Montag, 22. Februar 2010

Sevinc ile Hüzün arasinda beynamaz kalmak!


Fenerbahce erkek basketbol takiminin son 10 günde ortaya koydugu performans; "ezeli rakibi" Efes Pilsen'i bu arada iki defa yenmesi, yillar sonra Türkiye Kupasi'na ulasmasi taraftarlar arasinda bir yandan sevinc yaratirken, diger taraftan endiselenmeye neden oldu...

Hüzünün sebebi, Tanjevic. Takim bu basariyi devam ettirirse, sene sonunda sampiyon da olursa, kötü performans gösterdigi sirada hocasinin arkasinda duran yönetim onu göndermeyi saniyorum düsünmeyecek...

Isin arkasinda baska seyler var deniyor, Yildirim cesitli ricalarla onu takimin basinda tuttu deniyor falan filan... Ben bilmiyorum bunlarin hicbirini... Benim aklim ermez o islere... Basketbola uzun zamandir uzak oldugum icin Tanjevic hakkinda da kendime ait fikirlerim de gelismis degil... O yüzden herhangi bir tarafa bükemiyorum kalemimin ucunu... Ama bu isler üzerine kafa yoran taraftarimizin durumu bir hayli düsündürücü...

Bir tarafta hem sampiyon olmus hem de Türkiye Kupasi'ni kazanmis bir takim ve hoca, diger tarafta bunlara sevinirken bu yüzden takimin basindaki "karin agrisi"na bir sene daha katlanma mecburiyeti... Gercekten zor bir durum....

Ridvan'a bir özür borcunuz yok mu?


Dünkü derbi sonrasi yazilan yazilardan bir tanesi cok ilgi cekiciydi. Demirkol'un bugünkü Milliyet'te cikan yazisindan bahsediyorum.

Diyor ki Demirkol,

"Savunması sorunlu bir takım olarak başladığı sezonda Galatasaray artık dinamik bir savunma takımı..."

ve devam ediyor,

"...Başta Hollandalının bir B planı olmayışı eleştiri konusuydu. Atletico maçı dün önümüze bırakın B’yi Z planını koydu. Galatasaray sezon başında neyi temsil ediyorsa bugün tam tersi noktada çünkü..."

Demirkol burda yuvarlak konusmus. Rijkaard'in B plani olmayisi elestiri konusuydu derken, elestiriyi yapani ve o elestiriyi yapti diye o kisiye neler yapildigini es gecmis... Bunu ilk olarak elestiri konusu yapan Ridvan Dilmen'di... Ve o bu lafi eder etmez, tanrilarina laf edilmesinden dolayi ciddi manada yaralanma yasamis narsist Galatasaray taraftari, kendisine etmedik küfürler, yapmadik hakaretler birakmamisti...

Aceto adli blogun sahibi kendi bilmez de ayni hakareti edenlerden birisiydi, genc sporseverlerin sevgilisi Banu Yelkovan, hakaret olmasa da müstehsiz bil dille Ridvan'i diline dolamisti, ve yukardaki yazinin sahibi olan yazar da, üstü kapali olarak Ridvan'a cakanlardandi...

Neydi bu Rijkaadrperestlerin o zamanlar söyledikleri; "Rijkaard sistem hocasidir, karsisindaki rakibe ve sonuca göre sistemiyle oynamaz, bir A plani olusturur ve onu mükemmellestirmekle ugrasir" vs.

Bugün gelinen noktada ise yine Demirkol'dan alinti yaparak,

"...Yani Rijkaard bırakın A planından B’ye geçmeyi, Z’yi bile zorluyor... Oyunu enine geniş oynayan bir takım olmaktan dar alan savunması yapan ve direkt kaleye yönlenen bir ekibe çevirildiler...."

Galatasaray'in geldigi noktadan hayranlikla bahsedebiliyorlar... Hadi anliyoruz, Rijkaard ne yaparsa yapsin bunda bir keramet bulacaksiniz; ama en azindan aylar evvel bugün Rijkaard'in övdügü yönlerinizi eksik oldugu icin elestiren adama karsi yaptiginiz hakaretlerden dolayi özür dileyin...

Fenerbahceli icin derbi sonucun anlami ve Keita'nin dirsegi

Fenerbahce'yi cok ciddi bir sekilde ilgilendiren bir derbi daha geride kaldi. Bazilari saniyorum ortaya cikan sonucun tam da Fenerbahcelilerin istedigi bir sonuc oldugunu iddia ediyor veya düsünüyorlar. Hakikaten öyle mi pekii?

Bütün Fenerbahceliler adina konusamam, ama benim icin bu sonuc iyi bir sonuc degil. Kazanan taraf Besiktas olsaydi daha cok mutlu olurdum.

Söyle ki;

Galatasaray icin Inönü'de alinacak olan bir 1 puan hic de kayip sayilmaz. Olagandir, sampiyonluk hesaplamalarinda mutlaka defterlerine bu maci 1 puan olarak yazmislardi. En azindan bu maca kadar da ligin zirvesinde olduklari ve simdiye kadarki hesaplarinda cok tutarsizlik olmadigi icin bu mactaki "normal" karsilanacak olan beraberligin illaki yerine bir galibiyet ikame edilme zorunlulugu dogmamisti. Hafta ici Atletico deplasmanindan elde edilen avantajli skorun üzerine bu aksam da en azindan yenilmemis olma hali camia üzerinde ciddi manada olumlu bir hava yaymistir. Zaten Galatasarayli bloglar arasinda biraz dolasirsaniz cok rahatlikla anliyorsunuz bu moral motivasyon halini. Sahadaki futbolcu özgüveni biraz da taraftarindaki bu destekten bulmakta. Sampiyonluk yarisinda bu cok önemlidir.

