futbolun bir garabet olmasi lazim. Mesela, sahada oyuncularin kasap gibi olmasi ve oyunu sürekli haddinden fazla sert faullerle durdurmasi gerekirdi. Fenerbahce Türkiye Liginin ortalamasini üzerinde bir sertligi ihtiva mi etmektedir? Kesinlikle hayir...

Pekii Fenerbahce tek gol atan ve mümkünse bunun üstüne yatmaya calisan bir takim midir; büyük ölcüde evet. Pekii bundan dolayi bu takim ve hoca suclanabilir mi?

Rehagel'in hic unutmam harika bir sözü vardi, 2004 Avrupa Sampiyonasini kazandiktan sonra. "Iyi antrenör fantezi pesinde kosan degil, elindeki malzemeye göre sistem kurabilen ve bununla sonuca giden antrenördür".

Daum'un yaptigi da bundan farkli degil.

Daum ile ilgili bu türtespitlerde ve elestirilerde bulunanlarin söylemeye calistiklari bir durum var. O cok pragmatik. Pragmatik oldugu icin zaten güzel futbol pesinde degil, sonuc pesinde kosmakta. Ve pragmatik oldugu icin ondan bir sistem beklenemez; bu sene sampiyon olur ama seneye Allah kerim. Kurduklari mantik bu sekilde.

Hakikaten öyle mi? Leverkusen ile 4 sene calismis bir isim. Aldigindaki Leverkusen ile biraktigindaki Leverkusen arasindaki farki herkes biliyor. Yine bundan önceki Fenerbahce serüveninde, geldigindeki takimla yine biraktigindaki takim arasindaki kalite farkini herkes bilmekte, görmekte... Böyle bir isim icin nasil bunlar söylebilir anlamak mümkün degil...

Hocalik tarzini veya bazi uygulamalarini elestirmek baska birsey... Ama yukarda söyledigim laflari etmek bambaska... Avrupa'da basariyi önemsemez, vizyonu dardir kismiyla ilgili de bir sonraki yazida görüselim...

Freitag, 25. Dezember 2009

Önder Turaci'nin gidisi

Internetten edindigimiz haberlere göre Fenerbahce Önder Turaci ile yollarini ayirmis... Bundan birkac hafta öncesinde pespese cereyan eden ve takim icerisinde ciddi manada disiplin sorunlari oldugunu gösteren bir dizi sansasyonla karsi karsiya kalmistik...

Kazim ile Santos'un bir gece kulübünde eglenmeleri görüntülenmis, Kazim'in da bu konuda teknik heyeti yanlis bilgilendirip kamuoyu önünde kendi takimini yalanci cikartmasi durumu söz konusu olmustu...

Arkasindan yine sabah akarsi gece kulübünden gelen Kazim'in antremana gec kalmasindan kaynakli bir trafik kazasi ortaya cikmisti...

Cok gecmedi, Önder Turaci'nin ne oldugu belli olmayan (aslinda bal gibi olan) bir kazasi acik oldu...

Ve pesi sira oyuncularin sex skandallari...

Bu bahsettigim isimlerin yanina, Carlos ve Vederson'un da adi karistirildi filan...

O dönemde sessiz kalan yönetim Önder Turaci hamlesiyle göstermistir ki reaksiyonu devre arasina saklamis... Önce gitmek isteyen Carlos'a kal denilmedi; ki bence bu durumda bire bir yukardaki disiplin olaylariyla ilintilidir, zira istese idi yönetim Carlos'u göndermeyebilirdi... Appiah'a daha evvel, cok iyi para verildigi ve kendisi de gitmek istedigi halde ne yapildigini cok iyi hatirlamaktayiz...

Carlos'tan sonra Önder Turaci ile de iliskiler kesilmis... Muhtemelen de sirada Kazim var.

Pekii bu hamleler yerinde mi? Bana kalirsa son derece saglikli ve yerinde hareketler bunlar... Orasi kimsenin ciftligi degil; oyuncularin da illaki bir Aykut Kocaman-Ridvan Dilmen Fenerbahceliligine sahip olmasalar da, aldiklari milyonlarca euronun karsiligini vermeleri gerektigini anlamari gerekiyor...

Hic lafimizi sakinmayalim. Dos Santos eminim simdiye kadar ki hayatinda en fiyakali sosyal hayatini yasamakta... Kendisinin daha evvel yasadigi sehirler nasildir bilmiyorum, ama bir Istanbul cazibesinde olmayabilecek olmasi ihtimali, hangi sehirlerse artik o sehirler, oldukca yüksek... Simdiye kadar bu derece iyi bir ücretle beslenmedigine ise adim gibi eminim zaten... Elbette bunlarin bir karsiligi var. Kimse onun kara kasi kari gözü icin bu nimetleri ayagina sermemekte.... Yapmasi gereken veya kendisinden beklenen ise cok fazla bir sey degil... Profesyonelligin hakkini vermesi...

Profesyonellik ise Ugur Meleke gibi bazi sikici yazarlarin söyleyip durduklari gibi "ne var canim bu oyuncular macta kaybettikleri icin yasa mi bürünsünler. Bunlari bir özel hayati yok mu, soyunma odasinda telefonda mac cikisi ailesiyle görüsemez mi" den ibaret degildir.

Profesyonellik alinan paranin hakkini vermeye calismaktir. Bu da en iyi sahada olur. Mücadele edilmeli, takimin galip gelmesi icin elinden geleni yapmalidir oyuncu... Buna ragmen kaybedilebilir; sorun degil, ama o mücadele konulmalidir ortaya... Santos gibi on dakika icerisinde sahada yürüyecek hali kalmayan bir oyuncuya da; "kardesim sen kendine neden bakmiyorsun" sorusunu sormak profesyonel ahlaka aykiri bir durumu ima etmez...

Konuyu cok dagittigimin farkindayim. Yeniden Önder'e dönelim...

Teknik anlamda Fenerbahce'yi sikintiya sokacak bir hamleymis gibi dursa da, alinmasi kanimca kesinlikle dogru olan bir karardi bu. Blogu yakindan takip edenler veyahut bir sekilde zahmet edip arsivi tarayanlar görecektir ki, sene basindan bircok Fenerbahceli taraftar Bilica-Önder defansina süpheyle hatta ne süphesi büsbütün dehset icerisinde bakarken, ve Lugona geldikten sonra da, bir transfer daha yapilmali savunmaya diye söylenirken, olmazsa da olmaz; Önder-Bilica ikilisine güvenelim dedim durdum...

Onun muhtesem bir savunmaci olduguna inandigimdan degil. Ondan önceki Edu göklere cikartilirken onun bu derece degersizlestirilmesi idi beni sikintiya sokan... Savunma dedigimiz olgu son kertede bütünüyle takimi kapsayan bir olgudur cünkü ve iyi bir ortasaha ve geriye dönüsleri ve kapanislari iyi olan bir takim kurgusuyla Önder-Bilica ikilisinin de yeterli performansi verebilecegini iddia ediyordum...

Neyse Lugano transfer edildi. O da iyi bir yedek olarak tutulabilirdi kadro ve öyle de oldu... Su anda da Lugano ve Bilica'dan olusan göbegin ciddi bir yedek alternatifi olmadigini düsünürsek onun yoklugunun teknik anlamda hic sikinti yaratmayacagini söyleyemeyiz... Ama yine de bu durum o gelisen hadiselerin yaptirimsiz kalinacagi anlamina gelmemeliydi ve nihayet öyle oldu...

