Dienstag, 1. März 2011

Arda'nin anlasilamaz degeri


Arda Turan ne zamandir futbol oynamiyor? Aylar oldu. Bu arayi da sakatligi nedeniyle vermek zorunda kaldi.

Hadi sakatlanmadan önce, ligteki, Galatasarayla Avrupa'daki, milli takimla Euro 2008'deki futbolundan dolayi önemli kulüplerin transfer listesinde olmasina inanabiliyorum. Ama daha gecenlerde gördügüm aylardir top oynamayan bu 'büyük' yetenegin hala büyük dünya kulüplerinin transfer listesinde oldugundan bahsedilmesine akil erdiremiyorum.

Bayern'in de Arda'nin pesinde oldugu söyleniyordu... Yahu neymis bu Arda? Nasil bir yetenek ne önemli bir degermis. Esi benzeri saniyorum kolay kolay bulunamayacak durumdaymis... Bayern gibi bir kulüp bile ne zamandir fubol oynayip oynamadigina bakmadan hala talep olabiliyor Arda'ya...

Yoksa bu spor medyasi bizi aptal mi saniyor?

Kimya bozucu Aykut Kocaman

"Trabzonsor'un üc penaltisi incelensin" demisti Aykut Hoca. Demez olaydi... Nasil olduysa o laf üzerine pek hassas bir ruhsal yapiya sahip narin Trabzonspor'un kimyasi bozuldu ve ikinci yarinin baslamasiyla birlikte puanlari pes pese kaybetmeye basladi.

Türk spor medyasinin essiz kalemleri ve Trabzonspor'un yöneticileri her kaybettikleri mactan sonra bütün bu kayiplardan sorumlu olarak Aykut Hoca'yi isaret etmekteler. Onun metafizik boyutlarda dolasan etki gücü bir anda koskoca bir takimi tepetaklak asagiya düsürebilmekteymis megerse...

Montag, 28. Februar 2011

Aykut Kocaman üzerine (1)


"Aykut Kocaman üzerine (1)" seklinde bir baslik, hem parantez icerisinde ima ettigi gibi bir dizi yazinin pespese gelecegini, hem de Yildirim Türker gibi usta isi bir portre yazisi yazacagimi isaret eden bir tini iceriyor olabilir, farkindayim.

Gelgelelim, cok da iddiali bir yazi beklemiyor sizi geride, onu söyleyeyim. Bu yaziyi yazmak askerdeki günlerimden bu yana hep aklimdaydi, bugüne kismet oldu.

Aykut Kocaman benim "ask" düzeyinde sevdigim, formasini sirtimda tasimayi hayal ettigim, mahalle arasinda top oynarken kendi kendimi gaza getirmek icin top ayagima geldiginde onun adini yine kendi kendime spikerlik yaparak zikrettigim yani kendimle özdeslestirdigim tek isim. Onun hakkinda yazilan kitap ise futbol üzerine okudugum sadece 3 kitaptan bir tanesi. Bu derece deperli olan bir ismin benim icini teknik direktörlük serüveni de bir hayli önemliydi. Maalesef mi demeliyim bilmiyorum ama ben sinemaya biraz da yönetmen sanati gözüyle baktigimdan "yönetmen" filmi olmayan filmleri cok ciddiye almiyorum. Futbolu da aslinda, biraz ama, bu gözle takip ediyorum.

Sahadaki takimin bir teknik direktör takimi olmasi önemli oluyor benim icin o takima sempati duymam acisindan. Özellikle "entelektüel-sol" futbol severler gibi "Schalke'yi severim, cünkü Schalke Gelsenkirchen'in maden iscilerinin takimi" demem, Schalke'yi takip ederim, cünkü onun saha kenarindan Magath vardir. Rangnick varken de izler, severdim Schalke'yi. Ama baska bir gün örnegin Huub Stevens gelir oraya, o zaman izlemeyi birakirim örnegin ben Schalke'yi...

Yeniden Aykut Kocaman'a dönelim. Aykut Hoca'yi da Istanbulspor serüveninden bu yana yakindan takip ettim. Aykut Kocaman'in adamligini, efendiligini vs. bir kenara birakalim. Esasen bir insan da zaten olmasi gereken hasletler, hani olmazsa anormal olmasi beklenen durumlar nedense böyle cok atif yapilan meziyetlermis gibi gösteriliyor. Böyle olunca da bu insanin hic hata yapmayan, hic kirlenmeyen, hic kurusu olmayan bir insan gibi algilanmasina yol aciliyor. Ve yeri gelip her insan gibi böyle düzgün kisilikler de "kusur" islediklerinde cok tuhaf karsilaniyor. Bkz. Trabzonspor'un son üc penaltisi incelenmelidir demeci sonrasinda kopan yaygara...

O yüzden Aykut Hoca'nin karakteri onu bu derece sevmemde süphesiz en büyük rolu oynayan etkendir ama bu onu yazi konusu yapmami gerektirmez.

Aykut Kocaman teknik adam her daim ayriksi bir yerde durdu. Ne Malatyaspor'da, ne Konyaspor'da ne de Ankaraspor'da somut bir basariya imza atamadi. Sayet somut basari bir kupa ise. Fenerbahce'nin basina gectigi ilk dönemlerde onun basarisiz olmasi icin elinden geleni arkasina koymayanlar, örnegin Demirkol, "Aykut Kocaman'in bu takimlarinda hicbir basarisi yok" dedi. Galiba onun o takimlarla bir kupa kaldirmasini, ya da Sivasspor gibi sampiyonluga oynamasini filan bekliyordu.

Halbuki futbol sonucuna pek cok parametrenin icice gecerek etki ettigi kompleks bir oyun. Bülent Uygun'un Sivasspor ile yakaladigi havayi belki yine kendisi bir daha hicbir takimda yakalayamacak. Ya da tersinden Aykut Kocaman gibi Abdullah Avci da hicbir somut basariya sahip degil. Onun da mi basarisiz oldugunu iddia edecegiz o halde?

Bakmamiz gereken bu hocanin eline aldigi takimlara imzasini atip atamadigir. Belki kadrosundaki yetersizlik, belki oyuncularin kaliteli de olsa karakter olarak kendisine uymayislari, belki yönetimle olan iletisim bozuklugu, belki camianin yetersizligi sonuca gitmesinin önünde birer engel olarak karsimiza cikar ama bu durum yapilanlari görmezden gelmeye neden olmamalidir.

Aykut Hoca'nin calistirdigi bütün takimlar belli bir sistem dahilinde ve plan cercevesinde oynamaya gayret göstermislerdir. Topa sahip olmak, topu cevirmek ve pas yaparak rakip kaleye inmek önemli karakteristik özelliktir Aykut Hoca icin. Savunma cok önemlidir ve bütün takim toplu halde savunmaya katki yapmalidir. Cok sert takimlar, öncelikle rakibini bozmayi düsünen ekipler ona göre degildir. Ve Konyaspor'da da, Malatyaspor'da da, Ankaraspor'da da bu durum net bir sekilde gözlemlenebilmistir.

Mesela Malatyaspor'un oynadigi bir Galatasaray karsilasmasi var. Soncu beraberlikle bitmisti ama ben o dönem Galatasaray'i bu derece mahkum eden, bu derece ezerek oynayan bir adanolu takimi hatirlamamaktaydim. Bu özelligi her maca yayamadilar, saniyorum camia icindeki bir takim catismalar ve oyuncu yetersizligi bunun temel nedenlerindendi ve hoca ayrilmak durumunda kaldi. Ya da Konyaspor'da iken Fenerbahce'nin meshur Anelka'nin faul yaparak attigi golle galip geldigi olay macta, Konyaspor Fenerbahce'ye adeta fark atacak bir oyun ortaya koymaktaydi ki o pozisyon bir anda altiüst etti herseyi... Anakaraspor'dayken de böyle belli cizgide, standartta cok macini izleyebildik. Herkes onun cok iyi kadrosu olan Ankaraspor'da is yapamadigini söyler halbuki onun cok iyi denilen oyunculari Ankaraspor dagildiktan sonra gittikleri takimda hic de önemli yerlerde olamamislardir. Mehmet Cakir Trabzonspor'da kadroya giremedi. Gerci su anda sakat ama olmasa durum degismezdi. Tita'dan bir Popov gibi, bir Cangele gibi bahsedebiliyor muyuz? Meye nerde? Ya da Kanote'den haberi olan var mi? Erhan Güven, Ömer Aysan, Ediz Bahtiyaroglu, Adem, Bilal... Su anda bu isimlerden önemli bir takimda önemli bir yer sahibi olan var mi? Bir tek Hürriyet Antep'in ortasahasinda kendisine yer bulabildi...

Yani demem o ki, anlatildigi kadar ciddiye alinacak bir kadrosu da yoktu/yokmus...

