Samstag, 9. Mai 2009

Selcuk Sahin


Konfederasyon kupasında 3.lük maçı olan ve 2-1 kazandığımız Kolombiya maçı hariç tüm maçlara ilk 11’de başlıyordu Selçuk. 1999 yılında Hatayspor’da profesyonel olalı henüz daha 4 yıl geçmişken burada olacağını belki o bile hayal etmiyordu. O günleri hatırlayalım. Dünya kupasında elde edilen başarının ardından gelen ve 3.lük ile taçlandırılan Konfederasyon kupası başarsının ardından herkes Şenol Güneş’i ayakta alkışlıyor ve yarattığı bu yeni takıma övgüler düzüyordu. Ama arkasının gelmemesi Şenol Güneş’in bu takımın arkasında durmaması hem Türkiye’yi  Euro 2004’den hem de Şenol Güneş’i koltuğundan ediyordu. 

Selçuk o günlerde çoktan Fenerbahçe’nin yolunu tutmuş ve daha ilk maçında eski takımı İstanbulspor önünde yaptığı bariz hatalarla hem takımını hem de Enke’yi yakmıştı.

O günden  bu yana yaklaşık 6 yıl geçti. Selçuk bırakın ilerlemeyi kendini bir adım bile geliştirebilmiş değil. Bunda elbette çok sık forma şansı bulmamasının payı vardır. Ama son iki yıl, hadi geçen yıl yaşadığı sakatlık sorunu nedeniyle o yılı da saymayalım bu yıl bir arpa boyu bile yol almadığını görüyoruz. Hala aynı Selçuk…Topla çıkarken seyircinin yüreği ağzında hala. Hala aynı Selçuk…Topu ayağına aldığında kendi etrafında dönen basit oynamayı beceremeyen ve macera arayan…Geldiğinden beri helal olsun süper top oynadı diyeceğimiz benim hatırladığım bir maçı bile yok üstelik.

Ve  6 yılda bir arpa boyu yol alamamış Selçuk Fenerbahçe ile kontrat yenilememekte diretiyor. Alınan haberler yıllık 1,5 milyon euro ücret istediği yönünde. Anlaşmanın yapıl(a)maması gayet normal çünkü Selçuk o pahada bir adam asla değil. Fenerbahçe standartlarında o parayı ettiğini düşünmesi sanıyorum ona bu parayı isteme cesaretini veren.

En son Sivas macinda Stuttgart'tan izlenmeye geldigi yönünde haberler vardi. Thomas Hitzlsperger gibi Alman milli orta saha oyuncusunun, Martin Lanig, Sami Khedira gibi genc ve gelecek vadeden oyuncularin yaninda o formayi ona vereceklerini düsünüyorsa hic cekinmeden, kendisine ve bize bir iyilik yapip gitsin. Yolu acik olsun. Ama Ernst gibi kalburüstü bir adamin Almanya'daki vergi oranlarinin yüksekligi nedeniyle (gecmisteki Ailton örnegi gibi) Schalke'den alacaginin fazlasini almak icin buraya geldigini düsünürsek Stuttgart'in Selcuk'a o parayi vermeyecegini tahmin etmek cok zor degil. Sonra Yusuf abisi gibi sagda solda demecler verirken görmeyelim onu.

 
Fabio Luciano

Donnerstag, 7. Mai 2009

Van Gaal'da sona dogru!


Klinsmann'i kovduktan sonra Bayern elbette yeni bir hoca arayisina girecekti... Gerci ben bu konuda, gecici cözüm olarak devreye sokulan Heynckes cok iyi bir is cikartirsa kalan bes macta, ve yönetim de tatmin edici bir aday bulunamazsa, onunla devam edilme ihtimali vardir diye düsünmekteydim...

Ama gelinen noktada Bayern'in Heynckes konusunda kararli oldugu ve onu sadece sezon sonuna kadar elinde tutacagi anlasiliyor... Arkasindan Eric Gerets'in Marsilya'da devam etmeyecegini aciklamasi üzerine bir iddiada bulunmustum, olasi bir Eric Gerets-Bayern birlikteliginden hareketle... Itiraf etmeliyim ki, tam manasiyla cuvalladim bu tahminde... Herhangi bir görüsme olmadigi gibi, en olanaksiz isimleri dahi bu konuda isleyen tabloid basina dahi düsmedi böyle bir iddia Almanya'da... 