Bundan sonra basta Santos olmak üzere digerleri de daha dikkatli olacaklardir...

Ridvan Dilmen Fenerbahce'yi masaya yatiriyor


Milliyet'teki köseninin bugünkü basligi böyle... Ilginc tabii. Cok afiili duruyor. Bu ünlü futbol otoritesinden takiminizla ilgili yetkin analizlerle karsilasacagimizi ümid ediyor ve göremedigimiz kimi ipcularina Ridvan gibi bir futbol bilgesinin sayesinde ulasabilecegimizi saniyoruz, yaziyi önümüze aldigimizda...

O da ne... Ridvan ilk yarinin, zaten Fenerbahce'yi yakindan takip etmeye calisan benim gibi siradan taraftarlarin dahi hakim oldugu hikayesinin özetini yapiyor... Lige iyi bir giris yapmis... Evet biliyoruz. Izledik her hafta... Galatasaray macindan sonra ciddi bir düsüs yasamis; e ondan da haberimiz var. Son dönemde yeniden mücadele etmeye basliyip arzulu olunca iyi sonuclar gelmis... Bu da herkesin malumu zaten...

Fenerbahce zeminini de acilen düzeltmeliymis. Ki evet cok siradisi bir yaklasim bu. Kimsenin aklina gelmemisti bu husus... Ilkyarinin en etkilisi Alex'mis... Ki tabii bunlari istatistiklere bakarak söylüyorlar. Zira oyunsal anlamda Emre benim icin bu sezon Fenerbahce'nin en etkili ismiydi. Onun olmadigi maclarda Fenerbahce cok zorlanmisti.

Yani gazete sayfasinda görmedim ama tahmin ediyorum bir yarim sayfayi kaplayan bu calismada sizin bir taraftar olarak aslinda bilmediginiz ya da bilemeyeceginiz, en azindan benim icin, sadece birkac kücük bilgi söylüyor Ridvan Dilmen. Mesela Fenerbahce yönetiminin Volkan Babacan ve Mert'e cok güvendigi ve kaleci arayisi icerisinde olmadigi. Onun disinda ise maalesef demin de anlatmaya calistigim gibi yeni hicbir sey yok...

Halbuki ben sunlari beklerdim: Fenerbahce o düsüse gectigi sirada ne yasandi bitti? Gerisinde yatan seyler nedir bu zaafiyetin? Bunlari sadece oyuncularin istememesi veya mücadele etmemesiyle aciklayamayiz. Hem öyle bile olsa neden birden bire bu isimler isteksiz, sorumsuz oyuncular halini aldilar, ilk sekiz haftadakinin aksine? Degisen neydi ki? Kazim'in gelecegi ne olacak? Deivid'in, Semih'in, Guiza'nin durumlari nasildir? Aykut Hoca ile Daum arasindaki iletisim hakikaten de Ferudun'un iddia ettigi gibi eksi mi?

Iste ortamala bir Fenerbahce taraftarinin aklinada olusabilecek soru isaretleri ve bir otoriteden, futbolun icinde kendisinden daha fazla bulunan birinden, bu isten para kazanan bir profesyonelden ögrenmek istedikleri... Bizler Ridvan ve benzerlerinden zaten bizim bildigimiz, gördümüz seyleri yeniden bize anlatmasini beklemiyoruz, degil mi ama?

Neyse cok uzatmayalim; velhasil medyamiz cok konuda oldugu gibi bu hususta da cok eksik kalmakta...

Donnerstag, 24. Dezember 2009

Cok fazla sey degil; sadece bir miktar ahlâk istiyoruz


Aziz Yildirim son iki sezondur kendi taraftarini dahi isyan ettirecek derece sakindi. Takimi aleyhine yapilan hakem hatalarinin hicbirinden bahsetmiyor, her yenilgi sonrasi bu yenilginin icerisinde hakem hatalarinin etkisi sözkonusu olsa dahi suskunluga bürünüyordu...

Pek cok Fenerbahceli blogger bu konuya isyan etmeye baslamisti. Takip edenler hatirlayacaktir. Hakem hatalarinin özellikle takimin iddiali oldugu bu sezonda pespese gelinen puan kayiplarindan söyle ya da böyle rol oynuyor olmasi sinirleri bozmustu... Simdiye kadar o arkadaslara katilmiyordum; Aziz Yildirim'in sessizligini ciddi bir olgunlasma olarak görüyor ve Türk futbolunun gelecegi acisindan kutlu bir hadise olarak degerlendiriyordum... Üstelik Aziz Yildirim agzini actigi anda simdiye kadarki suskunlugu unutulacak ve bu konusmalarin üzerine odaklanilacakti...

Nihayet Aziz Yildirim, belki tabandan gelen bu baski nedeniyle, belki bu hatalara artik tahammül edemeyecek dereceye gelmesiyle, ya da sadece ve sadece stratejik bir sebeble bu suskunlugunu iki hafta evvel bozdu ve hakemleri, merkez hakem kurulunu ciddi sekilde elestiren ve suclayan bir konusma yapti...

Lanet olsun ki, bu konusmanin ardindan gelen iki haftada iki bariz hakem hatasi, Fenerbahce lehine yapildi. Fenerbahce tarafindan kazanilan bu iki karsilasmanin skoruna direkt etki edebilecek pozisyonlardi bunlar...

Ve tabii pusuda beklesen akbabalar bu durumu firsat bilerek kalemlerini sivriltmeye basladilar... Iki yildir hicbir sekilde sesini cikartmayan Aziz Yildirim'in bu suskunlugunu bir kez olsun görmeyen ve takdir etmeyen; durumun bu sekilde devam etmesi icin onu tesvik edip, ona destek olmayanlar simdi Aziz Yildirim'i siddetle elestirmekteler...

Iste bunlardan bir tanesi de bu yazini konusu bugün...

Aksam gazetesinin yazari bugün su baslikla cikmis kösesinde: "Sen oyna Aziz Baskan sen oyna"

Zaten basligindan belli yazinin sonunun nasil gelecegi. Yazar yazisinda yukarda dedigim gibi, Aziz Yildirim'in isyanini konu etmis ve Fenerbahce'nin aldigi puanlari bu isyana baglamis. Bunlari söylerken anlattigi seyler ve kurguladigi mantik örgüsü akillara zarar...

"...Durum trajikomik, çünkü ligin en çok 'ağlaşan' Kulüp Başkanı lider FB'nin Başkanı Aziz Yıldırım oldu. Fevri bir davranışla Kulüpler Birliği'nden hakemlere veriştirerek istifa etti, sonra çark etti. Ama bir hafta sonra Ankaragücü maçında son dakikadaki bariz golün iptali ve son haftada da Trabzon'da maç berabere giderken Alanzinho'nun üç metre geride iken ofsayt kararı ile durdurulması tezinin ne kadar saçma olduğunu ortaya koydu. Tanrı'ın sopası olmadığını, hakemleri olduğu, ama Aziz Yıldırım'ın da işine gelince dilini yutabildiği, sus pus olduğu da açıkça ortaya çıkmış oldu..."