Böyle bir adamin sadece Fenerbahce degil, ülke futbolu acisindan da basariya ulasmasi cok önemli. O yüzden Fenerbahce'de sampiyonluga ulasmasini cok istemekteyim. Ondan bir Fatih Terim olmaz, olursa ancak efsane bir hoca olarak kendine has karakteriyle nevi sahsina münhasir bir "Aykut Hoca" dogar...

Ben bunun en basta cok mümkün olabilecegini düsünmemekteydim. Özellikle de Aykut Kocaman'in, egilmez bükülmez karakteri Fenerbahce'nin basinda cok sorun olur gibi bir fikrim vardi. O ise beni yaniltti. Saha disi etkenlerle de cok iyi basaedebilecegini kanitladi. Teknik acidan da Fenerbahce bence gecen seneki Daum döneminden daha cesitlemeli bir oyun oynuyor. Dia ve Niang gib iki ismi de takim kazandiran o.

Yani aslinda bu güzel insanin Fenerbahce'in basinda sampiyon olarak uzun süreli calismasini temenni etmemizin önünde hicbir engel yok. Umarim, ikinci yarinin baslamasiyla birlikte yaninda olan sansi sezon sonuna kadar onu terk etmez ve sadece Fenerbahce degil ülke de güzek bir futbol adami kazanmis olur.

Allah'in sopasi yok diye buna mi denir?


Trabzonspor-Kayserispor henüz baslamis. Ama o da ne? Kayserispor kalecisi Hamido, topu kaleden uzaklastirayim derken Trabzonsporlularin ayaklarina nisanliyor ve takiminin sonucu itibariyle geriye düsmesine neden olan bir harekette bulunuyor.

Su ise bakin ki, bu hareketin neredeyse birebir aynisini Volkan Babacan Fenerbahce karsilasmasinda yapmis; bircok insan bunun bir "kiyak" olduguna inanmisti, inanmakla kalmamis bunu imali laflarla disa vurmustu. Bunlardan birisi de Sadri Sener, Trabsonspor baskani idi.

Hakikaten bir ilahi adalet mekanizmasi varsa herhalde bu aksam yasadigimiz örnek, Sadri Sener'e Volkan'a yaptigi haksizliklardan dolayi verilecek en büyük cezaydi.

Umarim kendisi de bunu anlamis ve utanmistir yaptigindan, söylediginden.

Sonntag, 27. Februar 2011

Seriye devam: Fenerbahce-Kasimpasa: 2-0


Bugün gazetelere bakma firsatim olmadi. Eminim ki, özellikle köselerde bol bol Fenerbahce'nin 'tad vermedigi'nden, 'galibb geldi ama...'larindan, 'skor aldatmasin'larindan, 'kafalarda biraktigi soru isaretleri'nden, 'böyle giderse sampiyon olamazlar onu söyleyim"lerinden vs. bahsetmislerdir.

Oyun kötüydü evet. Hatalar coktu, amenna. Lakin unutulmamasi gereken bir nokta var; bu takim son 5 haftada, stres dozu üst düzeyde, zorluk derecesi had safhada önemli maclari basariyla geride birakti. O karsilasmalarin üzerine bir miktar gevsemek gerekiyordu, gevsenilmeliydi. Kasimpasaspor da bu ara gecis icin oldukca iyi bir rakipti. Iste dünkü karsilasmadaki "düsüs"ün, "konsantrasyon eksikligi" sebeplerini burda bulabiliriz.

Bu Fenerbahce'ye pahaliya patlayabilirdi, sükür ki olmadi. Ama aksi yönde bir oyunda da her zaman sonuc istenildigi gibi olmayabiliyor. Mesele burda takimin kaslarini birazcik gevsettigi bir karsilasmada da 3 puani cebine koyup koymadigidir; ve bu takim bunu basarmistir. Öyle tahmin ediyorum, ilerde yine "mana ve önemi" daha farkli olan karsilasmalarda (mesela Bursaspor karsisinda) son haftalardaki Fenerbahce'yi yeniden görebilecegiz.

Fakat bunun disinda genele isaret eden baska bazi endise verici hususlar da yok degil. Örnegin Niang veya Dia'nin oyunu rölantide götürmeye calistiklari görüldü, bu da yukarda anlatmaya calistigim gibi normaldi ama ayni zamanda bunun disinda bu oyuncularin cok farkli sorunlari da göze carpti. Daha önceki maclarda da farkedildigi gibi. Iki oyuncu da maalesef son toplari kullanmakta, topu uygun zamanda uygun noktaya cikartmakta fevkalade kötü idiler ve bu yukarda bhsetmye calisitigim "gevsemeyle" de ilintili degil. Tama temel bir sorun var. Özer'de de ayni sikinti yine mevcut. Bu durum öyle kolay kolay halledilebilir mi, cok emin degilim. Özer'den umidim yok. Niang da baska yönleriyle öyle etkileyici bir oyuncu ki, bu tarafini görmezden -takima zaman zaman cok zarar verse de- gelebiliyorum, ama Dia'dan hala ümitli olmaya calisacagim. O etkileyici hizi ancak toplari daha dogru kullanirsa manali olabilir cünkü ve henüz daha yasi cok genc. Bu kismi üzerinde calisilirsa olaganüstü bir oyuncuyu futbol piyasasina sunabiliriz. Aksi halde gecen hafta Besäktas karsilasmasinda kiyisindan döndügümüz, fark atacakken fark yemenin izdirabini cok aci yesilde ilerde tekrar tekrar yasayabiliriz.

Aykut Kocaman'in üzerinde ilerde daha detayli bir seyler yazacak olmakla birlikte Stoch'u kullanmaya calismamasi hakkinda bir iki laf etmeden de gecmeyelim; ve Özer'den de mi daha etkisiz kalirdi bu cocuk oyuna girse son iki karsilasmada diye soralim.

Samstag, 26. Februar 2011

Bu kuşak farklı bir kuşak

Futbolda yeni bir kuşak var teknik adamlar bazında. Bülent Uygun, Ertuğrul Sağlam, Tolunay Kafkas ve belki bunlardan biraz daha öncesine denk gelen ama büsbütün de ayrı düşünemeyeceğimiz Aykut Kocaman, efendim apayrı bir kategoride değerlendirilmesi gereken ama yaş ve duruş itibariyle bunların yanına monte edebileceğimiz Abdullah Avcı ve Ersun Yanal...

Bu kuşak kendilerinden önce gelen, çok çalışan ama çalışkanlıkları neticesinde yine de 'kazanan' bir profili ortaya koymayı başaramamış Ziya Doğan, Smaet Aybaba, Giray Bulak, Rıza Çalımbay gibilerinden farklılar... Her Anadolu takımında seyyar dolaşan, Sakıp Özberk, Hüseyin Kalpar, Yılmaz vural, Erdoğan Arıca vs. gibileriyle ise kıyaslanmaları asla mümkün değil.

Herşeyden önce belli ki Avrupa futbolunu takip ediyorlar. Sahip oldukları bir futbol felsefesi ve oyun planı var. Bunun neticesinde, aynen Aykut Kocaman'ın Sota için yaptığı harika tespitteki gibi; iyi organize olan, olanlı oynayan, bir düzen çerçesinde bir şeyler yapmaya çalışan birer antrenör takımı yaratıyorlar.

Bakın Tolunay Kafkas'ın Kayserispor ve Gaziantep'te yaptıklarına. Her iki takımda da teknik direktörün imzası net bir şekilde hissedilmekteydi. Her ne kadar Demirkol vs. gibiler Aykut Kocaman'ın Malatyaspor, Konyaspor ve Ankaraspor'da hiçbir başarısı yok dese de; biz onun bütün bu takımlarda emsallerinden farklı bir oyun oynadığını hatırlıyoruz. Sürekli pas yapan, pas yaparak kaleye inmeyi düşünen, rakibi oynatmamayı değil; kendisi oynayarak sonuca ve galibiyete gitmeye çalışan takımlar yaptı Aykut Kocaman. Erttuğrul Sağlam'dan bahsetmeye zaten gerek yok. Bülent Uygun da yine- insan olarak antipatik bir portre çizse de- Sivasspor'dan sonra Eskişehir'de ayrıksı bir performans sergiliyor.

Bu hocalardan biri veya birkaçı, Ertuğruk Sağlam'ı saymazsak, şampiyon hoca ünvanını pek yakında kazanacaktır. Ve böylece büyük bir gaz ve koca bir porsiyon şansla ülkenin futbol kültürüne egemen olan Terim ve Denizli ilüzyonundan kurtulmuş olacağız.