Klinsmann'i kovduktan kisa bir süre sonra Bayern acik bir sekilde ilgisini belli etti Van Gaal'a... Önce Beckenbauer, sonra Hoeness bu konuda pespese aciklamar yaptilar... Bunlari duyan Van Gaal, "es freut mich, wenn er das gesagt habe" diyerek, yeni bir Trapattoni olma potansiyelini icinde tasidigini da belli etti. 

Alkmaar, hala direniyor... Bayern ise birakmaya niyetli degil... Saniyorum haftaya netlik kazanacak... Ama sayet bu derece ilgilendikten sonra Alkmaar'in basindan Van Gaal'i alip gelemiyorsa Bayern, artik "büyüklügü" konusunda ciddi manada düsünmeye baslamasi lazim...

Alirsa bu nasil olur Bayern acisindan, onu da düsünmek lazim... Van Gaal'in cok disiplinli, cok dik kafali ve karsilastigi her olumsuzluga ragmen kafasindaki taktigi, sistemi, konzepti; herneyse onu takima otutturmak icin bir milim dahi programindan sapmayacagi biliniyor... Bu durum, en ufak bir yalpalamaya tahammülü olmayan Bayern yönetimi icin neler ifade eder; bilmiyorum... 

Acikcasi ben bu evlilikten güzel bir cocuk dogacagini sanmiyorum...

Ama niye?

Barcelona'nin bizim ülkemizde seveninin cok oldugu biliniyor... Bunun nedenlerini az cok biliyoruz, girmeye gerek yok, esas derdimiz o degil...

Chelsea-Barcelona maciyla ilgili postta da yazdigim gibi, herkesin Barcelona'yi finalde görmek istedigi de bir gercek... Bunda da bir sorun yok...

Ama bu Barcelona taraftarlarinin, muhtemelen hepsi degil ama büyük bir cogunlugunun, mac sonrasindaki dile getirdikleri "iste futbol kazandi", "kaybeden anti-futbol oldu", "bu gol de sizlere kapak olsun kontracilar" anlayisla ciddi manada sorunum var...

Bu basliklarla konusanlarin iddiasi:

Chelsea'nin futbolu katlettigi, Barcelona'yi sertlikle durdurdugu ve onlarin futbol oynamasina izin vermedigi, sadece savunma yaptigi, manasiz uzun toplarla kontraya yattigi; velhasil, futbolun "güzelliklerini" yok ederek sonuca gitmeye calistigi yönünde...

Bunlari okuyunca, acaba ben baska bir mac mi izledim demekten kendimi alamadim...

Evvela, oyunun hakimi ve esas hakedeni oldugu iddia edilen Barcelona'nin 90 dakika boyunca kaleyi bulan tek bir sutunun olmasi bir celiski degil mi?

Bunun yaninda futbol sadece calimlardan, driplinklerden, sepektaküler hareketlerle atilmis gollerden mütesekkildir diye bir kaide yok... Bu oyunu güzel yapan ayni zamanda Messi'nin o öldürücü driplinklerini durdurabilme yetenegidir, Xavi'nin keskin oyun zekasini islemez hale getirebilme sanatidir, Drogba gibilerinin verdigi muazzam fiziki mücadelelerdir...

Yani aslinda gol atmak kadar golü önleyebilmek; atak yapmak kadar, savunma yapabilmek; calim atabilmek kadar, pres yapabilmektir futbol...

Barcelona'nin bu sezon ortaya koydugu o muazzam akici pas futbolundan olusan atak varyasyonlarini övüyorsak, Chelsea'nin de onlarin bu taraflarini yok edebilmesine
saygi duymaliyiz...