Lütfen su ifadeye dikkat edin: Ligin en cok aglasan Kulüp Baskani Aziz Yildirim'mis.. E yuh yani yuh... Kendisi iki sezondur dedigim gibi agzini acmamis. Onun bu suskunlugu esnasinda basta Adnan Polat ve Yildirim Demirören olmak üzere ligin diger baskanlari car car konusup dururken sizler birkez olsun o isimleri elestirmemis ve Aziz Yildirim'in bu suskunlugunu onaylayip onu bu yolda ilerlemeye zorlamamissiniz, simdi cikmis ahlaksizca onu elestiriyorsunuz.

Yazisinin devaminda yazarin sacma sapan mantik kurugusu devam etmekte.

Fenerbahce ligin en cok gol atan takimi degilmis...
Ligin en az gol yiyen takimi da degilmis...
Ic sahada en az maglubiyet alan takim da degilmis...
Dis sahada en cok kazanan takim da degilmis...

E n'olmus yani... Bogazici Üniveristesinde ögretim üyeligi yapan bir ekonomi profesörünün bunlari bilmemesi elbette beklenemez... Bu istatistiklerin sonuca direk etki etmeyecegini o da bilir. Fenerbahce en iyisi degildir bu kategorilerde ama her birinde istikrarli bir sekilde yukarlarda bir yerde konumlanmis demektir... Bu kategorilerin her hangi birinde yukarlarda olan takimlar ise saniyorum bir diger kategoride cok kötü bir performans sergilemis ki sonuc itibariyle Fenerbahce hepsinin önüne gecebilmis...

Devam ediyoruz...

Fenerbahce en cok mac kazanan takimmis lakin, Ankaragücü karsilasmasinda o sayilmayan gol verilmis olsa su anda Ligi ücüncü sirada tamamlayacakmis.

Tabii bütün bunlarin üzerine su söylebilir: Pekii Besiktas karsilasmasinda, karsilasma 0-0 iken Gökhan Gönül'e yapilan penalti verilseydi karsilasma 3-0 biter miydi?

Ankaragücü'nün ilk golünde Bilica'ya yapilan faule ne diyecegiz? O faulü vermeyen hakemin son dakikada cizgiyi gectigi iddia edilen topu gol olarak degerlendirmeyen hakem oldugunu düsünürsek daha tuhaf bir sonuc cikmamakta midir ortaya...?

Trabzonspor'un ofsayt olan golünden önce Santos'a yapilan faulü neden görmüyor kimse?

Hep ayni noktaya geliyoruz. Aziz Yildirim'in gecen haftaya kadarki suskunlugunu da iste bu yüzden onayliyor ve destekliyordum. Cünkü böyle bir cerceve mevcut ve bunlar sizin ayaginizin bir kere de olsa tökezlemesini beklemekte pusuda. O andan itibaren de sizin o dakikaya kadar yaptiginiz tüm müsbet adimlar cöp tenekesine firlatilmakta...

Mittwoch, 23. Dezember 2009

Avatar


Klise bir hikaye. Bolca effekt ve teknoloji showu... Gerisi bos. Büyük bir kazik yemis hissi.
Sonuc: Auteur yönetmenlerden ve filmlerinden sasma...

Nerde birkac ay önce izledigim Haneke ustanin Das Weisse Band'indan aldigim tad ve etkisini günlerdir üzerimde hissedisim nerde Avatar... Bütün film boyunca yönetmenin ve yapimcilarin, sizler birer aptalsiniz ve bunlari izliyorsunuz dedigini duyar gibi oldum ekranda film boyunca...

Selcuk Dereli


Bugün hakemligi biraktigini aciklamis. Kimin umrunda cehenneme kadar yolu var. Boynundaki hakki yenmislerin agirligi yeter ona geri kalan hayatinda zulûm etmek icin. Bülent Demirlek'i de alsin yanina...

Montag, 21. Dezember 2009

Fikri takip ve Özelestiri

Sene basinda Bundesliga hocalarinin gelecegi ve performanslariyla ilgili bir takim tahminlerde bulunmustum...

Devre arasina girildigine göre bunlara bir göz atmakta fayda var saniyorum. Daha önceki postta tahmini üc ana kategoriye ayirmis ve kesinlikle yoluna devam edecek olanlar, durumunlarini kestiremedigim ve mutlaka gönderilecek olanlar seklinde adlandirmistim... Özellikle ücüncü kategoriyle ilgili cok hatali yorum ve öngörülerde bulunmusum...

Mesela ligin ilkyarisini zirvede bitiren Bayer'in basarili hocasi Heynckes ile ilgili ne yazmisim:

"Schalke ve M'Gladbach deneyimleri tam bir hüsran oldu, son calistirdigi iki takim. Onlarin yanina Leverkusen'i de ekleyeceginden süphem yok."

Simdi o Leverkusen ligin zirvesinde ve cok basarili bir performans koyuyor ortaya... Yani, hata 1: Juup Heynckes...

Sene sonunu görmeden gönderileceklerden birisi de bana göre Michael Frontzeck'ti... Ama o da Gladbach'i o ayardaki takimlar arasinda en yukarda tutmayi basardi...

Hatalarimdan birisi de Bruno Labbadia... Bakin onunla ilgili de bir baska postta ne yazmisim:

"Benim tahminim o durki, Labbadia ligin sonunu görmeden gidecek olan isimlerden birisi, hatta listenin basina ilk yazacagim isim..."

Lakin Labbadia konusuna bir serh düsmek isterim. Kendisi kupadan elendi Hanburg ile. UEFA'da da grubu ikinci sirada tamamliyabildiler. Ligteki konumlari da aslina bakarsaniz kendi potansiyellerini henüz yansitamamakta... Yani Labbadia konusunda her an isler degisebilir.

Mutlaka gönderilecekler basligi altinda isabet sagladigim tek isim ise Marcel Koller.

Kategorilerden birisi de yukarda yazdigim gibi, mutlaka takimin basinda kalacak olanlar idi.

Burdaki isimlerin cogunda basari sagladigim söylebilir. Lakin iki isim de yine yanildim. Bunlardan birisi sampiyon olacagini dahi iddia ettigim Babbel. Gectigimiz günlerde Stuttgart'taki görevinden alinan kötü sonuclar yüzünden kovuldu. Diger isim ise, caliskanligini övdügüm ve bu istikrariyla bu sezon da mutlaka sene sonunu görecektir dedigim Favre... O da Hertha'dan gectigimiz haftalarda kovulanlardan.

Takimlarini basinda kalamayan iki diger hoca icin ise, ne olacagini kestiremiyorum; aldiklari sonuca göre yollari belli olur demisim. Dieter Hecking ve Michael Oenning.

Her seye ragmen saygiyi ve tebrigi hak eden takim


Bu karsilasma cok ama cok önemliydi. Ilk yariya lider olarak girmek, psikolojik anlamda bir rahatlama ve özgüven saglarken; bozuk zihniyetteki spor medyasinin Fenerbahce'ye yönelik yaptigi sistematik yipratma haberlerinin de etkisizlesmesini ve azalmasini sagladi...

Galatasaray derbisinden bu yana dünkü oyun Fenerbahce'nin oynadigi en iyi oyundu. Ama üzgünüm ki, önümüzdeki her hangi "önemsiz" denilebilecek bir deplasman karsilasmasinda Fenerbahce yine bu takim degilmis gibi oynayacak.