Freitag, 25. Februar 2011

Shameless


Yeni bir ülkeye yerleşmenin en güzel yanlarından bir tanesi... Henüz daha yeterli sayıda ve dozda edinilememiş arkadaşlıklar varken ve boş vakitlerin çoğu evde harcanırken yapılan en güzel şeylerden bir tanesi herhalde işe yarar tv kanalları ve programlar keşfetmek. İşe yarardan kastım, eğlenceli.
Almanya'dan döndükten sonra keşfettiğim bir kanal e2. Gecenin ilerleyen satlerinde alt yazılı yayınladıkları dizileri ilgimi çekiyor. Ama bir tanesine kadar rastladıkça izliyordum. Fakat daha yakın zamanda yayınlanmaya başlayan 'shameless' apayrı bir tad verdi bana. Mizah ve Zeki Demirkubuz filmlerinden tanıdık olduğum iç burkan hüzün güzel bir karışım içinde.
Bu kanalın zaten belli bir izleyici kitlesi vardır ve onlar çoktan farketmiştir diziyi. Ama ben yine de hatırlatmak veya tavsiye etmek istiyorum: Shameless, perşembe geceleri 23:00'de e2'de. Gecenin daha ilerleyen saatlerinde de tekrarı var.

Hayal kırıklığının adı: FB Ülker


Basketboldan teknik anlamda futbol kadar anlamam. Zaten farkındasınızdır, futbolda da genelde maçları teknik yönden irdelemekten uzak duruyorum. Çünkü aynı şeyleri bir klişe çerçevesinde tekrar edip durmak zorunda kalıyorsunuz bir süre sonra.
Efendim Alex geriye az geldi, filanca ileriye destek vermediği için takım hücumda çoğalamadı, bekler ortasahanın birer parçası olamadılar... Bunları ne okuduğum yazılarda duymak istiyorum artık ne de kendim birşeyler söyleceksem sohbetimin içerisinde malzeme etmek... Hal böyleyken zaten teknik olarak hakkında fazla malumatım olmayan basketbol müsabakası üzerinde teknik analiz yönünden bu yazıda topa girmem sözkonusu olamaz...
Ben her zaman olduğu gibi duygularımdan bahsedeceğim. Kafamın anlamadığı, rasyonel bir temele oturtamadığım, anlamlandıramadığım soruları ortaya bırakıp çekileceğim geriye...
Fenerbahçe Ülker pekçok taraftar topluluğunun da nefret objesi olan baş belası Tanjevic'inden kurtulup yine o taraftar topluluğunun büyük aşkı Aydın Örs ve basketboldan anladığını iddia edenlerin övgüyle bahsettikleri bir koçla başladı sezona...
Diyorum ya ben meseleye uzağım; o yüzden eli kalem tutan ve bu konuda yazı yazan herkesin söylediklerini kayıtsız şartsız kabul ettim. Buna göre Spaja müthiş hocaydı, Ukiç inanılmaz bir transferdi, Lavrinoviç şöyleydi, beriki böyleydi... Fakat dünkü maçtan sonra şunu düşündüm: Anlaşılan benim basketbolda referans kabul ettiğim Fenerbahçeli basketbol severler, PcLion Fc adlı blogtaki arkadaş gibi. Onun Galatasaray'ın her gerçekleştirdiği transfer sonrası büyük bir heycanla ve pozitif düşüncelerle bezediği yorumlarının nerdeyse hemen hepsinin bir süre sonra birer boşluğa düşmesi gibi...

Ukiç... Dün kötü günündeydi de böyle oldu.. kabul etmiyorum. Daha evvel de çok önemli maçlarda benzeri 'saçmalıklarına şahit oldum.

Takım... Rakibi ne istiyorsa ona izin verdi. Belki zaten çok olası değil ama, rakibine kendilerinin onlara attığı farktan daha az bir sayıyla yenilmeye dahi gayret göstermediler. Demek ki takım olamamın tek sorumlusu 'manyak' Tanjeviç değil...

Koç... Takım helva gibi dağılırken hiçbir şey yapmadan izlemek ne anlama gelmektedir?
Elbette FB ülker'in bu sezon gösterdikleri takdire şayan. Ama herhalde öncekilere yapılan haksızlıkları da es geçmemek lazım. Başarıya ulaşılan yola kolay girilmiyor. O takımı yaratmak da kolay olmuyor.

Donnerstag, 24. Februar 2011

Yeniden!


Ne zamandı şu bolga en son post girdiğim; hatırlamıyorum. Bir alttaki posta baksak buluruz tarihi, ama ne önemi var... Aylar olduğu hatta bir süre daha durmuş olsak yılı devirdiğimizi söyleyebiliriz...

Hayatla ilgili benim böyle bir devamlılık sorunum var. Özellikle de hiçbir sorumluluk duygusu hissetmediğim hallerde bir istikrar sorunu yaşamaktayım. Başladığım hiçbir işte de bu yüzden aynı tempoda devam edemem. Blog işi de öyle oldu biraz. Hala buraya girip çıkan veya bu yeni dönüşten sonra tekrar dönüp okumaya niyetli olanlar varsa şimdiden özür dilerim onlardan

En son Fenerbahçe'nin yeniden şampiyonluğa tutunuşu izlemiştik hepberaber. Sonrası yine hüsran oldu; ama o zaman ben çoktan ayrılmıştım burdan, birlikte değerlendiremedik. Bu arada bir askerlik hizmeti sıkıştırdım araya. Zaten biraz da onun stresiydi ta askere gitmeden aylar önce beni burdan kopartan.

Askerdeyken, döndüğümde çok şeyim olacak burayla ilgili yazacağım dedim kendime ama şu anki halime açıkcası bunda da pek gönüllü olmadığını söylemeliyim.

Biz ayrıyken başka bazı şeyler de oldu... Daum gitti. Ben istemiyordum. Kendisini sevmesem de. Fakat şimdi baktığımda iyi ki gitmiş diyorum. Aykut Kocaman geldi göreve. Bunu da istememiştim. Kendisini sevmediğimden değil ama. Bilakis çok severdim; tam da bu yüzden istemiyordum. Bu sevdiğim adamın en başta da Fenerbahçe taraftarlarınca haksızça ve ahlaksızca hırpalanmasından korkuyordum. Neticede korktuğum da oldu. Mesala Trajik adlı blogta açın bakın kendisiyle ilgili neler yazılmış sezon başında. Ya da Lambuja adlı yerde. Buralar Fenerbahçeli olduğu bilinen bloglar. Çok okunanlardan. O yazılan yazıların altındaki taraftar yorumlarına da bakın bir de...

Şu anda işler iyi gidiyor; sükunet hakim. Çok geçmez yarın birgün sonuçlar kötüye gitse işin rengi de değişir elbette.

Neyse... Kocaman oldukça zor olduğunu tahmin ettiğim Fenerbahçe camiasını idare etme işini bence hiç fena yönetmedi şimdiye kadar... Umarım şampiyonluğa ulaşır ve Ayku8t Kocaman gelecek yıl daha rahat çalışmak için kendisine bir alan açar.

Samstag, 15. Mai 2010

Fenerbahçe ve Fenerbahçeli'nin hakkını diğerleri veriyor

Az evvel bloggerlarına laf ettik bu takımın taraftarlarından. Şimdi de medyadaki Fenerbahçeli olanlara öfkelenmek zamanı biraz....

İbrahim Seten, Ferudun Niğdelioğlu, Deniz Derinsu, Gürcan Bilgiç, Rıdvan Dilmen, Mehmet Demirkol filan falan... Bunların hepsi Fenerbahçeli olduğunu söylüyor. Rıdvan dışında hiçbirinden emin değilim. O bir tarafa. Aynı şekilde Rıdvan'ı Daum antipatisini görmezden gelirsek bu grubun dışına atabiliriz.

Diğerlerine gelirsek; sorarım siz bunlardan bir gün olsun bu takımla ilgili olumlu yazılar, övgüye değer hususlara dikkat çekmeler filan gördünüz mü? Şimdi hepsinin kahramını Bursaspor ve Ertuğrul Sağlam. Fenerbahçe, Aziz Yıldırım ve Daum ne zaman lanet bir şey varsa o zaman yazı konusu bunların. Yalanlandıkları vakit de, 'ee tabii yalanlayacaklar, yoksa başkan onların canını okur' diyerek oyuncuların ağızlarından yazdıkları her saçmalığa da bir şekilde kılıf bulabiliyorlar.

Ama bunların karşısında bazı yazarlardan Fenerbahçe ile ilgili güzel şeyler okuyabiliyoruz. Örneğin Ercan Güven'in bugünkü yazısı. Bu husus, aslında yeni değil. Ama birgün olsun bunlardan Ercan Güven'den çok önceleri haberdar olduğuna emin olduğum Fenerbahçe muhabirleri ve onların müdürleri bahsetme gereği görmediler; neden? Onların ilgi alanında daha çok takımdan ayrılan Edu gibi Carlos gibi adamların ağzından takımlarını ve başkanını kötüleyen tek taraftlı haberler yapmak var. Nasılsa bunları sorgusuz sualsiz kabul edecek ve lanet olsun bu yönetime diyecek yığınla Fenerbahçe taraftarı da var. Onlara göre zaten Fenerbaçe yönetimi her zaman haksız, takımda forma giyen oyuncular ise mutlaka haklı. Neye göre; belli değil. Ibrahim Kutluay da tarşılılmaz ve kusursuzdu takımdan ayrılırken ve onu gönderen Başkan aşağılık bir dikdatörün tekiydi, Edu'nun sakatlık nedeniyle gönderilmesinde de Edu tamamiyle mağdur olmuştu... Aurelio'da da, Semih'te de suçlu olan tek taraf vardı...