Haftasonu oynanan Real Madrid macindan da iste bu yüzden zevk almamistim ben... Kayserispor karsisindaki Fenerbahce savunmasindan farksizdi nerdeyse Real savunmasi, onca genis alana ve ortasahadaki onca "yumsak" prese Barcelona'nin kestigi ceza beni hic heycanlandirmamisti... Chelsea'nin elenmesi karsisindaki büyük heycan duyanlar icin ise esas o mac futbolun zirvesi... Halbuki, karsidaki zorlayici ve akil dolu defansi acabildigi müddetce degerlidir, Xavi'nin, Messi'nin oynadiklari... Yoksa, stadyuma degil sirkine gitmemiz gerekirdi, ya da iste yildizlarin arada bir hayir isleri icin düzenledikleri dostluk maclari en cok zevk almamis gereken karsilasmalar olurdu, olmaliydi...

Magath ile Schalke


Daha önce Magath'in, Schalke'nin basina gececegi yönünde söylentilerin ciktigindan bahsetmistik blogta... 

O postu su cümleyle tamamlamistim: "...benim hislerim sanki bu isin halledildigi ve Magath'in bir sampiyonlukla Wolfsburg'a veda edecegi yönünde..."

Bu hakikaten de böyle oldu ve dün Schalke'nin web sayfasinda konuyla ilgili haber yayinlandi... Buna göre Magath, 2013'e kadar Schalke 04'nin yeni teknik direktörü ve ayni zamanda Wolfsburg'taki gibi menejerlik görevini de yerine getirecek... Yani transfer edilecek oyuncular ve onlara ayrilacak bütce de Magath'tan sorulmakta... Ayni zamanda Magath'a yönetim üyeligi de verilmis durumda... 

Magaht, gercek anlamda 1995-1996 yilinda basladigi teknik adamlik kariyerinin baslarinda cok parlak bir kariyer cizememistir... Genelde düsme hattinda dolasan takimlara "kurtarici" olarak getirilmis ve ilginc bir sekilde bunu takib eden sezonda gönderilmis... Yani tatmin edici olmayan bir Hamburg, Nürnberg, Bremen deneyimleri var kendisinin...

Kendisi esas sicramayi ise cok genc oyunculari bir araya getirdigi ve bunlarla basariya ulastigi Vfb Stuttgart'ta yapmistir. Vfb Stuttgart'i sampiyonlar ligine kadar tasiyan Magath, orda da sasirtici sonuclara imza atmistir... ManU galibiyeti bunlardan bir tanesidir... Magaht'o takiminda parlayan Kuranyi, Bordon, Hinkel, Hleb gibi oyuncular o performanslariyla transfer olduklari takimlarda ayni basariyi gösteremediler hicbir zaman... Bu basarili Stuttgart deneyimi ona Bayern kapisini acti... Bayern malum, Almanya'da diger takimlarda basarili olan bütün futbolculari ve teknik adamlari devsirmesiyle ünlüdür... Magath da bunlardan birisi oldu... Cok basarili gecen ilk iki sezon sonrasinda kovulmaktan kurtulamadi... Bayern böyle bir takim iste... 

Neyse, sonrasindaki Wolfsburg deneyimi ise zaten daha yakindan bilinmekte...Ilk senesinde belirli bir miktar toparlanma icerisinde olan ve uluslararasi oynama hakki kazanan bir Wolfsburg ve ikinci sezonunda zirveye oynayan ve sampiyonluga cok yakin bir Wolfsburg...

Magath, Stuttgart'tan bu yana yasadigi bütün teknik adamlik deneyimlerinden acik alinla cikmis bir isim... O yüzden de Alman futbolunda cok deger verilen ve kabul gören bir isim... Schalke taraftarlarinda da ayni düsünce hakim, herkes bu transferden cok mutlu...  

Magath, son derece hirsli ve "gözü ac" bir adam... Amaclarina kismen de olsa Wolfsburg ile ulasti belki ama, daha fazlasini istedigi asikar...  Wolfsburg gibi gelenegi olmayan, maddi imkanlari iyiyse dahi cok ciddi bir taraftar destedigi ve gücü olmayan bir takim... Buna karsilik Schalke, Almanya'daki Bayern hegemonyasini kirabilecek birkac takimdan birisi belki de hali hazirdaki sartlar geregince tek bir tanesi... 