Ta Zico döneminde baslayan, Aragones döneminde de devam ettigi gözlenen bu durumun, Daum ile birlikte de cok fazla degismedigi anlasiliyor... Trabzonspor, Galatasaray vs karsisinda cok iyi bir Fenerbahce; ama Eskisehir deplasmaninda dökülen bir takim. Diyarbakir gibi, Bursa gibi bazi deplasman karsilasmalari var ki, bu karsilasmalarda Fenerbahce biraz daha farkli ama yine de genel cizgisi degismis degil... Iste Fenerbahce'nin bu hali zaten takima güven duymamizi ve iyimser olmamizi engellemekte.

Sahadaki kadro her halde anket yapilsa taraftarlar arasinda uzak ara en fazla istenecek kadroydu... Topuz ve Özer ayni anda kadroda... Santos sol-bek. Hoca böyle devam eder mi, yoksa Kazim dönünce formayi kapar mi yine; bilemiyorum, ama benim kanaatim, bu takimin üzerinde durulmasi gerektigi ve ideal kadronun bu sekilde olmasi yönünde...

Genclerbirligi galibiyetinden sonra devreye lider girdik diye havalar ucan Galatasarayli bloggerlara da esas liderin kim oldugunu gösterdigi icin ne kadar tesekkür etsek azdir Fenerbahce'ye...

Sonntag, 20. Dezember 2009

Seni taniyoruz Ferudun; yenmiyor bunlar artik

Bir önceki yazida medyada Galatasaray hakimiyetinden bahsederken üstün körü gectigim icin tam anlamiyla aciklamamistim, ama anlatmak istedigim ile ilgili somut bir örnege bugün Vatan Gazetesinin internet sitesinde dolasirken rastladim.

Galatasaray hakimiyetinden bahsederken benim esas söylemek istedigim, Galatasaraylilar medyaya hakim ve bunlar her firsatta Galatasaray'i önplana cikartarak, onun tarafinda duruyorlar seklinde degildi zaten... Fenerbahce medyadan esas darbeyi Fenerbahce taraftari olan muhabir ve yazarlardan yemekte... Aziz Yildirim'la olan kisisel problemlerinden dolayi mütemadiyen Fenerbahce düsmanligi yapan "fenerbahceli" muhabirler var ortalikta yiginla...

Bunlarin en belirgini Vatan Gazetesi Fenerbahce muhabiri, Ferudun Nigdelioglu... Gün gecmiyor ki Ferudun Fenerbahce ile ilgili düzmece bir felaket haberi yapmasin. Kendisinin haberlerini okudugunuzda sistematik bir sekilde Fenerbahce'yi ic taraftardan karistirmaya yönelik haberler oldugunu görüyorsunuz... Aziz Yildirim ile Daum arasinda yasanan "gerginlik"... Aykut'a karsi Daum'un takindigi tavir... Yönetim icindeki huzursuzluk... Takim icindeki Brezilyali gruplasmasi ve bu isimlerin digerlerini dislayan tutumu, Feridun'un kaleminden okuyabileceginiz haber türlerini yansitmakta...

Iste bunun taze örnegine de bugün rastladim...

Habere göre Aziz Yildirim, Daum'a ultimatom vermis, Daum ise Avrupa'da da ligte de lideriz; daha ne istiyorsunuz demis...

Dilinden de anlayacaginiz gibi, bahsettigim gibi burda yapilmaya calisilan, Fenerbahce taraftarina takim icinde huzursuzluk var ve isler yolunda gitmiyor mesajini vererek camia üzerinde psikolojik olarak bir ümitsizlik ve güvensizlik havasi yaratmak, bu sayede de Aziz Yildirim'i yipratmak....

Ben de elimden geldigimce tüm renkdaslarima burdan, bunlar iyi taniyalim ve bu isimlere itibar etmeyelim demek istiyorum burdan, sonuna kadar da devam edecegim...

Galatasaray en büyük favori

Baska takimlarla ilgili yazmamaya özen gösteriyorum...

Ilki; cünkü bu takimlari cok yakindan takip etmiyorum, gecmisten geleceklerine gerektigi kadar hakim degilim...

Ikincisi ise ilkesel... Kötü niyetli bir Galatasarayli bloggerin her kaybedisinden sonra Fenerbahce maclarini ele alip "objektif" gözle yorumluyorum ahlaksizligina tahammül edemiyorum ve bir Galatasaray maglubiyeti beni o haftaki Fenerbahce galibiyetinden dahi zaman zaman fazla mutlu ederken bu ise girismek o bahsettigim ahlaksizlarla ayni kabtan su icmek gibi olacagi endisesiyle uzak duruyorum bu isten...

Lakin bugün yazabilirim, zira Galatasaray kazanan tarafti dün ve ben bunun üzerine bina etmekteyim yaziyi... Yani o bahsettigim insanlar gibi Fenerbahce kazanirken kalemimi susturup, yenildigi anda ortaya cikartan "Schadenfreude"cilardan degilim...

Gelelim Galatasaray'in dünkü karsilasmanin isiginda bana düsündürdüklerine...

Galatasaray genel anlamiyla zaten bu ülkedeki en güclü camiaya sahip... Taraftarlarindan yöneticisine, ordan da teknik ekibine kadar iyi bir uyum ve güven sözkonusu...

Örnegin Fenerbahce taraftarlarinin büyük bir cogunlugunda göreceginiz Aziz Yildirim nefretinin Galatasaray camiasinda Adnan Polat izdüsümüne rastlayamazsiniz... Daum'un yaydigin güven ile Rijkaard'inki de ayni degildir, taraftarlar nezninde...

Ve herseyden önemlisi, Galasaray medya ve saha disi etkenler anlamiyla bu ülkedeki en egemen güc... Fenerbahce ile ilgili yapilan felaket haberlerinin onda birine Galatasaray tarafi acisindan görmek mümkün degil... Yayinci kurlusun Fenerbahce maclarindan sonraki secip cikarttigi hakem hatalari ve bunlari yorumlayisi ile Galatasaray maclarindan sonraki yorumlayisi da yine ayni degildir... Yani burdan bakinca oldukca güclü bir camia durmakta karsimizda... Her haliyle...

Tabii bunlarin üzerine bir de futbol kalitesini eklerseniz, ortaya cok büyük bir farkla olmasa da en yakin rakibi Fenerbahce'den dahi daha sansli bir sampiyonluk adayi olarak gözükmekte Galatasaray...

Sene basinda cok atak ve golcü bir takimdi ama ayni oranda savunmasi cok acik vermekteydi... Sonraki haftalarda bu savunma zaaflarini kullanan takimlar karsisinda kaybettiler... Ufak capli kriz belirmisti ki kapida, alinan bazi sansli galibiyetler bu krizi büyümeden bertaraf etti...

Su anda o bahsettigimiz savunma zaaflarini bir miktar daha düzeltmis ve bu yolda zamanla daha iyiye gitmeye hazir gibi duran bir takim var... Her seye ragmen dünkü karsilasmayi kaybedebilirlerdi... Dedigim gibi bu kirilma anlarindan sans da yanlarinda Galatasaray'in sürekli... Dünkü karsilasmada oldugu gibi. Fenerbahce'nin de, dedigim gibi, futbol olarak hala cok büyük farkla önünde degiller...