Su anda Fenerbahce'nin de en cok sahip olmasi ama ayni zamanda en az sahip oldugu seydir bu moral olgusu.

Besiktas'in galibiyet almasinda halinde yarisa Fenerbahce ve Galatasaray kadar ortak olacagi icin bu aksamki sonucla en azindan onun bir miktar geride kalmasi durumu Fenerbahceli acisindan bir avantajmis gibi gözükebilir ilk basta, zaten Fenerbahceliler icin en iyi sonuc beraberlikti yanilgisi burada basliyor.

Cünkü Besiktas'in o kadar cok sorunu var ki, hem saha ici hem de saha disi anlaminda, bu aksamki olasi bir galibiyetle sansi diger ikisine karsi en azindan kagit üzerinde esit gibi gözükse de ilerleyen dönemlerde yeniden tökezleyecegi icin iki takima en azindan bu sene rakip olamayacagini en bastan beri düsünmekteyim...

Tabii bir de Keita mevzusu var deginmek istedigim. Kendisinin attigi bu ücüncü dirsek. Hani söyle oyuncuyu gecerken yanlislikla elim carpti süsü verilen direklere de benzemiyor bunlar. Direk... Bunun anlami kirmizi ve oyuncunun cezalandirilmasi. Bu pozisyonlara görüntülerden ceza veriliyor diye biliyorum, yanlis bilmiyorsam. Kasimpasa maci sonrasi cezalandirilmamisti saniyorum, bu aksam en azindan bunun görülmesi lazim...

Keita'nin belliki karakter bozuklugu oldugunu gösteren bu cirkinlikleri 'ama ona onca faul yapan oyuncuyu hakem bir sekilde sari kartla kontrol altina almadigi icin o da sinirlenip dirsegi vuruyor napsin, hakem Ibrahim'in sertliklerine göz yummaliydi' seklinde hafifletmeye calismak ise ahlaksizlikla es degerdir. Yildiz futbolculari koruyalim yaygarisini yaparken o yildiz futbolcularin bu yaptiklarini da elestirmeden gecmeyelim... Keita'nin yaptigi tekil bir olay degil; bu üc oldu...

Sonntag, 21. Februar 2010

Overrated#1: Yildirim Türker

2000'li yillarin basinda onu ilk tanidigimd Radikal gazetesindeki kösesinde, itiraf etmeliyim ki cok begenmistim. Uzun yillar da kalemindeki leziz tada hayran kalarak okumaya devam ettim onu.

Fakat zaman icerisinde beni rahatsiz eden seylerle karsilasmaya basladim onda. Säyledikleriyle yaptiklari arasinda tutarsiz bir insan karsima cikmaya basladi. Kemalizme karsi sert elestiriler yöneltirken, hatta Kemalist Kisilik Bozuklugu gibi kendine özgü bir kavrami dahi kabul ettirirken esasinda kendi icerisindeki kemalizm ile yüzlesmedigini görmeye basladim. "Türbanlilari cagdaslastirmaliyiz" diyen Türkan Saylan övgüsü ve onu hümanist olarak degerlendirmesi cok önemli bir veriydi mesela. Onun övülüp durulan vicdani bu kadar aslinda. Yani tam bir vicdansiz vicdan kumkumasi.

Bildigi tek sey oturdugu yerden ahkam kesmek olanlardan birisi de o. Hicbir yerde elini tasin altina sokarken görmedik, cok sükür...

Neyse lafi uzatmadan onu Etyen Mahcupyan'in ehlil kalemine birakalim:

"Kendisini kirli siyasetin disinda duran, mazlumdan yana siyasetini tavizsizce sürdüren 'hic yaslanmayan bir taze gelin' saniyor..."

Semih Kaplanoglu ve Altin Ayi


Semih Kaplanoglu'nun sinemasiyla cok hasir nesir olmadim. Üclemesinin ilk filmi "yumurta"yi izledim sadece. Etkilendigimi söyleyemem...

Karsimda Nuri Bilge Ceylan'in filmleriyle benzerlikler tasiyan bir eser duruyordu sanki.

Nuri Bilge Ceylan'in, sinema sanatindan cok anlamayanlarin kendisini övmek niyetiyle söyledikleri ama esasinda düpedüz adama hakaret ettikleri "fotograf albümü gibi harika görüntüleri"nin bir sus bulutu gibi aralanip arkasina ulasilabildiginde, ucurumda kurulmus muhtesem bir yapiyi andiran hikaye örgüsünü görebiliyorsunuz...

Yumurta'da ise her ne kadar Nuri Bilge Ceylan'in erkeklerinden daha duygusal ve bu haliyle daha cana yakin karakterse de, onun kendi ic dünyasina yolculuktan öteye bize birsey anlatilmiyor gibi gelmistir bana... Bütün bir film boyunca tek bir karakterin kendi icdünyasinda ciktigi gecmise dair yolculugu izleyip durmaktan ise cok zevk almiyorum. Onlarin disariyla olan temasi da cok önemli benim icin. Ve ordaki hikayeyi de görmek istiyorum.

Her neyse, yine de anlatim teknigindeki sadelik ve özgünlük, yukardaki kiyaslamanin aksi yönünde Nuri Bilge Ceylan'dan daha 'yerli' olabilmesi ile Semih Kaplanoglu, benim yönetmenlerimden olmasa da ülke adina cok degerli bir isim kuskusuz ve onun elde ettigi bu ödül son derece mutluluk verici.

Not: Ali Bayramoglu'nun kendisiyle yaptigi Demokrasi Arsivi adli programin videosu Kanal 24'ün internet sayfasinda erisilebilir ve siddetle tavsiye edilir.

Samstag, 20. Februar 2010

Favorim Besiktas


Uzun uzun teknik analiz dökümü yapip da ortaya bir sonuc koyarak Besiktas'in favori oldugunu iddia etmeyecegim.