Schalke'nin sahip oldugu maddi güc, büyük taraftar kitlesi ve "sanli" tarihi Magaht'i etkilemistir mutlaka... Ve sayet bugünkü Bayern hükümdarligi Almanya'daki yikilabilecekse bu ancak, Magath ve Schalke birlesmesiyle mümkün olabilirdi, olursa eger o da... 

Pekii, Magath'in basarili olma sansi nedir? Kariyeri bize Magath'in bu isin altindan da yüzünün akiyla cikacagini ima ediyor... Yalniz söyle bir sorun var: Schalke Sampiyonlar Liginde ceyrek finale cikmis, ligte de zirve yarisinda son haftaya kadar bulunmus teknik adami Slomka'yi kovmus bir takim... 

Hic yabana atilmayacak bir Avrupa performansi ve yine iyi giden bir lig sirasinda Rangnick'i kovmus bir kulüb... Yani Magath'in Wolfsburg'un ilk sezonundaki harcanan onca paraya ragmen alinan orta seviyedeki bir lig siralamasi basarisi normalde Schalkelileri tatmin eder ve ona bir sene daha sans verirler miydi; hic sanmiyorum... Rudi Assauer ve Andreas Müller'in korkunc transfer hatalarindan kaynakli ciddi bir maddi sikinti veyahut külfetinde altinda su anda Schalke...

O zamanlardan cok yüklü miktarda yillik ücretlerle uzun süreli sözlesmeler imzalanmis yiginla oyuncuyla Magath'in devam edip etmeyecegi süpheli... Bu da ekstra bir külfet demek.... Spox sitesi hemen bir "rüya Schalke" kadrosu hazirlamis... Iclerinde Lincoln'ünde de oldugu 6 yeni isimden olusmus bir "rüya onbir" Böylesi olasi mi; ilk sezonda hic sanmiyorum... Bu kadar büyük bir degisim icerisine girmeyeceklerdir... Basari ve esas dönüsüm birkac sezon sonrasinda kendini hissetirecektir... Pekii oraya kadar gidilirken alinacak olan olasi bir lig altinciligi vs. gibi durumlar karsisinda tolerans gösterir de süre tanir mi Magath'a Schalkeliler, bilmiyorum, simdiye kadar tanidigimiz Schalke yönetimi bize bunun aksini söylüyor ama belki Magath ile birlikte onlarda da degismeye basladilar....

Mittwoch, 6. Mai 2009

Chelsea-Barcelona:1-1


Hemen herkes, bir ManU-Barcelona finali istiyordu... Ve bu gercek oldu... Sayet bu mac Türkiye'de, bizim ligimizi ilgilendiren bir cercevede yapilmis olsaydi, hakemin beklenilen, istenilen sonucu saglamak icin önceden ayarlanmis birisi oldugunu cok rahat düsünebilirdik... 

Bu sonucla benim macla ilgili öngörülerim de tutmamis oldu, bir önceki postta. Ama oynanan oyuna baktigimizda, Chelsea'nin Barcelona'nin dillere destan mekanizmasini islemez hale getirdigini, cok iyi bir taktiksel disiplinle sahaya yayildigini, Messi, Xavi, Eto gibi bu sezonki Barcelona'nin göz kamastirici futbolunun en önemli tasiyicilari olan yildizlari sahadan sildigini gördük... Beraberinde bir hayli pozisyonlar da buldu, Chelsea... Karsilasmayi, skandal hakem kararlarinin tutsagi haline getirmekten kendi elleriyle kurtarabilirlerdi... Ama olmadi, Drogba gibi dünya futbolunun en önemli golcülerinden bir tanesinin cok önemli pozisyonlari harcadi... Cok tehlikeli olacak pozisyonlarda, son hamlelerin ve son paslarin hatali olmasi, sonucu etkileyen bir baska önemli noktaydi Chelsea adina... 

Buna karsilik Barcelona, kendilerinden beklenen futbolu sergileyemediler... Bu tabii Barcelona'nin formsuzlugundan degil, Chelsea'nin Barcelona'nin soluklandigi kanallari cok iyi tikamasindandi... Karsilarinda Real gibi, "civik" bir takim degil, "tas" gibi bir ekip vardi bu sefer... Futbol olarak Barcelona bekleneni veremediyse de, son dakikalarda buldugu golle pek cok futbolseverin rüyasini süsleyen finalin gerceklesmesini sagladi...