Lakin bir adim da olsa bütün bu saydigim diger faktörlerle birlikte Galatasaray su anda en sansli ekip...

Carlos gitti


Son macina persembe günü cikmasina ragmen elim yaziya gitmedi o günden bu güne. Illaki bir seyler yazacaksam da olumlu degil, olumsuz seyler yazmak istemekteydim...

Nitekim su anda da öyle olacak... Carlos'un Fenerbahce'deki varligina baktigimizda Fenerbahce icin baslibasina yanlis ve hatali bir transfer oldugudur...

Cünkü Carlos burda yeniden küllerinden dogmasi beklenen bir potansiyel olarak degil (Hagi), ununu elemis elegini duvara asmis bir isim olarak geldi... Yani bir takim ünlü futbolcu eskilerinin Amerika'ya, Dubai'ye vs gitmesi gibi... Fenerbahce ise gelirleri itibariyle Avrupa'nin ilk 20 kulüplerinden birisi olarak cok daha verimli ve islerligi olan isimler transfer etmeliydi...

Gecen sezon kontrati uzatilmamasini en basta istedigim isimlerdendi Carlos... Uzatildiginda ise saka yapiliyor sanmistim...

Genel anlamda Fenerbahce taraftarinin cogunlugundan farkli olarak Aziz Yildirim'i desteklerim... Lakin bu Carlos hamlesi, gerek en bastaki transferi ile, gerekse de gecen sezonki uzatma ile cok büyük bir yanlis olarak yönetimin hanesine yazilmis durumda, nazarimda...

Bugün kendisinin gitmesi de beni ziyadesiyle mutlu etmis ve dilegim yeni transferlerin böyle yasli ve posasi cikmis isimler olarak degil de, ismi cok taninmiyor olsa da ciddi bir potansiyel tasiyan genclere yönelik olmasi yönünde... Artik Brezilyalilar biraz daha az deger görsün su camiada...

Carlos gittikten sonra beni mutlu eden bir baska gelisme de onun arkasindan yazilan yazilar oldu... Promising Forward veya Papazin Cayiri gibi örnek verebilecegim bazi sitelerde onun hakkinda yazilan yazilardan anladigimiz taraflarin cogunlugunun da Carlos ile ilgili düsünceleri oldukca muhalif cizgide... Bu da süphesiz sevindirici... Lakin bu tartismalarda da ortaya cikan baska hususlar da oldu. Onun ugurlanmasindan rahatsizlik duyanlar...

Iste buna katilmiyorum... Zico'yu da sevmezdim ben... Ama her ne olursa olsun, eger kulüp sorunlu ayrilmiyorsa kendi calisaniyla her ayrilisinda böyle bir veda törenine gitmelidir... Törenin estetigi, yapilacak olanlari veya abartili olup olmasina dair tartisilabilir; ama giden isim Carlos ise dahi bu hoscakal hediyesi cok yanlis olmamistir... Digerlerine yapilmamis olmasinin yanlisligi (Tuncay, Zico vs.), buna yapilmis olmasini yanlislamaz cünkü.

Samstag, 19. Dezember 2009

Besiktas'tan beklenen son


Karsilasmanin sadece özetlerini izledim. Herkes bir takim taktiksel yorum yapmis zaten. Sahada oynanan ayni oyun, ama nedense Mehmet Demirkol'un yazdiklariyla Feyyaz Ucar'in yazdiklari birbirini tutmuyor. Yani demem o ki, bu tür sadaha takimlar su sekilde dizilmisti, onun önünde bu, berinin arkasinda su oynuyordu ama bu oynamaliydi cünkü bu yüzden x'in geriye düsleri zorlandi vs vs vs hepsi bla bla bla...

Chemedya bugün güzel bir post yazmis. Yirmi yildir Ömer Üründül'ün ayni laflari ederek medyada kendine yer bulabildigini anlatan. Aslinda sadece Üründül degil böyle olan.. Tüm futbol medyasi bu kaliplardan beslenmekte... Hadi bu da bir nebze, kabul edilebilir.

Ama yukarda ismini saydigim kisilerdeki gibi ayni mac icin, birisi Bursaspor'un agir zemine ragmen yerden ve pas yaparak futbol oynamaya calistigini yaziyor, digeri ise buna mukabil ekiplerin zeminden dolayi topu havadan sisirdigini iddia ediyorsa ve bu bahsedilen seyler ayni oyun üzerine ise hakikaten bir sakatlik var burda demektir...

Yani demem o ki, bu tür teknik analizlere cok fazla yüz vermenin alemi yok...

Neyse esas söylemek istediklerime gelelim... Üc hafta evvel, Besiktas sekiz mac üst üste kazanir ve Galatasaray ile Fenerbahce pespese tökezlerken medyamiz tüm hafizasini silip Mustafa Denizli'yi yüceltmek ve diger iki takimla özellikle de Fenerbahce ile ilgili olumsazlastirici felaket haberleri yapmakla mesguldü...

Dedigim gibi bundan üc hafta önce Diyarbakirspor karsisinda Besiktas'in bu serisini sonlandiracagini ve inise gececegini söylemistim. Ona göre de diger iki takimin yeniden düzelecegini. Galatasaray ve Fenerbahce bir hafta gecikmeyle de olsa dedigim gibi bellerini dogrultmak üzereler... Ikisinin de, özellikle Fenerbahce'nin bu haftaki karsilasmasi cok ama cok önemli...

Besiktas ise bekledigim gibi tikir tikir sürdürmekte düsüsünü... Bunu tahmin etmek aslinda cok zor degildi. Cünkü Besiktas kazandigi karsilasmalarda hic de iyi bir oyun koymuyordu ortaya... Alinan galibiyetler sadece bu defonun üzerini örtmekteydi... Ama her iyi gidisinin bir sonu olacagi gibi bu sonuc da kacinilmazdi... Yine ayni sekilde su da acik bir sekilde görüldü ki, Besiktas'in cok saglam oldugu iddia edilen savunmasi takim hücumu düsünerek oynadigi vakit cok kolay dagilmakta...

Yani sonuc olarak, Besiktas gercegi ortaya daha net cikmakta ve bu haliyle bu takimin Fenerbahce ve Galatasaray'in istekleri dogrultusunda basarili olmayacagi tüm ciplakligiyla belirmekte...

Donnerstag, 17. Dezember 2009

Ali Sen


Ise yaramaz Brezilyalilara bu derece hayranlik duyan bir camiadan böyle bir adama efsane baskan yakistirmasi yapmasi cok olagandisi degildi zaten.

Tabii bu hususta sadece tarftarlari suclamak da haksizlik olur. Ali Sen ile aralarindaki bozuk iliskilerin yüzü suyu hürmetine medyanin da bu konuda pompalamalarinin bunda etkisi cok büyük.

Bu üfürükten (Fenerbahce icin ne yapmis?) esfane ara sira cikartir kafasini sokuldugu köstebek deliginden ve sürekli Fenerbahce ile ilgili "akil" adam yorumlari yapar... Cok biliyor ya. Ve nedendir bilmem; kimse de 'bunun söylediklerine neden bu kadar itibar ediyoruz ki, yapmak istedigi tek sey geride kaldigini, unutuldugunu hissettigi anda gündemde yer kaparak ön siralardan yer kapmak' demez...