Cünkü acik konusmak gerekirse ben bu iki takimin teknik analizine girecek kadar haklarinda bilgi sahibi degilim, kendilerini cok fazla da izlemisligim yok.
Benimki daha cok bir his... Oluyor bazen böyle bende. Arkasindan da sunu düsünüyorum; Galatasaray kötü bir oyunla da olsa haftaici cok iyi bir sonucla döndü Madrid'den. Bu onlara bu haftasonu olabilecek puan kaybi icin tolerans sagladi. Diger taraftan Besiktas, evinde oynadigi bir derbi macinda son haftalarin da puan kayiplarinin getirdigi kriz ortamini ortadan kaldirmak icin galibiyete ulasarak yarisdaki iddiasini devam ettirmek isteyecektir...


Yani esasinda sonuca benim fikrimce bu etkenler daha cok etki edecektir... Bir taraf olasi bir beraberligi ve maglubiyeti tolere edebilirken diger taraf icin beraberlik bile bir kayip niteligindedir... Ve bu karsilasmada galibiyete ihtiyaci olan taraf ona ulasacaktir...

Daum'la ilgili firindan yeni cikmis bir klise


Neydi 2. Daum dönemi baslangiciyla birlikte anti-Fener cephesinin homurdanmalari ve piyasa sürdükleri kliseler...

1. Daum, Avrupa'yi önemsemez, o sadece ligte takimini samiyon yapmanin pesinde günü birlik planlari olan bir pragmatistir...

2. Daum'un oynattigi takima asla bir sistem ve felsefe yerlestirmez, sonuc odakli futbol oynatir.

Avrupa kupasi grup maclarindaki performans devam ettikce ilk suclama rafa kaldirilmisti. Lille karsisinda elenilirse piyasaya yeniden gelecektir.

Takim ayaga pas oyunu oynarak oyunu acmaya calismasi, oyunun kontrolünde elinde tutarak tempoyu ayarlama gayeti icerisinde olmasi ikinci suclamayi da nihayet ama emin olun gecici süreligine rafa kaldittirdi...

Bu iki suclama etkisizlesince yerine yenisi koymak kacinilmaz oldu elbet. Imda da kim yetisti tam olarak bilmiyorum ama oldukca iyi bir silah buldular yine. O kadar iyi kullandilar ki bunu, Fenerbahceli taraftarlar arasinda bile idrar yolu enfeksiyonu rahatsizligi yüzünden takimin basinda ciktigi bir kupa mesaisinda battaniyede sarilibir sekilde kulübede oturan Daum'a "nerde eski Daum nerde bu ruhsuz adam" diyenler cikti. Neydi yeni silah; "Daum motivasyonsuz, emekliligini bekliyor"

Freitag, 19. Februar 2010

Gökhan Ünal sahaya


Guiza gerek zihinsel gerekse de fiziksel anlamda cöküs icerisinde. Ne dogru hamleler yapabiliyor oyun icerisinde ne de yapmak istedigini yapabilecek gücü bulabiliyor bacaklarinda.

Semih istenilen parca su siralarda yine, dün mactan sonra özellikle de... Ama bu Semih, Manisaspor macinda alti pasin icerisinde topu kaleciye nisanlayan Semih degil mi? Hani Guiza o pozisyonlar harciyor deniliyor ya, Semih Guiza'nin gerisinde kalan meziyetleriyle o pozisyonlara dahi girebilecek düzeyde mi ki? Hizli degil, rakip arkasina kosularda basarili degil... Hepsinden önemlisi Guiza'dan daha formda degil.

Benim önerim, ne Guiza, ne Semih; forveti bu haftasonunki karsilasmadan baslayarak Gökhan-Alex ikilisinden olurtusmayi denemek. Lille macindan sonra zaten Avrupa yok. "Hassiktir be Rifat abi" dediginizi duyar gibiyim, olsun ben söyleyecegimi söyledim.

Lille OSC-Fenerbahce: 2-1/ Avantaj-> Lille'de


Kuralar ilk cekildiginde dahi ben iyimser degildim. Onun üzerine, Lugano, Cristian, Emre gibi takimin önemli oyuncularinin sakatliklari ve bunun etkisiyle sahaya koyacaklari performanslarinin kendi ortalamalarinin altinda kalacak olmasi; Guiza, Semih gibi oyunculardan olusan forvet hattinin korkunc formsuzlugu; Deivid ve Ugur gibi isimlerin uzun süreli sakatligi nedeniyle olusan kadro darligi eklenince sonuc benim icin bu aksam ilk bastan belliydi...

Skora bakarak avantajli tarafin Fenerbahce oldugu iddia edilebilir. Lakin ben takim savunmasindaki bu form durumu ile Kadiköy'de Lille'nin en az 1 gol bulacagindan adim gibi eminim... Burda da devreye Fenerbahce'nin kac tane atabilecegi sorusu giriyor; iste bu soruya da yine son günlerdeki bu sefer de forvet oyuncularinin form durumundan dolayi gol bulmanin kolay olmayacaktir seklinde yanit veririm...

Velhasil hocamiz her ne kadar isi Istanbul'da bitiririz diyorsa da, ben bu avantajli görünen skora ragmen turun ucacagini düsünmekteyim...

Bunun bizim icin ifade ettikleri ne olabilir; birkac satir da ondan bahsedelim...

Zaten sene basinda ilk hedefin lig olarak gösterilmesi (ki bence de dogru olan bu idi) bu sene Avrupa'da büyük beklentilerin olusmasinin önüne gecmisti. O yüzden Lille karsisinda kaybedilecek tur taraftarlar üzerinde cok büyük bir hüsran olusturmayacaktir. Diger taraftan, sakatliklar, formsuzluklar ve cezalilar vs. derken bir hayli kisirlasan kadronun mücadele etmek zorunda oldugu cephelerin birinden uzaklasmasi bir avantaj teskil edebilir. En azindan sampiyonluk yarisina daha konsantre devam edilebilir...