Manu karsisinda Chelsea karsisinda oldugu kadar zorlanacaklari ise hic sanmiyorum... 

Hiddink'e güveniyorum!


Tüm futbolseverler agzi acik Barcelona'yi izliyor... Oynadiklari futbol gercekten de parmak isirtici... 

Bugün oynanacak olan rövans macinda karsilasinda cok ciddi bir rakip var ama bu sefer... Hiddink'in Chelsea'si, hali hazirdaki takimlar icinde Barcelona'yi  durdurabilecek tek ekip... Ve bu takimla yarifinalde karsilasmak zorunda kalmak Barcelona adina sanssizlik... Bu derece popüler olduklari bir sezonda Sampiyonlar Ligi finali göremeyecek olmak saniyorum oldukca ironik...!

Dienstag, 5. Mai 2009

Deivid tartismalari...



Derbi sonrasi, oynan futbol kadar Emre ile Deivid'in saha icerisindeki cirkin görüntüsü de tartisildi. Medyanin konuyu ele alis tarzinda ciddi manada sikintilar oldugunu ve bunun üzerine yazmak gerektigini düsündüm...

Macin oynandigi aksam, Alti Pas programinda, medyamizin belki de en degerlilerinden biri olan Atilla Gökce bile söyle sasirtici laflar ediyordu: "Daha önce de Ugur ile olan bir tartismasi vardi Deivid'in, o tartismada da, Ugur'u oyun kenarina almisti, bu aksam da Emre'yi aldi, bana sanki bu konularda Aragones Deivid'i  koruyor ve bizim futbolcularimiza haksizlik ediyor gibi geliyor" dedi... 

Bu konuda benzeri seyleri pek cok Fenerbahceli de söylüyor... En azindan Emre-Deivid tartismasinda Aragones'in illaki oyundan alinacaksa ikisini birden almasi gerektigi sadece Emre'yi almakla ona haksizlik yaptigi söylemekteler...

Emre'nin disari alinmasi olayini Ugur'unkine baglar ve arkasindan o zamanda da Ugur'u Deivid ile tartistigi icin aldigini söylersek hocanin, ortaya gercekten de söyledigimiz gibi bir manzara cikar, cikabilir... Bir de bunun üzerine Emre'den hemen evvel Deivid'in Guiza ile de tartistigini hatirlar ve beraberinde zaten kendisi Alex ile de uzun süredir kavgaliymis dersek Deivid'in hakikaten sorunlu oldugunu ve Aragones'in de bu konuda ona ayricalik taniyarak digerlerine haksizlik ettigini düsünebiliriz... 

Olayin üzerine biraz daha egildigimizde karsimiza biraz daha farkli bir resim cikmakta oysaki...

Öncelikle olaylarin hepsinin icinde Deivid'in adinin olmasi, Deivid'in problemli bir isim oldugunu söylebilir ama söylemeye de bilir; yani bu her zaman Deivid'in hatali veya suclu taraf oldugu anlamina gelmez... O bakimdan problemleri birbirlerinden kopartarak tek tek ele almaliyiz... 

Ve böyle yaparak Ugur konusuna yeniden dönersek, olayin medyanin ve maalesef Atilla Gökce'nin iddia ettigi gibi olmadigini hatirlariz... O macta Ugur Boral Deivid ile olan tartismasindan dolayi oyundan alinmamis, o tartismadan bir hayli süre sonra oyun icindeki performansinin zayifligi nedeniyle oyundan alinmisti... Burda tabii, neden Ugur alindi, herkes kötü oynuyordu diye sorulabilir... Evet, herkes kötü oynuyordu ama iste topu topu üc tane degisiklik hakkiniz var... Bir de hangi oyuncu mevkisinda ne kadar alternatif sahibi... Buna göre Ugur cikarsa Vederson'u sokabilirsiniz. Ama Alex'in oynamadigi zamanlarda Deivid onun yerine merkeze geciyor ve Deivid merkezde oynadigi vakit alternatifsizlesiyor... Halbuki hatirlayalim, Deivid sag kanatta oynadigi zamanlarda dakika 60'a geldigi vakitlerde siklikla degistirilmistir... Ugur'un sonrasinda aldigi iki maclik kadro disi cezasi ise, kavgadan dolayi degil, oyundan ciktiktan sonra yedek kulübesindeki cirkin hareketler icindir...