THY


Futbol ile ilgilenenler haberdarlar... THY Barcelona ile sponsorluk anlasmasi yapmis durumda... Sadece Avrupa'nin degil dünyanin en popüler ve sevilen kulüplerinden biri olan Barcelona'nin sponsoru olmak ve belirli yerlere Barcelona'nin THY ile ucacak olmasi olaganüstü güzel bir haber...

Özal'dan bu yana her gecen yil daha ileriye giden, inanclarindan ve yasayisindan dolayi yogun elestirilere ugrayan ve belalti vurulan Temel Kotil döneminde ise resmen ucusa gecen THY'nin bu anlasmaya imza atmasi son yillarda katettigi mesafenin verdigi güzel bir meyve...

Filosunda su anda 4 adet B 777-300 bulunmakta... Uzun menziller icin en ideal ucaklardan. A 340 lara ihtiyaci bile kalmayacak belki bir süre sonra... Halen de görüsmeler sürmekte... 2010 yilinda, ya bir adet B 747-8 ya da A 380 alacaklar... Ki o vakit THY'nin iste tam manasiyla Lufthansa'nin British Airways'in klasmaninda oldugunu söylebiliriz saniyorum... En azindan güc anlaminda...

Mittwoch, 16. Dezember 2009

Kaan Koc'a karsi yürütülen linc...


Osmanli, ataerkil zihniyetin katmanlarina hakim oldugu bir toplum yapisini ihtiva ediyordu. Cemaatlerin devletle bakisinda da, cemaatler kendi iclerindeki iliskilerde de hiyararsik yapi her daim etkindi... Halkin devleti ve devlet büyükleri kutsamasi ve onu soyutlastirarak tanri mertebesine koymasi burdan mayanlanmaktadir...

Türkiye ise esasinda Osmanli'nin devami olmasindan mütevellit günümüze kadar bu ataerkil zihniyeti muhafaza eden bir toplum yapisiyla geldi... Devlet zihniyeti tarafindan sürekli kafasina vurulmus sunni-türk cemaatinin hala sözkonusu kürtler veya ermeniler oldugu zaman mesela, tarafindan sürekli dislandigi devlet zihniyetinin koruyucuguluna soyunmasi devlet denilen oldugunun soyutlanarak kutsanmasindan kaynaklanmakta...

Toplumu olusturan her bir bireyin de icine isleyen ve kaniksadigi bu zihniyet, her türlü iliski aginda, netzverkte kendisini ortaya koymakta...

Iste blog alemini elealamim... Basta Aceto hepsinin tanrisidir... Onun arkasindan yine cok popüler, tvlere cikan, Spor Servislerinden reklamlari yapilan, oldukca yogun okuyucu kitlesine sahip diger bloglar gelir.... Ve bir de onlarinda sadik okuyucusu konumdaki basit okurlar gelir... Bu bahsettigim okurlarin da bloglari vardir lakin, bahsettigim netzverkte yerleri alttadir... Konuyu esas orjininden saptirmamak adina bu hususu daha fazla desmeyecegim...

Kaan Koc üzerinde de böyle bir yapilanmanin linc girisiminin örneklerini gördük gectigimiz hafta icerisinde...

Önce olayi kisaca hatirlayalim isterseniz:

Öncelikle Milliyet yazari Atilla Gökce, Kaan Koc'un Fenerbahce'nin Kasimpasa macindan sonra yazdigi bir yaziyi kullarak genc yazari küstah bir dille elestirmeye kalkti. Elestirmesi degil derdim elestirirken kullandigi dil ve onun bunu "normal" olarak algilamasi ve bunun gerisinde yatan zihniyet.

Linkini verdigim yazida görülecegi üzere, basligi "vayyy Koc'um" olan yazinin dilinin ne kadar sakil ve düsük oldugunu söylemeye gerek yok. Küstahlikla nitelemem de bundan. Atilla Gökce yazinin ilerleyen bölümlerde de ayni üslubu devam ettiriyor.... Mesela, "yaptigi (yamadigi) analizlere bir sey demeyecegim..."

Bu tür durumlarda vasatin basvuracagi en basit taktiktir "yapamadigi analizler" ironisi... Ve burda da Atilla Gökce genc yazara karsi ne derece tepeden bakan bir bakis acisina sahip oldugunu acik bir sekilde gözler önüne seriyor... Bu berbat yazinin kapanisi ise icerigine cok uygun: "tamam mi Koc'um benim"...

Bu densiz yaziya karsi Kaan Koc oldukca sik bir cevap yaziyor kösesinde. Kücük Iskender'den alintiladigi misralar Atilla Gökce'ye verilecek en güzel cevabi iceriyordu:

“Yaşlı şairler unutmasın: Tabutlarını romatizma ağrıları çeken prostatlı kuşakdaşları değil, genç şairler taşıyacaklar. İki amaçla: Hem düşürmemeye özen göstereceklerdir, hem de bir an önce gömme telaşında olacaklardir"

Iste olaylar bütün bundan sonra tam da yukarda bahsettigim atarerkil zihniyete esir düsmüs toplum örnegini sergileyecek sekilde ceryan ediyor...

Atilla Gökce böyle bir kafada oldugu icin, yillardir bu camianin icerisinde ve meslekte olan "duayen" olarak tartisilmazligindan ve elestirilmezliginden son derece emin. Ayni sekilde bir genc yazara "Koc'um" diyebilecek kadar da nobran... Icerisine esir düstügü bu ataerkil zihniyet ona bu hakki veriyor cünkü...

Arkasindan da Kaan Koc'un verdigi cevaba tepkiler. Önce Gürcan Bilgic Atilla Abisini savundu. Ve aklini basini al yoksa tokadi yersin demeye getirdi. Iste bir baska ataerkil zihniyet. Bir büyük ve agabey olarak o da Atilla abisine saygida kusur etmiyor ve edenleri de bu sefer kendisi bir büyük ve agabey konumunda oldugu icin tokatlamaya hakki olduguna inaniyor...

Zaman'in Galatasaray amigosu Ahmet Cakir da tepki gösterenlerden. Kücük Iskender'e referans vermek yanlis anlamalara yol acabilir diyerek homofobinin doruklarinda gezen daha sakil bir yazi yazmisti o da... Atilla Gökce'nin dilindeki o nobran ve küstah üslub Cakir'da da mevcuttu... Tartisilmazliklarindan eminler ve kendi yazdiklari yazilarin esasinda cok daha büyük cirkinlikleri ima ettiginden bihaberler...

Ugur Meleke ögrendigime göre topa giren bir baska yazar, ama ben kendisini cok sikici buldugumdan su durumda dahi arastirmaya gerek görmüyorum yazisini... Bugün de Mehmet Demirkol deginmis hususa... Onun da hedefinde Kaan Koc var ve o da yerini Atilla Abisinin yaninda belirlemis... Kullanilan dil ve icerik acisindan en düzgünü ve en elealiniri Mehmet Demirkol'unki yine de... Lakin her seye ragmen "ustaya saygi" diye özetlenebilecek bu ataerkil zihniyet kalibi ve ezberinden o da kurtululamamisa benziyor...