Olasi bir saf disi kalisin götürüleri ise su sekilde olabilir:

Fenerbahce'de bu sene cok dogru isler yapildi. Aykut-Daum hamlesi, verim alma konusunda henüz istenen düzeye gelinemese de transfer girisimlerinde izlenmeye calisilan yol, kadroda eksiklikler olusabilecegini bile bile sirf transfer yapmis olmak icin yapilan transfere gönül indirmeden gecilen ara transfer dönemi, sadece rakip takim degil, kendi traftarlarinca da bir türlü sempatiyle karsilanamayan Aziz Yildirim'in menejerlik sistemini otutturmaya ve kendini yavas yavas geriye cekmeye calismasi...

Bütün bu olumlu hamlelerin meyvesini ise sahada görmeye basladik aslinda. Her ne kadar son haftalarda bariz bir formsuzluk, pesi sira büyük bir porsiyon sansizlik istenilen noktadan bir miktar geride gösteriyorsa da takimi, genel resimdeki olumlu tonlarin agirligi asikar. Takim güzel bir pas oyunu oynamaya calisiyor. Oyunu acmaya ve süratle rakip kaleye inmeye gayret gösteriyor. Bunu fevkalade yapamiyor elbette. Ama bu isler bugünden yarina olmuyor zaten. Mücadele ve istek seviyesi son üc sezonun ortalamasinin üzerinde. Tek eksik var; zaman... En cok ihtiyacimiz olan sey. Ama bizim futbol ortamimizda bu zaman denilen mefhum, oldukca da anlasilir nedenlerle, sonuca odakli...

Sampiyonlugun kacacak olmasi halinde, sayet Zico döneminde oldugu gibi Avrupa kupasinda ilerleyebilirse takim belki Yildirim o zamanki hatasini yapmaz ve ekibini bozmadan yoluna devam eder... Ama kacan bir sampiyonluk, bu üzerinde fikir yürüttügümüz bu turda saf disi kalma durumuyla kombine olursa bütün bu güzellikler de maalesef "yalan" olarak kalabilirler... Zira son haftalarda kaybedilen iki mactaki puanlardan dolayi felaket tellalligi yapanlarin, ben bu günlerde futbol takimi üzerine hicbir sey yazmak istemiyorum diyenlerin bu durumda neler söylebilecekler ve yapabileceklerini cok iyi biliyoruz. Takim ve yönetim üzerinde olusturulacak olan bur taraftar baskisi da yapilanmayi yok edecek yeni bastan baslamalara yol acabilir.

Iste olasi bir elenisin en büyük menfi etkileri bunlar olacaktir. Yoksa ülke puani, takim puani vs. benim su anda cok ciddiye aldigim durumlar degil.

Macin oyunsal anlamdaki teknik analizine cok girmedik ki bu blogu okuyanlar, nerdeyse her biri birbirine benzeyen kaliplasmis cümlelerle kurulan bu teknik analizlere girmekten hoslanmadigimi bilir... Zira olan biteni insanlar sahada görüyor ve aslinda bu hic de öyle komple analizler filan gerektirmiyor. Lakin bir iki oyuncudan bahsetmek isterim.

Deniz: Yenilen ikinci goldeki hatasi cok can yakici. Ama ben oyunun geri kalaninda oldukca iyi olan ve pozisyon alislari ile oldukca güven veren bu oyuncunun bu sansizliga kurban gidisine üzülüyorum. Deniz'in bu talihsiz hamlesi hep görülür, ama Lugano'nun ilk golde uzaklastirmaya calistigi topu rakibin ayagina teslim edisi atlanir. Maalesef.

Guiza: Guiza'nin sorunu hic tartismasiz zihinde. Cökmüs bir özgüvenle oynuyor. Bu kadar kötü bir oyuncu olmasi yoksa mümkün degil. Düzelmesini de beklemiyorum artik ben. Sene sonunda yollarin ilk ayrilmasi gereken kisi.

Donnerstag, 18. Februar 2010

Sporsever millet


Hollanda ligi de dahil olmak üzere Avrupa'nin her ligine yogun ilgi ve alaka... Avrupa'daki irili ufakli pek cok takim hakkinda baska hicbir ülke futbolseverinin bilemeyecegi kadar malumat...

Liverpool'u kadar Liverpool'u, Schalke taraftari kadar Schalke'yi, Fulham taraftari kadar Fulham'i vb destekleyen seven baska ülkeli futbolsever...

Okullarinda zorunlu yüzme dersi verilen ülkelerdekilerden olimpiyatlari izlemeye daha merakli olan insanlar...

Atletlerin, puz patencilerin, snowboardcilarin bircoklarinin adini ezbere sayabilenler... Belki dogru düzgün snooker masasi olmayan ülkede, O'Sullivan'i, John Higgins, Hendry vs. taniyanlar...

Sunlar bunlar vs vs vs....

Bazen geride durup söyle bir baktigimda manzaraya... Neden bu derece yogun bir pasif izleyici anlaminda ilgi var bu sporlara bu ülkede diye soruyorum kendi kendime...

Hani her tarafta tenis kortlari olan bir ülke olursun... En ufak bir sehrinde dahi... Parklarda vs. Grand slamlarda her daim bir iki teniscin olur. O zaman genclerindeki tenis bilgisini, Nadal, Sampras vs hayranligini anlamlandirabilirsin... Palandöken, Erciyes vs. Isvicre'deki kayak merkezleriyle rekabet halindedir... Sadece Kayseri'den degil, tüm yurttan insanlar bulduklari her firsatta kayaga giderler. Cocuklarin ta kücük yastan bir spor ile iliskisi olsun onu yapar... O zaman bu olimpiyat merakini cözümleyebilirsin.