Neyse, Fenerbahçe'ya hakkını teslim eden bir isim daha vardı medyada. Benim Kaan Koç'a karşı davranışlarından dolayı hakkında çok ağır şeyler yazdığım Atilla Gökçe. Gökçe de bundan haftalar önce Türkiye'nin Euro 2016 adaylığı için gelen heyet için düzenlenen yat gezisine, davet edildikleri halde sudan sebepler bildirerek katılmayan Rijkaard, Şenol Güneş, Sağlam ve Denizli'ye karşı; verdiği sözü tutan ve daveti kabul edip orda az da olsa adaylık sürecine katkı sağlayan Daum'u övmüştü. Atilla Gökçe olmasaydı, biz Demirkol'dan, ahlak kumkuması Radikal yazarlarından, Gürcan Bilgiç'ten bunları öğrenemeyecektik...

Teşekkürler Atilla Gökçe, teşekkürler Ercan Güven... Güzel oyunun peşinde olmak, kuru boş Rijkaard hayranlığı ve Daum düşmanlığı ile olmuyor maalesef...

Mutlu sona az kaldı

Vay be sezondu.

Takım sezona başlarken beni çok fazla tatmin etmemişti hazırlık anlamında. Cristian ismini kabullenememiştim. Topuz'u bünye kabullenmekte güçlük çekiyordu. Bir önceki berbat sezonun en büyük sorumulularından olan kadro büyük ölçüde korunmuştu. Teknik adam olarak, Rijkaard gibi bizleri heycanlandıran bir isimden ziyade, Daum gibi ne olduğu ve ne yapabileceği belli olan bir isim idi hoca vs.

Buna mukabil lige çok iyi girmişlerdi. Lakın sonra acayip bir düşüş içerisine girdiler. O düşüş sürecinde pek çok Fenerbahçeli (ben de dahil) takımdan ümidini kesmişti. Zaten tecrübelerimiz bize bu takımın en ufak bir tökezlemede dahi toprlanabilmek bir yana daha büyük krizlere doğru yuvarlandığını hatırlatıyordu. Ama öyle olmadı ilginç bir şekilde. İstanbul BB maçından sonra gitti dediğimiz lig, şimdi avcumuzun içinde. O günden bu güne gol yemeyen, 9 galibiyet 1 beraberlik alan takımı kutlamaktan başka hiçbir şey kalmıyor geriye.

Yukarda 'ben de takımdan ümidini kesenlerdendim' dedim ama hiçbir vakit de bu takıma, yönetime, teknik ekibe haksızlık etmedim. Anlaşıldığı üzre burda lafım bir grup Fenerbahçeli taraftara, bloggere.

Örneğin takım devre arasında transfer yapmadığında buna karşı o zaman suskun kalıp işler daha sonra kötüye gittiğinde, 'devre arası transfer istemeyen başkan, sensin bunun sorumlusu' diye ünlemeye başlayanlar olmuştu. Şimdi aynı insanlar nedense hiç bu konuya değinmiyorlar. Suskunlar. Bu hususta. Hedeflerinde ve yazı konularında malzeme olarak Adnan Polat, Yıldırım Demirören ve Ankaragücü yetkilileri vs. var daha çok. Yarın şampiyonluğu kaçırsa bu takım, kalemlerini yine Aziz Yıldırım olmak üzere içeriye doğru kıracaklardır bunlar.

İşte böyle de bir ahlaksız ve omurgasız bir taraftar topluluğu var bu takımın. Ahlaksız cünkü, devre arası transfer kararı alıp almamak o günün şartlarında değerlendirilecek bir şeydir. Yani o karar alındığı anda bu iş eleştirilecekse eleştirilecek, değilse de savunulacaktır. O zaman suskun kalıp aradan geçen zaman içerisinde öngörüleyemecek 6 sakatlığın da etkisiyle takımın düşen performansından ötürü sonradan bu ara transferdeki pasifliği eleştirmektir işte ahlaksızlık. Ve yine ahlaksızlıktır işler kötü gittiğinde bunları yazarken düzeldiğinde hedef saptırmak. Çünkü bu insanlar o zaman Aziz Yıldırım ve ekibini diktatörlük gibi Hıncalesk ağızlarla dahi eleştirirken bugün Fenerbahçe'de skorların dışında o zamandan bu yana hiçbir değişiklik yapılmamıştır.

Neyse bu mevzuu çok uzar. Ne desek de boş, onlar işler kötüye gidince içeriyi, iyi gidince de dışarıyı eleştirmeye devam edeceklerdir.

Gelelim yarın ki maça. Bence sorun çıkmayacak ve Fenerbahçe sahadan galip ayrılarak o çok kişinin canını sıkacağı şampiyonluğa ulaşacaktır.

Donnerstag, 6. Mai 2010

Daum'un ve Aziz Yıldırım düşmanlarıa gün doğdu

Kaç gündür Fenerbahçe sorunsuz gidiyordu ya; kimbilir nasıl keyifler kaçmıştı. Bu halinde bile takım bir türlü övülemiyor, kendilerini 'saygın futbol yorumcusu' mertebesinde konumlandıranların programlarında Arda haberleri kadar yer bulamıyordu.

Rıdvan kazanılan maçlardan sonra bile elde edilen bu başarıdan Daum'u hiç hisse sahibi yapmaya kararlıydı. Demirkol'un zaten Aiziz Yıldırım ve Daum düşmanlığı malum... Kazanırken bunları yapan adamların kaybedilen bir maç sonrası neler yazabileceğini tahmin etmek çok zor olmasa gerek. İşte Demirkol'un bugünkü yazısı tam anlamıyla bunun bir kanıtı.

Arkadaşımızın keyiften dört köşe olduğu yazısında dışa vurduğu duygulardan çok net anlaşılıyor. O kadar gözü dönmüş ki, Deivid-Emre değişikliğini golden önce olmuş gibi yazmaktan çekinmiyor. Çünkü Daum'a saldırmak için elindeki tek işe yarar alet. Yazısının sonunu bitirişi ise tam manasıyla ibret verici:

'...teknik direktör farkı sıradan bir hocayla dünya üçüncüsü kadardı...'

Demirkol bunu hep yapıyor. İlk yarıdaki kaybedilen Beşiktaş maçından sonra da Daum'u Denizli karşısında böyle küçülttükçe küçültmüştü. Nedense ikinci yarıdaki maçtan sonra sonra aklına hiç öyle bir kıyas gelmemiş bunun yerine bu kötü oyunun hesabını bize kim verecek vs gibi sahtekarca laflar etmişti.

Daum geriye kalan haftalarda, bir Trabzonspor, bir Beşiktaş, iki Galatasaray maçı kazansın ama bir türlü akıllı olamasın; o maçların hepsi futbolsuz kötü maçlar olsunlar. Lakin Beşiktaş ve Trabzonspor'un Fenerbahçe karşısında kazandığı aynı kalitedeki karşılaşmalarda kazanan takımların teknik adamları ince zekalarından dolayı övülsünler, oyunun çirkinliği bahis konusu olmasın...

Biz yemiyoruz bunları ne zamandır Demirkol. Yedirdiğin Fenerbahçeli çoktur gerçi, sen onlarla şimdilik oyalan.

Mittwoch, 5. Mai 2010

Fenebahçe bir bir deviriyor engelleri

Bu Fenerbahçe çok olmaya başladı. Bu bütçeli bir takım nasıl bu kadar kötğ futbol oynayabilir dediler durdular. Halbuki Rijkaard üstadın takımı öyle miydi? Ona tahammül edilmeli o bizim futbolumuz için bir şanstı. Dos Santos'u başkası getirse itiraz edecektik ama bunu yapan Rijkaard ise bir bildiği var deyip beklenmeliydi ve destek çıkılmalıydı. Franco'yu ıslıklayan Galatasaray taraftarına kızarken Demirkol nedense takımı öndeyken Guiza'yı ıslıklayıp hüngür hüngür ağlatan Fenerbahçelile diyecek bir çift lafa sahip olmuyordu.