Gelelim derbi macindaki oyundan alinma hadisesine... Itiraf etmeliyim ki benim Emre'ye karsi önyargilarim var. Bu yüzden aslinda biraz da, o tartisma aninda sogukkanliligimi yitirip tüm sucun Emre'de oldugunu düsündüm... Ama tabii bilmiyoruz, her ikisi de hatali olabilir, biri biraz daha fazla hatali olabilir artik neyse, her durumda ilkesel bir durus ile tartisan oyunculara müdahele etmesi teknik adamin beni mutlu etti ve bu yüzden mactan sonra yazdigim postta "muazzam bir karar" ifadesini kullandim(tabii muazzamliktan kastim, teknik adamin oynunu ne kadar etkileyecek olursa olsun böyle bir karari disiplin adina alabilmesi ve böyle cirkin bir görüntüye neden olan oyuncuyu cezalandirmasi idi, yoksa teknik adamlamda bu kararin Fenerbahce ortasahasini cok olumsuz yönde etkiledigini kalan dakikalarda gördük...)

Tabii burda hemen hakli olarak, 'iyi ama neden Emre, neden Deivid degil veya her ikisi birden?' sorulari sorulabilir...

Benim buna ilk cevabim söyle olurdu: Ben Aragones'in bu konuda vicdanina güveniyorum... Eger Emre'yi aldiysa bu muhtemelen onun objektif ve dürüstce baktigi penceresinden öyle göründügü icindir derdim... 

Ama mactan sonra yapilan aciklamar bu konuyu daha da netlestirdi... Cünkü Aragones sunu söylüyordu: "Emre ile devre arasinda konustuk daha ne kadar oynayabilecegi yönünde... Onbes dakika daha oynayabilirim dedi, o yüzden oyundan aldim" Tabii söylentiler ayni sekilde Emre'nin cikmak icin zaten kendisinin isaret verecegini ama bu degisikligin Emre'den bu isaret gelmeden yapildigini yönünde... O zaman resim iyice netlesiyor... Emre zaten oyundan alinacak 60. dk.'ya dogru... Sakatligi daha fazla oynamaya izin vermiyor... Bunun üzerine bir de sahadaki tartisma olunca Aragones, Emre'yi ortadaki gerginligin daha fazla takima ve ona zarar vermemesi icin daha önceden kararlastirilandan biraz daha evvel oyundan almaya karar vermis anlasilan... Yani anladigimiz bu kararin aslinda bir cezalandirma degil sadece mevcut tartismada taraflardan daha gergin görünenini ve zaten kisa bir süre sonra normal sartlar altinda oyundan cikacak olanini degistiriyor, hoca... Yani ortada ciddi bir haksizlik bana göre bütün bu olan bitenden sonra yok gibi...

Ama tabii bütün bunlardan bagimsiz bir hayli gergin ve birbirleriyle iliskilerinde sikintilar olan bir gurup oyuncuyla basbasa oldugumuzu görüyoruz yeniden... 

Montag, 4. Mai 2009

Rangnick-Hoop savasi!


Dieter Hoop, SAP, dünyaca ünlü software yazimlim firmasinin sahibi... Ve birkac sezondur Alman futbolunu etkileyen Hoffenheim mucizesinin finansörü....

Rangnick, ücüncü ligten bu yana Hoffenheim'in basindaki teknik adam... Hoffenheim'in bugünlere gelmesinde, teknik anlamda en büyük hisse sahibi...

Ama biliyoruz ki, ligin ilk yarisinda firtina gibi esen Hoffenheim, korkunc bir düsüs icerisinde simdi... Sadece sampiyonluk degil, kulübün kendi hedefi olan ilk bes de artik olanaksiz gibi... Bu düsüs takim icerisindeki olumlu havayi da zehirlemise benziyor...