Bugün gelinen nokta ise Atilla Gökce de, Kaan Koc da yeniden deginerek konuyu kapatmislar... Kaan Koc bahsetmeye calistigim linc girisimi özetlemis... Burdaki magduriyetinden bahsetmis. Ve yine ustaca bir atifta bulunarak konuyu kapatmis, bu sefer referans daha da büyük bir isim: Turgut Uyar.

"Hepinize iyi niyetle gülümsüyorum, hiçbirinizle dövüşemem”

Kaan Koc'un Gürcan Bilgic ve Atilla Gökce'yi arayip konuyu aciklamaya calismasini yadirgadim. Ama bilmiyorum belki de onun yerinde olsam bütün bu tepkilerden sonra ben de bir miktar geri adim atmak durumda kalabilirdim. Lakin her seye ragmen bu tartismada cok büyük bir is yapti ve kendisi sarsilmaz sananlara cok güzel bir ders verdi; zihniyeti örümcek agiyla örülmüsleri ise bir güzel ifsa etti...

Atilla Gökce ise hala ugradigi sokun etkisinde. Kendisine simdiye kadar "öte git" diyen olmamis olacak ki, nasil bu veled bana bunlari der gibi hala. Sagdan soldan gördügü destedigin kendisini ne kadar mutlu ettigini söylüyor ve konuyu babacan bir tavirla ve affederek kapattigini söylererek esasinda bu tartisma sirasinda ugradigi sokun onun zihniyetinde en ufak bir sorguya yol acmadigini gösteriyor. O hala söyledigi laflarin normal olduguna inaniyor ve hala buna karsin "dünkü cocuk"un ona laf edemeyecegini düsünüyor... Bütün ataerkil zihniyet tasiyicilari gibi...

Sonntag, 13. Dezember 2009

Emre, Topuz, Cristian, Özer...


Ankaragücü karsisinda elde edilen galibiyet cok önemliydi. Hem Galatasaray'in kazandigi bir haftayi kayipsiz atlatmak adina, cünkü sampiyonluktaki en büyük rakip onlar; hem de son üc haftada alinan maglubiyetler ve ortaya cikan disiplin sorunlariyla bozulan takim düzenini yeniden onarmak adina...

Esasina bakarsak Fenerbahce'de bazi oyuncularin istekleri ve bireysel performanslarinin degismesi disinda cok fazla bir ilerleme yoktu. Lakin bu ufacik kipirdama dahi bu galibiyeti getirmeye yetti. Ayni sekilde, gectigimiz haftalarda burda oldugu gibi Alex daha istekli, Santos lüzumsuzunun yerine Özer oynuyor olsaydi muhtemelen Kasimpasa veyahut Eskisehir karsisinda da galibiyetler gelecekti... Neyse, "dilek-sart" kipiyle konusmanin bir manasi yok artik... Elde edilmis önemli bir galibiyet ver; onun tadini cikartalim...

Ha tabii bu arada baslikta neden bu üc isim var. Cünkü;

Fenerbahce'de basta sevimsiz Brezilyalilari olmak üzere kalabalik bir "sorunlu oyuncular" listesi var: Kazim, Önder, Guiza, Carlos, Bilica, Lugano, Santos, Vederson... Bu derece yogun bir kimisi sorunlu, kimisi disiplinsiz, kisimi formsuz, kimisi gücsüz oyuncu listesine sahip bir takimin belini dogrultabilmesi elbette cok zor... Bunlarin karsisinda, bu takimina gercekten sahip cikan, sampiyonlugun ne demek oldugunu digerlerine kiyasla daha iyi algilayabilmis, sahaya karakterini yansitan oyuncularin varligi cok önemli, sadece bu sekilde bu yukardaki oyuncularin eksikleri kapatilabilir.

Bu bahsettigimiz oyuncu sayisi ise cok az... Simdiye kadar gösterdigi performansla Emre bunu hakedenlerden. Biraz daha zamana ihtiyaci olmasina ragmen Topuz bu isimlerden birisi olmak icin cok uygun. Kabiliyet yetersizliginden dolayi elinden gelen sinirli olsa da Cristian yine böyle bir isim. Ve dünkü oyunla görüldügü üzre Özer...

Fenerbahce sampiyon olacaksa bu isimlerin varligina cok ihtiyaci var.

Karsilasmanin hakemiyle ilgili de basta Galatasarayli bloglar hemen yorum yapmaya baslamislar. Özer'in cizgiden cikarttigi top nizami bir golmüs ama hakem bunu nasil görmemismis. Erman hocalari da ayni seyleri yumurtluyor. Futbol sahalarindan bunlardan cok oluyor. Gecen sezon Deivid'in üst direge carparak yaklasik yarim metre cizgiyi gecmis sutu gol olmamisti. Almanya-Ingiltere arasinda oynanan dünya kupasi karsilasmasinda da böyle bir pozisyon var. Fenerbahce ile Besiktas arasinda oynan bir karsilasmada Semih'in cevirdigi top var, gol mü degil mi hala tartisiliyor. Bundan dolayi bir hakemi kolayca suclamak mümkün olmamali... Hele ayni hakemin, Ankaragücü'nün ikinci golünde Bilica'ya yapilan acik faulü görmedigini düsünürsek.

BJK'nin bu aksamki mücadelesinden puan kaybiyla ayrilacagini düsünüyorum, bence Kayseri de kaybedecek yine puan. O yüzden gecen hafta kaptirdigimiz liderlik koltuguna yeniden kurularak kapatacagiz haftayi. Haftaya cok önemli bir karsilasma var.

Freitag, 11. Dezember 2009

Ibrahim Kizil ve haysiyet

Futbol kulüplerinin baskanligi, capsiz, seviyesiz, ahlaksiz ama cebinde parasi olan insanlara büyük bir prestij kazandiriyor...

Bu sayede bulunduklari is cevresinin disina cikabiliyor, daha genis bir alana nüfuz edebiliyor ve tv vasitasiyla cok daha iyi taninmaya basliyorlar... Hem egolari tatmin oluyor hem de daha cok taninir hale geldikleri icin daha kolay is baglayabiliyorlar...

Yani esasinda sportmenlik, futbol sevgisi, o baskani olunan takimin menfaatleri vs gibi olgular-istisnalar haric- pekcok baskan icin ikincil unsur durumunda... Kendi cikarlari icin o kulübün baskanligi kullanan bu insanlardan birisi de Gaziantepspor'un basinda duruyor...

Bu kisi ahlaksizca Fenerbahce'nin adini saibeyle birlikte anmis... Ona göre Hasagic her zaman Fenerbahce macindan önce kirmizi kart görüyormus, onun yerine gecen Oguz ise Fenerbahce'den 5 yiyormus...

Hafizam bu konuda cok yardimci olamiyor bana... Lakin bildigim birsey var ki, Fenerbahce Gaziantep'e durmadan 5 atmiyor... Ve bir sey daha biliyorum ki, Fenerbahce'nin simdiye kadar 5 attigi tek takim ünvanini tasimiyor Antep... Ve bir sey daha var ki, bu iddialar resmen bir sikeyi ima etmektedir ve ancak kanit oldugu zaman dillendirilmelidir; yoksa o agiz denilen sey, bir adet göt hüviyetini alir...