Haftasonu oynanan karşılaşmanın 39. dakikasındaki paslaşmayı izlediler mi acaba bu başta Demirkol olmak üzere güzel futbol ve Rıjkaard budalaları... Hala Fenerbahçe'nin çok kötü futbol oynadığını mı iddia edecekler? Daum'a sene başında bir ara laf ettiler hiçbirisi geçerli değil şu anda. Onlar da İstanbul BB maçından sonra biraz daha yakın şekilde takımıyla ilgilenen Aiziz Yıldırım'ı dillerine dolayıverdiler. Bkz. Mehmet Demirkol'un 04.03.2010 tarihli Milliyet Gazetesindeki yazısı. Beyfendi Aziz Yıldırım kongreyi kazandığında vaad ettiği üç yıl üstüste şampiyonluk ve futbol takımıyla daha yakından ilgilenme söylemlerinden ötürü yeniden kurumsallaşmaktan uzaklaşan tek adam zihniyetiyle takımını yöneten takımın her işine karışan diktatör olacaktı... Bu minvalde yazı yazmıştı Demirkol da ta o zamanlar. Sezon başladı. Ama o da ne; Aiziz Yıldırım takımdan iyice elini ayağını çekmekle kalmamış, hakem hatalarına karşı en sessiz kalan başkan olarak ve bu nedenden kendi taraftarlarınca başta yoğun şekilde eleştirilerken aynı zamanda yetinmeiş bir de Kocaman'ı göreve getirmişti.

O zaman ben zamanında böyel bir yazı yazdım ama Yıldırım görevde olduğu dönem içinde en geri planda kalan Başkan profili çizmekte şekilnde bir yazı yazmayı yazarlık namusunun gereği olarak görmemiş bu tür durumlarda her zaman yaptığını yaparak sessizliğe gömülmüştü. Ta ki, İstanbul BB maçından sonra biraz daha takıma yakınlaşıncaya ve kenetlemeyi takım içinde teşvik için bizzatihi yoğun çaba harcamaya başlayıncaya kadar. Aynen Yıldırım hakemler hakkında tek kelime laf etmemeye çalışırken bunu destekleyip tebrik etmek yerine susarken, en küçük bir itirazında 'görüyor musunuz biz demiştik' kalemlerini çalıştırdıkları gibi.

Şayet bugün kupayı kaldırırsak (ki sevgili okurlar müsterih olsunlar ben yeni bir kehanette bulunup kupayı kaldıracağımızı müjdeliyorum şimdiden) ve şampiyon da olursak bu emin olun 100. yıldaki şampiyonluktan dahi daha değerli olacak. Çünkü o zaman camiası da bu kadar karşısında değildi kulübün ve yönetimin. En çok da kurulan sistemli yapının giderek sağlamlaşmasıyla seneye çok daha iyi olacağız. Yeterki çok değerli AYkut Kocaman bu ilkesel futbol severlerin gazına gelip gereksiz kaprislerininden biri yaparak bu düzeni bozma yöyünde adım atmasın sene sonunda.

Mittwoch, 28. April 2010

Arda Turan transferi


Ben tarafsız futbol yazarlığından hiçbir şey anlamadığım gibi zihnimde bir türlü sağlam bir zemine oturtamadığım bir başka kavram daha var: Profesyonellik...

Oyuncu maçtan sonra, üstelik de ezeli rakipleri karşısında kaybettikleri çok önemli bir karşılaşmadan sonra soyunma odasında kakara kikiri telefonla konuşuyorsa; Uğur Meleke, Mehmet Demirkol misali, 2ne var bu adamların hiç mi sosyal hayatı olmayacak, hiç konuşmayacaklar telefonda, bunlar profesyonel isimler' gibilerinden yaklaşımlarını taşıyamıyorum bünyemde... kusma etkisi yaratıyor hatta. O oyuncunun takımı ve forması için taşıması gerektiği asgari amatör ruhtan yoksun olduğunun kanıtıdır. Profesyonellik filan falan iyi güzel de... Bir oyuncu maçtan çıkar çıkmaz kendisini o havadan soyutlayabiliyorsa bu profesyonellik filan değildir, bunun tek bir anmalı vardır; o arkadaş zaten saha içerisinden de o havaya hiç girememiş demektir...

Yıllar evvel, hani şu Halil Üner'li önce muhteşem kurulan ama sene sonuna doğru Gilmorelara, Lokmanschuklara filan kalan takımlı Fenerbahçe var ya, işte o zaman... Bir Efes Pilsen karşılaşmasından sadece Play-Offlar için transfer edilmiş bir oyuncu vardı Taylor Wood mu ne... Adını hatırlamıyorum... Fenerbahçe'nin mağlup duruma düştüğü karşılaşmanın son anlarına doğru aşlınan bir molada ben ekranın başında yenilginin vereceği hüzünle endişeli ve stresli bir şekilde beklerken bu arkadaşın kahkahalar attığını gördüm... O anda TV ye saldırmak geldi içimden... Bu ne biçim bir oyuncu dedim filan... Onun üzerinden yıllar geçti, çok piştim, çok olgulaştım vs. ama hiçbir zaman ona karşı duyduğum öfkenin abartılı ve haksız olduğunu düşünmedim, bir an olsun...

Esas konumuz Arda Turan'ın Fenerbahçe'ye transferi ile ilgili... Yani olacağından değil de ihtimali ile ilgili...

Emre Belözoğlu transferini yaptınız midemiz kaldırmıyordu, hadi adam doğuştan Fenerbahçeli çıktı, var gücüyle kendisini kabullendirmek için uğraştı ve her şeyden önemlisi takımı futbol anlamından bir üst seviyeye çıkarttı o yüzden biraz olsun kabullendik. Zaten kendisinin burdayken de en azından bende Arda Turan kadar bıraktığı bir nefret duygusu yoktu. Sonra tuttunuz yine bünyenin istemediği bir adamı aldınız getirdiniz; Mehmet Topuz. Ne yaparsa yapsın hala kıymeti yok gözümde. Sahada oyununu oynar ben de hakkını veririm onu kutlayarak, iyi oynadığını söyleyerek veya şampiyonlukta katkısı olduğunu ima ederek ama daha ötesi sözkonusu dahi olamaz...
Şimdi de Arda Turan söylentileri çıkmış. Gerçi kulüp yalanlamış haberleri ama biz biliyoruz ki, Aziz Yıldırım bir canlı yayında Arda Turan'ı istediğini söyledi. Yani bizim taraftın ona bir ilgisi var. Allahtan o gelecek birisi değil. Ama ben yine de söyleyeyim şimdiden; bırakın getirmeyi, şayet bir girişimde bulunulsun ben o anda asacağım taraftarlık elbisemi bir süreliğine duvara...
Geçmişte de bunun örnekleri oldu; Tnaju, Feyyaz, Sergen vs. Sergen hala Beşiktaşlı Sergen, Tanju ise kendisinden bahsederken sö Galatasaray'dan açıldığı vakit heycanlanmakta Fenerbahçe'de ise hiç oynamamış sanki hasbam. Profesyonellik bir yere kadar, bu kadar fazla...

Dienstag, 27. April 2010

Bu takım daha fazla saygıyı hak ediyor

Belki okurlar hatırlar, Galatasarak karşılaşmasından önce yazdığım postta o derbinin 1-0 Fenerbahçe'nin olacağını ve o noktadan itibaren de takımın ciddi manada yarışın içerisinde olacağını söylüyordum... Beni bu aşamada sadece Beşiktaş karşılaşması ürkütmekteydi. Bursaspor'un ise o günden bugüne Gençlerbirliği ve Galatasaray karşısında puan kaybedeceğini az çok düşündüm. 'Beşiktaş karşılaşmasını da kayıpsız atlatırsak ben müsadenizle burdan şampiyonluğumuzu ilan edeceğim' derken yine bu blogta dayandığım noktalar buralardı.

Şu anda hakikaten işler tam anlamıyla Fenerbahçe'nin istediği gibi ilerlemekte. Fenerbahçe'nin zor bir üç maçlık kapanış programı var ama şu son 7 haftada geride bıraktığı takımları düşünürsek bu üç maçtan da dik bir şekilde çıkacağını öngörmek çok zor olmaz tahmin ediyorum.

Beni esas bu yazının başına oturtan motivasyon ise bambaşka... Fenerbahçe'nin bu başarısı hala hakettiği oranda değer görmemekte, medyada ve futbol camiasında. Geçen haftaki Deniz Göcek'in berbat yönetimi haklı bir galibiyetin üzerine gölge düşürmeye yetmişti... Hatta şampiyonluk da gelse çoktan bu şampiyonluk kimilerince lekeli bir şampiyonluk. Bunun için sebep arıyorlardı, buldular o sayede. Bünyamin Gezer'in Galatasaray adına belki yorumlanırsa yorumlanabilecek eyyamcılığı ve Zapo'yu oyundan atışı bile Fenerbahçe'nin ve Aziz Yıldırım'ın oyunu olarak gösterilmeye çalışılmakta...