Bu saydigim özellikleri bizlerden cok daha iyi tasiyan Avrupa ülkelerinde dahi bu derece yogun bir televizyonda spor müsabakalari izleme aliskanligi yokken bizim ülkemizdeki bu pasif izleyicilik saniyorum tam da aslinda olmayan seyle alakali... Yani o sporlari yapabiliyor olsak galiba bu kadar cok izleyici olmayacagiz...

Depresyonda olan bir garibanin bütün kisi evinde oturup film izleyerek gecirmesi veyahut sosyo fobik bir bilgisayar dehasinin ömrünü internette harcamasi gibi... Günlük stresin üzerimize yükledigi negatif enerjiyi bosaltmanin saglikli yollarini bulamadikca vücud kendi kendisini korumak icin hastalikli sekilde bu cihazlara mahkum ediyor bizi... Ev hanimlarinin evlenme programlari veya diz izlemesinden cok farkli degil bence yurdum genclerindeki bu spor ve en basta da futbol izleyicigili... Onlar Ali Riza Bey'e hayran sen Mourinho'ya...

Ibrahim Altinsay ve bitmek bilmeyen ahkamlari


Besiktas camiasinin ic yapisini cok bilmiyorum. Disardan gördügüm kadariyla Ibrahim Altinsay'a karsi büyük bir hayranlik besleniyor. Bir türlü anlayamadigim bu durumun nedenini de o cok iyi bilmedigim ic yapiya bagliyorum. Her halde bir bildikleri var insanlarin seklinde...

Onlarin bildikleri kendilerine kalsin ve Altinsay'i yüceltmeye devam etsinler, ben düsündüklerimi söylemeden edemeyecegim...

Benim zihnimde Altinsay, edindigi Radikal Gazetesi'ndeki kösesinden gazetenin spor servisinin yayin cizgisine uygun sekilde fevkalade ahlakci, biz bu oyunun güzelliklerinin pesindeki futbol dilencileriyiz diyen samimiyetsiz, sikici ve tek bildigi sey koca koca ahkamlar kesmek olan bir adam. Yazilarinin icine zorlama bir Hrant, ermeni meselesi, kürt meselesi, escinsel meselesi ekleme cabasi ve bunlardan bahsetmesi (yanlis anlasilmasin, bu konulara deginmesine kategorik anlamda karsi degilim, otursun söyle dört basi mamur bir kürt sorununa iliskin makale yazsin, memnun olurum, onun yaptigi, hic alakasi yokken birden bire futbolda yasanan bir aksakligi bir sekilde kürtlere de söyle yapan bir ülkede aksi beklenemez gibilerinden bir sekilde baglamaya calismak ve bu tribünlere ve profilini az cok tahmin ettigi Radikal okuyucularina göz kirpmaktir) bu samimiyetsizligin ve gösterisin ispati...

Kendisinin Besiktas kongresi öncesi ve sonrasi yazdiklari ortada. Ama onca talep olmasina ragmen aday olup da elini tasin altina koydugu görülmedi.

Kurulu kösesindeki konfor esliginde ahkam kesmek kolay. Yukarda bahsetmeye calistigim "sol durus" soslu yazilarla hayran kitlesini genisletmek cok güzel; ama is tasin altina eli sokmaya gelince yok...

Lafi suraya getircem, bugün kösesinde yine bir ahkam kesmis:

"Aidatını yatırdığı halde oy vermeye gelmeyen 5 binden fazla üyeyi ve Demirören’e oy vermeyen 3 bini aşkın kişiyi bir yana bırakıyorum. Demirören’e “Yeter” diyenlerin ezici bir çoğunluğu Kongre üyesi değil ki! Çoğu yüksek giriş ücreti yüzünden kulübün dışına atılmış taraftarlar. Taraftar ile Kongre arasındaki yarılmanın sebebi bu.
Bu yarılmayı ortadan kaldırmanın devrimci ve reformcu çözümleri var. Ben reformcu çözümü söyleyeyim:
Kendine çok güveniyorsa Yönetim, toplar bir olağanüstü tüzük kongresi... Giriş ücretini
2 bin liradan 200 liraya indirir. Yıllık aidatı da 50 liradan 300-400 liraya çıkartır. Halkın kulübünün kapılarını taraftara açar. Sonra da Kongre’de oy vermek için bekleme süresini iki yıldan altı aya indirir. Kulübünü çok seviyorsa da, Beşiktaş’ın ‘B’sinden haberi olmayan
kongre üyelerini temizler ayrıca."

Neden birileri, 'iyi de kardesim sen bu takimda yöneticilik yapmadin mi, o zaman neden degistirmediniz' diye sormaz?

Mittwoch, 17. Februar 2010

Guus Hiddink


Fenerbahce'nin kiymetini bilemedigi teknik adamlardan birisi idi. Sonra uzaktan izledik durduk basarilarini. Yasina ragmen sahip oldugu enerjisiyle ayni anda hem bir kulüp takimini hem de cok uzaklardaki bir milli takimi calistirabildi ve bu görevlerinde hep basarili oldu...

Onun bir faydasi da saniyorum, milli takim üzerinde sürekli egemenligini hissetirmek isteyen Galatsarayli lobisinin Ersun Yanal, Senol Günes gibi isimlere yaptigini ona yapamayacak olmasi...

Lakin fotodaki bakislari beni ürküttü. "N'oluyoruz lan" dermis gibi...