Donnerstag, 10. Dezember 2009

Reklam panolarinin arkasina iseyen kaleci: Jens Lehmann

Blog icerisinde fotograf koymaktan cok hoslanmadigim malum. Lakin bu seferki cok farkli. Dün geceki, Stuttgart ile Urziceni arasinda oynanan SL karsilasmasinda Jens Lehmann'in reklam panolarinin arkasinda gidip iserken görüntülenmesi es gecilecek gibi bir görüntü degil...

Mittwoch, 9. Dezember 2009

Hastalikli Rijkaard sevgisi


Rijkaard Türkiye'ye geldiginde Galatasaray camiasini kiskanmadim desem yalan olur. Bir defa Hollandanli teknik adamlari begenirim her daim. Gerek belirli bir futbol felsefesine sahip olmalari gerekse de bu felsefeye sadik kalma konusunda gösterdikleri özenle degerlidirler... Rijkaard da bu gelegeni sürdürmeye calisanlardan. Gerisinde biraktigi teknik direktörlük ve olaganüstü futbolculuk kariyerlerinden bagimsiz olarak söylüyorum bunlari.

Bu durumun Galatasaray camiasinin basini döndürdügünü görmek cok zor olmadi tabii ki. Bunlar anlasilabilir ama bunun ötesinde onu bir tanri yerine koymak hastalikli bir yorumlamadan öte birsey ifade etmemektedir.

Ben, sadece Fenerbahcelilerde olur böyle seyler diye düsünmekteydim. Zico vesilesiyle... Lakin gördüm ki, Galatasaraylilarin Rijkaard'i putlastirmasinin yaninda Fenerbahcelilerdeki Zico sevgisi sinek viziltisi kalir...

Isler sene basinda cok iyi gidiyordu. Galatasaray galibiyetle ayrildikca karsilasmalardan bu tanrilastirma da cok fazla göze batmiyor ve sakil durmuyordu... Bu sirada 'Galatasaray'in ama su su su noklarina dikkat edin isler göründügü kadar iyi degil, Rijkaard da bir tanri degil' diye düsünenler ise seslerini cikartamiyorlardi; deli diye timarhaneye tikilirdiniz cünkü...

Lakin sonuclar degistikce Rijkaard hususuna elestirel bakanlar da düsündüklerini ortaya daha rahat koyabildiler... Ama yine de bu Rijkaard tapicilarinin canini fazlasiyla sikmaya yetti. Önce Fenerbahceliligi ile bilinen ama Galatasaraylilar tarafindan daha düne kadar "hic Fenerbahceli diger bloglara benzemiyor cok objektif" diye 'taltif' edilen bir blogger Rijkaard hakkinda yazdiklarindan dolayi birden bire yoldan cikmis ve taninmayacak hale gelmis birisi olarak nitenlenmeye basladi... O ve onun gibiler Rijkaard'in sictigi bok dahi olamazdi, bunu bile söyleyebildiler...

Sonra cok ciddi bir Galatasaray fanatigi olan bir blogta cikan Rijkaard elestirisi, son haftadaki IBB macindan sonraki, malum taraftar toplulugunun canini yine cok sikmisti... Yazinin altina yazilan yorumlarda okurlar, Rijkaard'a karsi yapilan elestirileri bir kisinin öznel düsüncüleridir gecelim seklinde karsilayamiyor; yazara olan teessüflerini belirttikten sonra o siteyi artik okumayacaklarini söylüyorlardi... Yani Rijkaard da karsi yapilan teknik bir analiz olumsuz olduktan sonra görülmeye bile tahammül edilemeyecek bir husus olmaya basliyordu.

Örnekledigim bu iki sitedeki okuyucu yorumlari bahsettigim hastalikli Rijkaard sevgisinin zihinlerdeki resmini ortaya koyma acisindan cok önemli ipuclari ima etmekte... Arsivlerde duran bu yazilarin altina girilmis yorumlari, isteyenler hastalikli bir sevginin ibret verici tezahürü olarak acip okuyabilirler...

Sonntag, 6. Dezember 2009

Suclu tespit edildi; Aziz Yildirim istifa

Fenerbahce'de Aziz Yildirim'dan hoslanmayan ve 'gitsin artik bu adam' diyen sayilari bir hayli kabarik bir taraftar toplulugu var. Bunlar isler iyi giderken takimdan mutlu olur, futbolculara hayranliklarini dillendirirler ama isler kötüye gider gitmez onlara göre suclu her daim bellidir: Aziz Yildirim.

Bu sene basinda Brezilya'dan transfer edilen ve izledikce ikinci sinif oldugunu anladigimiz oyunculari kendisini Brezilya futbolunun bilirkisi olarak pazarlayan bir blogger o vakitler yere göge sigdiramiyor, bu sezon takimin döve döve sampiyon olacacigini müjdeliyor ve brezilya futbolundan hoslanmayanlara da limonlu soda tavsiye ediyordu. O takimin arkasindaki isim de Aziz Yildirim'di halbuki... Aynen lige 8'de 8 giris yapan takimin baskaninin o oldugu gibi. Aziz Yildirim takim 8'de 8 yaparken nasil baskansa, kaybederken de öyle baskanlik yapti...

Evet takim su anda cok kötü. Ama futboldan birazcik anlayan herkes sunu tespit edecektir ki, Fenerbahce'nin kötü gidisinin en büyük sorumlusu kendisine bakmayan, hirssiz, sürekli kapris yapan ve birbiriyle kavga eden, sakatlanmamaya özen göstermesi gerekirken icip icip yaptiklari kazalarla hayatini tehlikeye atan oyuncular; bu oyunculari bir türlü kontrol altina alamayan Daum ve Aykut Kocaman'dir... Yönetimse bunlarin arkasindan gelir ancak...

Elbette bütün bunlari simdi Aziz Yildirim'i suclayan ve istifaye cagiranlar da cok iyi bilmektedir. Bunun caresizligindendir ki eski defterleri acmakta, Haluk Ulusoy ve benzerlerinin eskiden Fenerbahce'ye vurdugu darbeler karsisinda Aziz Yildirim'i yeteri kadar cirkeflesmesdigi icin suclayabilmektedirler....

Yani aslinda gönüllerinde yatan Ali Sen'dir... Futbolun kirlenmesi ve o futbolu kirletenler degildir onlara göre sorumlular.

Alinan maglubiyetler beni Fenerbahce'nin sampiyon olamamasindan ziyade böylelerinin yeniden ortaya cikip sinirlemizi hoplatmasina firsat verecek olmasi dolayisiyla ürkütmekteydi; maalesef öyle de oldu...

Bana kalirsa da Aziz Yildirim elestirilmelidir... Ama Daum'u getirdigi icin... Alex'li, Deivid'li, Carlos'lu, Selcuk'lu, Guiza'li, Ugur'lu beceriksizler ve ruhsuzlar ordusunu muhafaza ettigi ve yetmezmis gibi bir de üzerine Santos ve Cristian gibi (hadi Cristian bir nebze ama o dahi verilen paranin ve Fenerbahce'nin topcusu degil) iki tane zübügü ekledigi icin....

Yani sekizde sekiz yaparken de takim, elestirilecek isimdi Aziz Yildirim, Brezilya futbolunu sevmeyenlere limonlu soda uzatilirken de.... Ve takim toparlanip sampiyonluga uzansa da...