Fenerbahçe'nin bu noktada ise tek yardımcısı kendi camiasi olabilir ancak. Geçen haftaki Bilica rezaletini görmezden gelişim ve hiç yazmayışım da bu nedendi... Bu kimilerince ahlaki olarak görülmeyebilir. Benimse ahlak anlayışım bu noktada daha farklı. Olayı benzeştirmek çok doğru olur mu bilmiyorum ama yine de hatırlatmadan geçemeceğim:

Sevan Nişanyan bundan birkaç sene evvel eşinin başından aşağıya kavanozda biriktirdiği bokunu boca ettikten sonra feministlerden ve sosyalistlerden ciddi manada tepki almış hatta onun 'bir kurtarılmış kale olan' Agos'ta artık yazdırılmaması gerektiği söylenmişti... Agos Gazetesinin halen ve o zaman da genel yayın yönetmeni olan Mahçupyan ise Nişanyan'ı sadece kınamış ama onun asla gazeteden gönderilmeyeceğini söylemişti... Bunun üzerine sert tartışmalar yaşandı iki taraf arasında. Yani feminist-sosyalist camia ile Mahçupyan arasında. Çünkü Mahçupyan'a göre, esas hedefte olan Nişanyan değil, Nişanyan üzerinden Agos'taki mevcut yönetimdi. Nedeni nasılsı haklısı haksızı bir tarafa kalsın çünkü bu postun esas konusu o 2007 yazında yaşanan Nişanyan tartışmaları değil.

Burdan yeniden bizim konuya bağlayalım hususu. Bilica olayında da hedefte spor ahlakı, Beşiktaşlılara karşı yapılan saygısızlık, Fener'in kutsal formasının kirlenmesi vs yoktu. Bunlar kullanılarak yıpratılmaya çalışılan bir kulüp ve onun şampiyonluk yolunda sorunsuz bir şekilde yolunda giden makinesinin sekteye uğratılma gayreti vardı.

Tabii birçok Fenerbahçeli de Bilica'nın derhal gönderilmesini istedi. Onların niyeti elbette tamamiyle halisaneydi. Hatta ben de maçı izlerken benzeri bir tepki verdim. Ama geçen hafta bu konuda suskun kalmayı tercih ettim, yukarda bahsettiğim nedenden ötürü.

Bilica olayında görünenin bu haftasonu oynanan karşılaşmalardan sonra da devam ettiğini görmekteyiz... Fenerbahçe'nin başarısı, sadece hakemlerin Aziz Yıldırım'ın etkisinde kaldığı iddiasıyla gölgelenmiyor . Örneğin Fenerbahçe bazı programlarda maalesef hala hakettiği değer verilmemekte. Ntvspor bana kalırsa bu tarz programların büyük bir çoğunluğuna ev sahipliği yapmakta. Örneğin dün Mehmet Demirkol- ya Spor Servisi ya da 90+ idi- bu bütçeli bir takımın böyle kötü olmasının hesabını Daum'a sormalıyız gibilerinden birşeyler söylemişti.

Hatırlarsanız senebaşında da bunlar oluyordu. Daum bir köylü kurnazıydı vizyonu dardı, burda şampiyon olup tonlarca parayı cebe indirecekti, Avrupa ile işi olmazdı filan... İşte başta bu Demirkol gibiler, Rijkaard'a tapınırken Daum'a bu lafları edip durdular.

Halbuki bugün gelinen noktada o Daum'un takımı bu sezon Avrupa'da en çok puan toplayan Türk takımı. Onun dışında şu anda ligin lideri ve yere ğöğe sığdırılamayan Rijkaard'ın takımına tam 6 puan fark atmış durumda. Türkiye Kupası'nda ise finalde.

Kimse Fenerbaçe'nin kusursuz futbol oynadığını, olağanüstü olduğunu iddia edemez. Ama aynı zamanda kim ki aynen bu Demirkol gibi Fenerbahçe'nin hali hazırda Türkiye Ligindede mücadele eden takımlar arasında en sistemli ve en iyi takım oyunu oynayan takımı olduğu gerçeğini inkar eder, işte o kişi kötü niyetlidir. Rijkaard'a hala toz kondurulmazken Daum'a bu bütçeli bir takıma böyle futbol oynattığı için hesap sorulmalıdır demek, ahlaksızlıktır... Bunu demeye hakkı olan evvela Daum'a ve Fenerbahçe'ye hakkını teslim eden ve Daum'a getirdiği eleştirilerin aynısı Rijkaard'a getirebilen adamdır...

Maçlardan sonra bazı Fenerbahçeli yazarlar (Gürcan Bilgiç vs.) takımın İstanbul BB maçından sonra sürekli Aziz Yıldırım tarafından yapıldığını iddia ediyor. Bu deli saçması cümle Spor Servisinden okunuyor ve ordaki iki adamdan hiçbirisi kalkıp da abicim Daum sene başindan beri böyle oynuyor zaten demiyor... Aykut'un bırakıp gitmesi için ellerinden geleni yaptılar... Edu, Semih, Kazım ve Önder olaylarından dolayı Aykut suçlandı ve 'Aykut Kocaman'ın olduğu yerde bunların olması çok üzücü' filan gibi sahte laflar ettiler. Kimse Arda ile Caner'in kapıştığında Rijkaard'ın olduğu yerde bunları olması üzücü demiyor. Kazım'ın disiplinsizliklerinin faturasını Kocaman'a çıkartmaya çalışan Demirkol, Jo'nun geceler boyu süren eğlence anlayışına karşı pek bir şefkatli...

Velhasıl;
Sene başından bu yana ısrarlayapmak istediğim, bu takım hak ettiği saygıyı içlerinde kendi taraftarları da olan bazı çevrelerden bir türlü göremediği gerçeğini işrate etmeye çalışmak, Hz. İbrahim için yakılmış dev ateşe kagasında su damlacığı taşıyan güvercin misali kendimce itiraz etmek ve bir kişi de olsa henüz böyle düşünmemiş olanların zihninde soru işareti yaratmak.

Dienstag, 20. April 2010

Fenerbahçe-Beşiktaş: 1-0// Gölgelenmiş Zafer


Öncelikle gerek maç yazısını bu kadar geçiktirdiğim gerekse de son aylarda blogu çok ihmal ettiğim için okurlardan özür dilerim. Türkiye'ye dönüş yaptıktan sonra maalesef çok fazla internette vakit geçiremiyorum (yoksa buna çok sükür mü demeliydim) aynı zamanda benim olmayan bilgisayarlardan bağlanıyorum internete ve bu da yazı yazmak için uygun konfordan uzak kalmama yok açmakta... Böyle olunca performans düşüklüğü kaçınılmaz olmakta...

Maça dönersek... Beşiktaş maçları benim için Galatarasaray karşılaşmalarından daha değerlidir. Nasıl olmasın. Hayattımda ilk seyrettiğim karşılaşma bir Beşiktaş Fenerbahçe karşılaşmasıydı ve o zaman ben çoktan Fenerbahçeli olmuştum ve tuttuğum takım Beşiktaş karşısında tam bir hezimete uğrayarak 4-0 yenilmişti... O dönemler Milne dönemleriydi ve ondan sonraki senelerde de Beşiktaş korkunç bir üstünlük kurmuştu Fenerbahçe'ye. O zamanlardan beri zihnimde her zaman farklıdır Beşiktaş karşılaşmalarının önemi ve o gün bugündür Beşiktaş'ı yendiğimiz maç sayılarının sayısı artık artışa geçmişse de hala Beşiktaş karşısında bu takım, 3-0; 4-1; 4-0; 5-1 v. gibi skorlarla net bir üstünlük kuramamıştır. Halbuki Beşiktaş'tan, onlara karşı galibiyet sayısında pozitif durumda olduğumuz bu son zamanlarda dahi, dört gol, üç gol yediği maç sayısı az değildir.

O bakımdan ben ne olursa olsun çok rahat oturmam maçın başına. Yine öyle olmuştu ama oyuncularımız benim kadar korkumuyordu Beşiktaş'tan bu kesindi... Daha birinci dakikadan itibaren rakip sahaya yerleşip agresif bir oyunla galibiyete ulaşmayı hedefledikleri belliydi. 2. dakikada gol da geldi. Skor orda kalmaz rahatlıkla 2 ve 3. goller de gelebilirdi. Lakin diyoruz ya işte rakip Beşiktaş olunca bu takım bu skorlara ulaşamıyor bir türlü diye; yine öyle oldu, skoru farka götürecek net pozisyonları takım futbol oynayarak yakaladıysa da sonuca ulaşamadı. İşler böyle gidince aklıma hemen önceki Daum dönemindeki bir Beşiktaş maçı gelip durmaya başladı... Hani Anelka ile 1-0 öne geçmiş arkasından da farka gidecek pozisyonları ve penaltıyı dahi bulmuş ama bunlardan yararlanamayınca kör bir kurşunla beraberliğe razı olacak hala gelmiştik. Onun bir tekrarı yaşanacakmış gibi geldi bir anda bana...