Freitag, 12. Februar 2010

Okay Karacan'i elestirmeye devam

Okay Karacan elestirileri bazi bloggerlarda infiale yol acmis. Kendisinin twitterda yaptigi samimi üzüntü bildirisi anlasilan onu seven futbolseverlerin de icine dokunmus...

Okay Karacan'i elestirenlerin önemli bir kisminin küfürlerle bu isi yapmasi savunulacak degil. Ama su noktayi da es gecmemek lazim. Okay Karacan'a küfürlerle saldirildigi gibi yillardir, Emre Tilev'e de, Ertem Sener'e de ve digerlerine küfür edip durmadilar mi? Acik bakin eksi sözlük'te bu isimlerin basliklarina... Ordaki sinik snoplarin en fazla merhametle yaklastigi isimler Okay Karacan ve Murat Kosova olmustur... Emre Tilev, Ertem Sener gibiler ise her zaman alay konusu edilmistir, kisikleri hice sayilarak...

Simdiye kadar o insanlara yapilanlara ses cikartmazken bugün kalkip 'Okay Karacan'a da bu yapilmaz' diye isyan edip arada futbolun güzelligi klisesine, onun bu oyunu izlerken ne kadar zevkli hale getirdigine vurgular yapmak filan benim nazarimda maalesef kabul görmemektedir...

Okay Karacan'i aynen bir Galatasarayli amigo gibi spikerlik yaptigi icin elestirdim. Bugün de bunun arkasindayim. Baskalari o Antalyaspor gol attiginda da ayni siddette bagirdi diyorlar... Youtube'dan actim görüntüleri yeniden izledim. Kesinlikle degil... Burda tabii, o Galatasaray taraftari oldugu icin veya Antalyaspor karsisinda Galatasaray'in turu gecmesini istediginden böyle yapiyordur demiyorum... Neden böyle yaptigini bilemem, ama ortada net bir sey var. Bu ligi tanimayanlari getirip dinlettirmis olsaydik iclerinden büyük bir kisminin "bu adam Galatasaray'i destekliyor galiba, cok heycanlaniyor onlarin ataklarinda" diyecegine eminim...

Dedigim gibi niyeti beni ilgilendirmiyor, kötü veya iyi... Ortada bir olgu var ve bu olgunun elestirilmeye ihtiyaci oldugu kanaatindeyim...

Maci güzellestirmek, maalesef bir tarafin ataklarinda avaza avaz bagirarak, Arda'nin attigi her calimda zevkten sarhos olmakla olmuyor... Ben spikerin maca biraz da keyifle bakabilenini, olaylar hakkinda espri yapabilenini, rahat olanini, Arda'nin calimlarindan heycana kapilip zevkten dört köse olmasini degil de, o calimlari sevimli bir takim espri ve cagrisimlarla övmeyi bilenini severim... Gerekirse hakeme kizsin, pozisyonlar hakkinda subjektif yorumlarini da yapsin... Ama savunma kalan tarafin cabasini es gecip sürekli atak yapan tarafin hücum girisimlerinden orgazm olup durmasin... Gol oldugunda da o kadar bagirmasina gerek yok...

Emin olun; o her Arda calimindan sonraki kusturucu bagirislarinin yerine 'Antalspor karsisinda Galatasaray oyunuyla bu turu daha fazla hak eden tarafti bence sayin seyirciler' dese beni bu sekilde rahatsiz etmezdi...

Donnerstag, 11. Februar 2010

Gönüllerde elenmis sayilmak


Galatasaray karsisinda elde edebilecegi hicbir psikolojik üstünlük firsatindan yararlanamiyor Fenerbahce, istikrarli bir halde... Cok iyi bir futbolla da olsa kaybedilmis bir tur Galatasaray cephesinde onca moral ve kimya bozukluguna yol acmisken bir takimin kendisini bu hallere düsürmesi anlasilir gibi degil.

Taraftarin nefret objesi Guiza'nin son dakika süpriziyle elde edilen tur, tur degildir arkadaslar. Her ne kadar gercek, turu gecen taraf olarak tarihe hangi takimin isminin not düsüldügü ise, hakikat de o tur elde edilirken takimin gönüllerde biraktigi izdir...

Kimse nerdeyse hicbir as oyuncusuyla sahada olmayan Fenerbahce'den ligi iyin takimlarindan birisi olan Bursaspor karsisinda illaki bir galibiyet beklemiyordu... Özellikle de 3-0 in rövansinda. Ama adi Fenerbahce olan bir takimin, 3-0'lik avantajla ciktigi bir kupa karsilasmasinda turu 92. dakika buldugu süpriz golle gecmesi karsisinda mutluluk duymam beklenmesin benden.

Yönetimin devre arasinda transfer yapmamasini pek cok Fenerbahcelinin aksine savunmustum. Ama bu takim eksikleri yüzünden bu hale gelecekse her seferinde, ciddi bir risk ile karsi karsiyayiz demektir saniyorum.

Caner Erkin


Bizim yöneticilerin yurt ici transferde ne kadar hizli ve is bitiricilik kabiliyeti yükse disarda, ayni derece efektif olmadigini daha evvel yazmistim. Benim bunlari yazarken kast ettigim, yabanci isimlere yönelik transfer hamleleriydi... Lakin Caner örneginde de oldugu gibi, sadece yabanci degil, yurt disindan getirilecek olan her isimde ayni ataleti görebiliyoruz yönetimde...

Lakin burda tabii oturdugum yerde ahkam kesmek istemiyorum. Belki onlarin belirli bir transfer cervecesi var ve o dogrultuda hareket ediyorlar. Her ne kadar Cristian, Maldonado, Josico gibi vasat örnekler bu iyimser yaklasimi cürütmeye yetse de...

Caner'i Fenerbahce yönetimi neden düsünmedi? Düsündü de alamadi mi? Gerekli mi görmedi, yoksa yetersiz mi gördü?