Hakikaten de korkutuğum başıma geliyordu nerdeyse. Oyun anlamında Fenerbahçe'den çok geride kalmış olan ve maç içerisinde bir tane dahi pozisyon bulamayan Beşiktaş; Bilica'nın betimlemek için sıfatların yetersiz kalacağı hareketi sonucu beraberliği söküp gidecekti nerdeyse burdan... Televizyonlarda yorumlara filan bakıyorum; -olaylardan geride kalan zamanlarda futbol hakkında da konuşurlarsa- sanki sahada birbirleriyle denk mücadele içerisinde olmuş iki takım varmış gibi konuşmaktalar. Beşiktaş da bir şey oynamamış onlara göre Fenerbahçe de. Veyahut Beşiktaş özellikle ikinci yarı Fenerbahçe'yi sahasına hapsetmiş ve sağlı sollu harekete geçmiş. Bunları dinledikce acaba başka bir karşılaşmayı mı izledim ben demeden alamadım kendimi.

Çünkü Fenerbahçe'nin dört net pozisyonu varken ve bunların hiç birisi karambol değilken Beşiktaş'ın Fenerbahçe ceza sahasının içerisine giremediği net bir şekilde ortada. Karşılaşmanın belli bölümlerinde % 66'ya %34 topla oynama oranı karşılaştırmalarının belirdiği net bir şekilde görülmekte. Beşiktaş'ın ikinci yarı özellikle de Uğur İnceman girdikten sonra topa daha çok sahip olup atak yapan taraf olması ise bir hayli de Fenerbahçe'nin oyun karakteriyle alakalı. Daha önce de yazdım 'Fenerbahçe'nin son haftalarda kazandığı bu karşılaşmalarda pozisyon bulamaması biraz da onun tercihi, istese bu kadar pasif kalmaz' diye... Aynı şekilde Fenerbahçe ilk yarıda sarf ettiği eforun ve agresifliğin mükafatını kaçırdığı net pozisyonlarla alamadığı için karşılaşmanın ikinci yarısında iyi becerdiği bir şey olan geriye yaslanıp pozisyon vermeme taktiğini uygulamya koydu. Çünkü düşmüş bir güçle hala agresif oynmaya devam ediyor olsaydı fatura daha pahalı olabilirdi. Pnealtı pozisyonu öncesinde 4'e 2 yakalanmaları bence bunun bir kanıtı.

Buraya kadar hep futboldan bahsettik ve fakat maalesef bu karşılaşma da başka şeylere kurban gitti. Fenerbahçe'nin oyun anlamındaki üstünlüğünden filan bahsedemiyoruz. Galibiyeti hake ttiğinden de. Karşılaşmanın hakeminin Beşiktaş aleyhine verdiği bir çok yanlış karar Fenerbahçe'nin bence hakedilmiş galibiyetine maalesef leke sürdü.

Şimdi soruyorum;

-Hakem daha ilk penaltı pozisyonunda, Lugano'nunkinde penaltıyı verse ve Beşiktaş bunu değerlendirerek skoru eşitlese belki karşlılaşma ondan sonra öyle devam edecekti ve berabere bitecekti. İyi ama bu Fenerbahçe'nin sahada futbol adına daha çok şey yapan ve pozisyonlar üretip gaibiyeti, oyun anlamında en azından, daha çok hakeden taraf olduğu gerçeğini değiştirir miydi? Özellikle de oyunun güzelliğinin peşinde olanların, işin bu tarafından hiç bahsetmemeleri çok ilginç.

-Ernst, haksız yere kırmızı ile oyundan atılmasaydı, diyebiliyor musunuz; Beşiktaş dalga daşga geliyordu Fenerbahçe'nin üzerine, Volkan akıl almaz toplar çıkartıyordu, gol an meselesiydi ve Ernst'in atılmasıyla her şey altüst oldu? Bunu birazcık dürüst olduğunu söyleyen hiç kimse iddia edemez.

-Bobo o penaltıyı Bilica o noktayı aptalca bir hareketle kazdığı için mi kaçırdı?

-92. dakikada oyundan haksız yere atılan Toraman'ın pozisyonu muydu skordu belirleyen?

Denilebilir ki bunların yanında Emre'ye, Topuz'a sarı kart verilmeliydi çok önceden ve belki ilerleyen pozisyonlarda onların atılması sözkonusu olabilirdi... Olabilirdi olmasına da açın bakın arşivleri ligin ilk yarısındaki karşılaşmada oyun başabaş giderken Gökhan Gönül'e verilmeyen penaltı ve oyun 1-0 iken hala tartışılır olduğuna emin olduğum Kazım'ın kırmızısı olmasa kesinlikle sonucu çok farklı olacak olan maç sonrasında Mehmet Demirkol filan gibiler nasıl Beşiktaş'ın galibiyetini övecek, Denizli'yi dehalaştıracak satırlar döşemişler köşelerinde. O zaman hakem konuşmayı aklının ucundan geçirmeyenler şimdi sadece hakemi konuşuyor.

Velhasıl; ilk Galatasaray galibiyeti sonrası Bünyamin Gezer'in daha çok konuşulması, ikinci Galatasaray galibiyetinde Fenerbahçe'nin akıllı oyunundan hiç bahsetmeyip Franco'nun ve tribünlerin onu son 20 dakika alkışlayıp durması tartışılması, ve nihayet bu Beşiktaş galibiyetinde sahadaki oyundan hiç bahsedilmemesi, bunun karşısında Beşiktaş taraftarının hakemi konuşup durması ve hakemin bir anlamda maçı Fenerbahçe'ye verdiği imajını oluşturmaya çalışması beni bu itiraz noktasına itmekte.

O bakımdan Bilica hakkında yazacaklarımı da şimdilik bir kenara koyma taraftarıyım çünkü başta Alex ve Volkan olmak üzere bu galibiyeti hak eden ve bunu oyun oynarak kazanan yığınla Fenerbahçeli topçunun başarısına bir gölge de ben düşürmek istemem...

Donnerstag, 15. April 2010

Kevin Kuranyi

Bizim gazeteler yaz yaklaşınca böyle sarhoş olmaya başlıyorlar transfer haberleriyle. TVlerdeki tatil yerleri, otel-plaj-diet programlarının ve Dr. Mehmet Öz'ün ekranlarda görünmeye başlamasının yanında yazın geldiğnin bir diğer habercisidir bu transfer haberleri... Transferlerin kendisinden çok, artık o kasvetli, soğuk, yoğun çalışma temposu gerektiren kış aylarının bitip yayların gevşediği, güneşin gülümsediği, insanların canlanmaya başladığının günlerin geleceğinin habercisi olmaları beni heycanlandırır.

Gelgelelim Kuranyi transferinin olabilirliğine. Açıktır ki bu isim her dönem ortaya çıkan 'fix' transfer edilecek oyunculardan ve teknik direktörlerden birisi. Fernandez vardı bir ara, teknik direktör. Her transfer döneminde ya da kovulan her büyük takım teknik direktörünün arkasından çıkardı adı piyasaya. Örneğin PVH Fenerbahçe2ye gelmeden evvel kim bilir kaç kez, getirildi Türkiye'ye gazeteler tarafından. Ve diğerleri.

Am yine de kendi görüşümü söyleyeyim: beş para etmez bu isim, peşinden koşmak da manasızdır; illa ki alınacaksa Magath'ı da birlikte almak lazım gelir; Magath'tan başka ondan verim alabilen görmedim ben çünkü.

Dienstag, 13. April 2010

Spor Servisi'ne eleştiri

NTVSpor'un Spor Servisi programı genel itibariyle beğendiğim, takip ettiğim bir programdır. Zaman zaman programın asli unsurlarından olan Demirkol'u eleştiririm ama o da daha çok onun özelinde olur, programla ilintili değil. Bu onun programda söyledikleriyle alakalı olsa da. Neyse. Buna rağmen Demirkol benim dikkate değer bulduğum söylediklerine kulak kabartığım bir insan olmaya devam eder her zaman. İbrahim Altınsay, Asena Özkan (bu noktada Rehavet'in Papazın Çayırı'ında yazdığı arşivlik yazıyı tavsiye ederim), Semih Gümüş gibi suret-i haktan görünüp örtülü ve sinsi bir taraftarlık yapmaz. Gerçi Galatasaray taraftarlarının bir kısmı, onu zamanında sinsilikle itham etmişlerdi, ama aynı kişiler programlarında kendilerinin blog yazılarına ve fotoğraflarına yer vermesiyle birden bire 'sinsi Demirkol'dan, sevgili Demirkol' mertebesine yükseltmişlerdi.