Caner'i Galatasaray formasi altinda izledikce bu sorulari soruyorum sürekli kendi kendime...

Dos Santos sene sonunda kalir mi gider mi belli degil. Eger geldiginden beri nasil oynuyorsa öyle devam ederse önümüzdeki maclarda da, muhtemelen gider. Caner de ayni sekilde bu formla devam ederse, zaten transfer önceligi kendinde olan Galatasaray onu kacirmayacaktir, maalesef...

Halbuki Carlos'un gittigi onun yerine Andre Santos gibi iyi denecek bir sol bek bulan Fenerbahce'de, sol öne, Ugur ile birlikte rotasyon cercevesinde oynayabilecek ne güzel bir futbolcudur Caner... Üstelik, simdi Galatasaray'da cogu zaman oynamak zorunda kaldigi ve bundan cok memnun olmadigi sol-bek mevkisi degil, sol-ön onun Fenerbahce'deki yeri...

Eminim ki transfer sezonunda Fenerbahce yabanci haklarindan birisini o mevki icin kullanmaya calisacak. Burasi icin isim arayacak. Caner dururken oraya yabanci isim aramak cok mantikli degildir... Ama satin alma önceligi kendi olan Galatsaray Caner'i öyle kolay kolay birakmayacaktir, yani bu hamle icin her durumda gec kalinmistir.

Mittwoch, 10. Februar 2010

Okay Karacan


Bu aksam kutlu bir hadise gerceklesti yine. Galatasaray'in kupadan elenmesi elbette bir Fenerbahceli olarak beni cok mutlu etti.

Ben rakip taraftar olarak kendi penceremden iyimser bakiyor ve bu maglubiyetin onlarda yol acacagi moral bozukluk ve bizim tarafta saglayacagi psikolojik üstünlük üzerinden mutluluk yasiyorum. Lakin mac sonrasinda Galatasaray taraftar cephesinde de durumun cok farkli olmadigini gördüm. Onlar da kendi acisindan iyimser yaklasmislar (ki söz konusu Galatasaray taraftariysa takimlarinda illaki övecek bir yer bulmamis olmalari ihtimal dahilinde degildir.) ve Ugur'un gelecek adina sactigi isiga, Caner'in performansina, takimin falanca dakikalarda rakibine nasil da top göstermedigine filan bakmislar...

Neyse konuyu yine esas mecrasina cekelim, ne diyorduk... Okay Karacan.

Ne güzeldi degil mi NTV'den Ispanya ligini anlatmak Okay abi... O sirin suretinin zihinlerde yarattigi sevimli cagrisimlarin sarhoslugu ile agzindan cikan her kelime "aman efendim keske bütün maclari Okay Karacan anlatsa" dedirtiyordu bizlere... Sagda solda Besiktasli oldugu yazilmis kendisinin ama bu aksamki macta ben onu daha cok GS TV'de Galatasaray'in hazirlik macini sunan bir amigoya benzettim.

Gecmis olsun.

Dienstag, 9. Februar 2010

Rijkaard'in dokunulmazligi!

Bilindigi üzere Antalyaspor karsilasmasinda oyuncusu Jo'nun sakatlanmasinin sorumlusu olarak Yalcin'i hedef göstermisti Rijkaard.

Olay daha sonra farkli bir boyuta uzanmisti. O bahsedilen pozisyonda Jo ile Yalcin'in degil bir baska ismin mücadele ettigini; Yalcin'in da Jo'yu bilerek sakatladiklarini ve ayni sekilde kendisini de o sekilde sakatlayabilecekleri yönünde Caner'i de tehdit ettigini ileri sürdükleri görüntün ise bu sakatliktan cok daha önce gerceklestigi anlasilmisti.

Bu rezaletin üzerinde hala insanlar kulaginin üzerine yatmis durumunda. Muhtemelen bu suskunluk bu ahlaksizligi yapan kisinin bu ülkeye lütfedip de geldigi icin kendisine sükran borclu oldugumuz Rijkaard olmasindan dolayi...

Efendim neticede onun bu ülkede bulunmasi büyük bir sans. O ülkemizin futboluna cok sey katan bir isim. Total Futbol'u ögretiyor, oyunun güzelliginin pesinde olanlari yaptiklariyla büyülüyor.

O yüzden örnegin bir Daum, bir Yilmaz Vural yapsa simdiye coktan ipe cekilmis olmalarina yol acacak siddetteki bu ahlaksizliga yapan Rijkaard olunca ses cikmiyor.

Bir oyuncu agir bir iftiraya maruz kaliyor ve hedef gösteriliyor. Tepki göstermek icin daha ne yapilmasi lazim?

Not: ben dün bunlari karalarken yarida kalmisti yazi. Ancak bugün yayinlama imkanim oldu. Lakin bugün gördügüm kadariyla Radikal'den Ugur Vardar, bu konuda güzel bir yazi yazmis. Okunmasini tavsiye ederim.

Montag, 8. Februar 2010

Saracoglu'nun zemini

Dünkü karsilasmayi izlerken sürekli zihimde su cümleler dolasti: Bir de fikstür avantajindan bahsedilip duruyor. Bu zeminle esasinda fikstür avantaji denilen sey tam manasiyle bir dezavantaj teskil edecege benziyor. Keske takimin disarda oynamak zorunda kaldigi karsilasmalarin sayisi daha fazla olsaydi...

Bunlari düsünen sadece ben degilmisim. Ariel Ortega adli blogta da neredeyse birebir ayni seyler düsünülmüs. Arkhe yine benim bir önceki postta yazdiklarima cok paralel seyler söylemis. Ve nihayet Mehmet Demirkol kösesinde bir an evvel maclarin Olimpiyat Stadina alinmasi gerektigini yoksa ev sahibi avantajinin yitirilecegini iddia etmis.