Demirkol'a mukabil, Fuat Akdağ, çok daha akli selim ve sempatik bir adam gelmiştir bana. Demirkol'da zaman zaman yakaladığım samimiyetsizlik ve geri dönüşleri onda bariz olarak hissetmedim hiç. Örneğin Demirkol Aragones geldiğinde yazdıklarıyla bugün herkesin öve öve bitiremedeği yazısında bahsettikleri arasında ciddi anlamda çelişkidedir. Yine bir yazısında Deivid'in çizgiyi geçtiği halde gol sayılmayan şutu için bunun gol olduğunu görmek için çizgi hakemine bile gerek yok derken; o günlerde katıldığı bir tv programında hakemin göremediğni, göremeyebileceğini filan söylemiştir.

Esas derdim Spor Servisi idi değil mi; ona dönelim yeniden. Efendim, dikkat ediyorum, programda ciddi manada bir Galatasaray haberi yoğunluğu var. Dünkğ yoğunluğu da bir gün öncesinde Galatasaray'ın maçının oynanmış olmasıyla açıklayalım; pekii bugün nedir Allah aşkına. Bu son günlerde Galatasaray'ın içinde bulundğu durumla ilintili olabilir mi; bilmiyorum. Galatasaray ile verilen haberlerin dişe dokunur şeyler olması sözkonusu olsa yine itirazım olmayacak yoğunluğuna bu kadar. 11:35'de başlayan programda bugün 12:05 e kadar sadece Galatasaray haberlerine yer verildi ve bunların çoğunluğu yine dünde çokça işlenen protestolar, Jo nun bu konuda saha içinde Franco ile ne konuştuğu gibi lüzumsuz ve büyük olasılıkla gerçekle ilişkisi olmayan şeyler. Fenerbahçe ile ilgili bir tek Daum2un iki yıl daha kalmak istediğni söyleyen göstermelik bir haber. Beşiktaşla ilgili de yine çok az sayıda haber. Ve sonra bloglarda yer alan aptal resimler.

Bu mudur yani?

Eli yüzü düzgün tek spor kanalındaki üstelik hiç fena sayılmayacak bir fikirden ortaya çıkan bu programın içeriği bu kadar basit mi olmak zorunda. Kulüplerden haber alamadıkları için masa başında gazete doldurabilmek adına haber uydurananların haberlerine yer vermek midir işin esası? Halbuki futbol üzerine yetkin sözsöylebielcek iki isimden bahsediyoruz. O kadar uzun yapmalarına da gerek yok. Kısa tutsunlar ama Jo'nun Leo Franco'ya kime bu tepkiler diye sormaları okunmasın ekrana ve bunun üzerine konuşulmasın. Arda'nın sezon sonunda bırakma ihtimali ile ilgili her haber okunmasın bir tanesi okunsun yeter. Üzerine de yorum yapılsın. Çok uzağa gitmeye gerek yok aslında, kardeş kalan NTV'deki Yazı İşleri programı örnek alınabilir bu hususta.

Dienstag, 6. April 2010

Mehmet Ali Aydınlar'ı dinlerken...


Bugün NTVSpor'daki 14/16 programında dinledim kendisini. Spor dünyasında şimdiye kadar Özhan Canaydın ve Sülayman Seba da dahil olmak üzere bu derece beyfendi ve düzgün profil çizen bir adam dinlememiştim şimdiye kadar.
Olası bir görev değişimiyle Aziz Yıldırım'ın yerine geçmesi ihtimali belirirse en ufak bir endişem dahi olmayacaktır; bundan emin oldum o kısa süre içerisinde.
Neyse bunun en azından kısa vadede gerçekleşmesi zaten sözkonusu değil, biz onun şu andaki hizmetleriyle yetinmeye devam edelim... Edelim etmesine de her durumda keyfimizi kaçıracak bir durumun belirmesi zaruri mi dir diye isyan da etmeden duramayacağım. Evet lafı, federasyonun yabancı sınırlamasında yapacağı yeni düzenlemeye getireceğim... Halem 3+1 olan bu sınırlamanın 2 ye düşürülmesi sözkonusuymuş. Sebbi de malum; bizim çok bilmiş spor adamlarımızın ezeli ve ebedi kaygısı 'yabancı oyunculardaki serbestliğin yerli oyuncu yetiştirme konusunda sebep olacağı olumsuz etki'.
Oyuncu yetiştirmenin önündeki en büyük engelin yetersiz altyapı ve bu sporun az olan popülaritesi iken, düşma olarak yabancı oyunsu sayısının belirlenmesi ne büyük akıl tutulması ve basiretsizliktir...
Futbolda da aynı köhne zihniyetin kasıp kavurduğu bir dünya ile muhatabız. Herkes Mehmet Topuz'un bunca değerdeki oyuncunun daha fazla katkı sağlamasıyla meşgul. Ama onun o etmez değere ulaşmasını oluşturan koşullar nedense birkaç aklı başında insan dışında sağlıuklı bir şekilde sorgulanmıyor.
Yeniden voleybola dönelim. Fenerabçe Acıbadem Kadın Voleybol Takımı'nın en etkili ve elde ettikleri olağanüstü başarının gerisinde; hani teknik ekip, yönetimi ve Sayın Mehmet Ali Aydınları bir kenara bırakıyorum; Osmokroviç ve Gamova idi... Dricks'ın katkıları da yabana atılamaz. Yerli oyuncularımız da çok gayret gösterdi ve mücadele etti; eyvallah ama; nerdeyse her servisini ya fileye ya da oyun alanı dışına atan Çiğdem, her smaçlarında bloca takılan Eda ve Seda'nın eline kalsaydı bu takım tek başına, bence bırakın finali gruplardan çıkması süpriz olurdu...
Dilerim bu cağdışı zihniyetin ürünü yürürlüğe konmaz. Umarım en azından Fenerbahçeliler bu saçmalık karşısında sistemli bir şekilde karşı mücadelesini verir. Bu başarı bir defa ile sınırlı kalmamalı çünkü.

Montag, 5. April 2010

Fenerbahçe-Kayserispor: 2-0

Çok mu oyun okuma özürlüyüm sevgili okur bilmiyorum. Ama şu futbolu quantum fiziğinden bahsedermiş gibi olabildiğince kompleksleştiren ve sahada oynanan o benim bildiğim basit oyuna olur olmaz yığınla şey atfedenleri bir türlü anlayamadım.

Bu yüzden zaten bu maçla ilgili söylenebilecek teknik hususlar son haftadakilerden çok fazla farklılık arz etmemekte...

Nedir son haftalarda gördüğümüz: Oyun merkezini geriye çeken, öncelikle savunmasında açık vermemeye ve bu sayede maçı kazanmaya çalışan bir takım Fenerbahçe. Esas gaye muhtemelen; Manisaspor-Diyarbakırspor-Bursaspor ekseninde yaşanan yoğun travmadan çıkmak için elzem olan glibiyetlerin en risksiz yoldan kazanılması. O günden bu güne kazanılan 13 puanı düşündügümüzde (5 maçtan bahsediyoruz) bu reçetenin işe yaradığı görülmekte.

Dünkü Rıdvan'ın kendinden geçmiş bir şekilde bahsettiği olumlu anlamdaki gelişme ise (ayrıca onun bahsettiği kadar sarhoş olunacak bir durum yok ortada) takımın özgüven kazandıkca yeniden sahip olduğu kapasitenin gereklerini yerine getirebilmesi ve hücuma kalabalık çıkmaya artık cesaret edebiliyor olması.

Şubat ayında artık gitti denilen/ dediğimiz şampiyonluk için ciddi manada ümitlenebiliriz. Bunun için esas final ise Kadikiy'deki Beşiktaş karşılaşması. Ben, 'biz Galarasaray'ı nasılsa hep yeniyopruz' geyiklerine itibar etmediğim ve her Galatasaray maçı öncesinde ciddi manada endişelendiğim gibi 'nasılsa biz derbilerde iyiyiz' diyerek Kadiköy'deki Beşiktaş karşılaşmasını da hafife alamıyorum.

Unutmayalım ki, derbilerde iyi denilen bu takım Beşiktaş'a karşı çok önemli iki Türkiye Kupası finali kaybetti. Ve her zaman yendiğimiz Galarasaray'a yenilerek şampiyonluğu kaybedeşimizin üzerinden daha 2 sezon geçti.

Beşiktaş o maça en azından bu hafta puan kayberek geleceği için, beraberliği artık tolere edebiliriz. Ama mağlubiyet son haftalarda içerisine girdiğimiz bu çoşkunun diğer maçlarda alınacak sonuçlara göre yerlebir olmasına neden olabilir. Çünkü Galatasaray'ın önündeki Sivaspor-Manisaspor-Diyarbakırspor zincirinden 9 puan alması hiç de az bir olasılık değil. Bu da olası bir Beşiktaş mağlubiyetiyle 61 puanda kalacak olan Fenerbahçe'nin ligin dördüncülüğüne düşmesi tehlikesini görünür kılmakta.

Ama bir galibiteyle birlikte Fenerbahçe'nin şampiyonluğunu ben müsadenizle burdan ilan edeceğim.