Olimpiyat Stadina gidilmesini mantikli bulmuyorum. Ihtimal de vermiyorum. Ama hemen herkesin üzerinde anlastigi bir gercek var ki bu zeminin canimizi cok yakacagi...

Ya zeminle ilgili nasil olacaksa olacak ve bir an evvel iyilestirmenin yollari aranacak, ya da takim en azindan Saracoglu'ndaki karsilasmalarda farkli bir oyun plani gerceklestirmeye calisacak. Cok sevdigi ve kurmaya calistigi ayaga pas oyunundan bir süre feragat edecek. Ne de olsa, Daum bu isi Fenerbahce'ye su andan Rijkaard'tan daha yogun ve basarili yaptiriyorsa da hala Rijkaard oyunun güzelligini isteyenler icin bir tanri iken Daum bu isin katili...

Sonntag, 7. Februar 2010

Avantaji kullanamamak


Bu sezon kacinci defadir taraflar yani Galatasaray ve Fenerbahce birbirlerine bir adim öne gececek firsati sunuyor iken digeri bunu elinin tersiyle itiyor. Bir post altta Galatasaray'in beraberliginin ne derece önemli oldugunu söylemistim, ama maalesef Fenerbahce bu sansi degerlendiremedi...

Fenerbahce'nin bu tökezlemesinde diri ve mücadeleci rakibi Diyarbakirspor kadar maalesef kendi sahasi da rol oynadi... Fenerbahce ayaga oynadigi hizli paslarla sonuca gitmeye calisan bir takim. Bu karsilasmanin basinda da bunu denedi. Ama öyle bir sahasi var ki, bu tarz bir futbol oynamak hic de kolay olmamakta... Hele bir de karsinizda fizik düzeyi yüksek, iyi mücadele eden ve kapanan disiplinli bir takim varsa söz konusu olan zemin de bütünüyle rakib icin islerlik kazanmakta...

Her seye ragmen Özer sakatlanip cikana kadar fena gitmiyordu Fenerbahce. Belki pozisyon bulmakta sikinti yasamisti (sadece iki tane), ama en azindan topa hakim olabilmekte, her an gol gelebilir hissini vermekteydi. Yani sahada yerleri belli, sistemi belli, iskeleti belli bir ekip vardi ve bu ekip er ya da gec sonuca gidecekti. Fakat nedendir bilmiyorum Özer'in sakatlanmasiyla oyuna giren Guiza ile birlikte Fenerbahce'nin sistemli takimi yerini rus ruleti oynayan bir cilgina birakti. Takim tam ortadan ikiye yarilmis bir tarafta rakip ceza sahasi cevresinde yigilan forvet oyunculari diger tarafta ise Diyabakirspor'un her dönem topa hakim olabilen sprinter golcüleriyle mücadele etmek durumunda kalan savunmacilar...

Bu panige neden kapinildi ve neden böyle bir düzensizlige girildi ben anlayamadim. Halbuki geride yeteri kadar süre vardi ve Özer sakatlandiginda oyuna pek ala orta sahada görev yapacak bir isim alinarak ayni düzende devam edilmeye calisilabilirdi. O sayade Diyarbakirspor'un elde ettigi golü göremeyecegine emin olabilirdik...

Bu konudan cok anlamam ama zeminle ilgili de konusmak isterim. Umarim Lugano ve Özer'in sakatliklarinda bu zemin rol oynamamistir. Yoksa hakikaten cok yazik. Size avantaj saglamasi gereken sahaniz, sadece oyun planinizi bozmakla kalmiyor oyuncularinizin da sagligini ciddi manada tehliye atiyor demektir ki bunun adi skandaldir...

Hakem icin ise söylenebilecek tek söz var; rezalet... Evvela Fenerbahce geriye düstükten sonra bütün faullerde taktir hakkini Fenerbahcelilerden yana kullandi. Ama ayni isim, penaltiyi calamadi. Topuz'u oyundan atisi artik düsen seviyenin dip noktasi denilebilirdi ki, neden o kadar oldugu anlasilmayan uzatma süresi de olmasi gerekenden kisa kullanilarak daha da cukura inilebilecegini gösterdi...

Fenerbahce icin büyük firsat


Kayseri deplasmani ligin en zorlu birkac deplasmanindan birisi... Burdan galibiyetle dönmek büyük meziyet, beraberlik ise son birkac sezondur büyükler icin vaka-i adiye...

Galatasaray'in basina gelen de buydu... Mücadele olarak Galatasaray'in fena bir mücadele ortaya koymadigi görülüyor. Ama o ligin basindaki istahlarindan ve pozisyon bulma kabiliyetlerinden cok seyi yitirdikleri asikar.

Üc takimin kafa kafaya yaristigi ve sezon sonuna kadar da öyle devam edecegi ligte birinin kaybettigi her puan bir digerinin büyük kazanci durumunda... Bu beraberlik bu yüzden her haliyle Fenerbahce icin büyük bir avantaj.

Galatasaray'a gelince...
Son üc haftadir Fenerbahce'nin aksine kötü bir performans koyuyorlar ortaya. Ortada belki cok fazla dramatize edecek bir durum yok ama diger taraftan bakildigi zaman beklentilerin bu derece yükseltildigi bir noktada kaybedilen her puan veya ortaya konulan her düsük performans cok büyük bir endiseyle izlenmekte...

Rijkaard'i tanri, Nesskens'i peygamber, Haldun'u deha olarak nitelerseniz ve atilan adimlara karsi en ufak bir kusku tasimayip, analitik yaklasimdan kacinirsaniz varacaginiz nokta da bu olur...

Bu takimin santraforu yokken neden Nonda gönderilir dememisseniz, bundan daha beter sonuclara müstâhaksiniz demektir....