Rangnick, gelecek sezon icin cok az yatirim yapildigi kanaatinde ve en az üc-dört oyuncunun, direk oynayabilecek oyuncunun alinmasi gerektigi kanaatinde... Kendi beklentilerinin karsilanmasi icin bunun zaruri oldugunu söylüyor...

Öbpr taraftan Hoop, krizin de etkisiyle midir nedir bilinmez, Sanogo ve Wellington'a cok para verildigini ve bunlarin yanlis transferler oldugunu söylüyor... Galiba parayi verme konusunda biraz daha dikkatli olmak niyetinde... Rangnick'in sözlerine yönelik, kendisinin baksi altina alinmak istendigini hissettigini ve buna izin vermeyecegini söylüyor...

Anlasilan o ki, ikili arasinda, hedef acisindan ciddi farkliliklar var... Bu durum halledilir mi, yoksa olasi bir yol ayrimi yakin mi henüz net degil... 

Tabii yol ayrimi söz konusu olacak olursa, Magath'i Schalke'ye kaptirmak üzere olan Wolfsburg icin Rangnick iyi bir isim olabilir..

Sonntag, 3. Mai 2009

Besiktas-Fenerbahce:1-2


Macin acik ara favorisiydi Besiktas... Kimse Fenerbahce'ye sans taniyormu... Radikal gazetesinin her derbi öncesi yaptigi ünlülerden tahminler kösesinde Besiktas'in galip gelecegini iddia edenlerin sayisi digerlerini en az ona katlamisti. Cok bilmis Demirkol, derbilerin sonucu belli olmaz ama diyen partneri Fuat Akdag'a gevrek gevrek, "bu sefer belli ama ya, sonucun ne olacagi acik" diyordu... Dogru mu uydurma mi; bilmiyorum, Yusuf, Ugur'a sizi besleriz dedigi iddia ediliyordu vs. vs. vs.

Anlasilan bütün bu dile getirilenler Fenerbahce'nin maca daha iyi motive olmasini saglamis... Fenerbahce'nin Galatasaray karsisindaki rezalet oyununu gördükten sonra "Bu takimdan utaniyorum" demistim. Cünkü ben her ne kadar, yönetim, Aragones, bu sezonki elde edilen basarisizlikta en büyük sorumlularsa da, Fenerbahce'nin mevcut kadrosunun orta koydugundan cok daha iyisini yapabilecegine inaniyorum... Simdi ayni mantikla bugünkü  mactan sonra Fenerbahcelileri kutlamak ve takimdan gurur duymak gerektigi söylenebilir, ama acikcasi bu da cok icimden gelmiyor... Yukarda yazdigim gibi, Aragones'in sistemine uymuyor olabilir bu takim, ama yine de istedikleri zaman bu sistem icerisinde de ise yarar performanslar sergileyebiliyorlar... Iste bunun örnegi bu aksamki mac... Kayserispor karsilasmasi... Ilk yarida elde edilen Galatasaray galibiyeti... Kupada oynanan hemen hemen bütün karsilasmalar... Belli ki oyuncular acik ve net sekilde oynamiyorlar, yeterince mücadele etmiyorlar... Bugün cok daha iyi bir yerde, ayni hoca ve sistemle olmak mümkünmüs...

Neyse maca dönersek... Fenerbahce genel itibariyle bakildiginda hak edilmis bir galibiyet aldi... Guiza, Semih cok iyi oynadilar... Guiza'nin faydali olabilmesi icin Fenerbahce'nin ilerde cift santrafor oynamasi gerektigi bir kez daha anlasilmis oldu... Fenerbahce Holosko'nun golüne kadar oyuna daha cok hakim olan tarafti... Bir ara topla oynama oraninin %61 e %39 Fenerbahce lehine oldugunu gördük... Sadece rakip oyunculari degil kendi oyuncularini da terörize eden Emre'nin oyundan alinmasi muazzam bir karardi, ama maalesef onun yerine giren Deniz, kendisinden beklenmeyecek derecede kötüydü... Belki o da Aragones'in -bence- ona karsi yaptigi bu forma haksizliklarina karsi artik dayanamiyordu... Golden sonra Besiktas'in hirslanmasi tabii ki beklenen bir durumda ama bu kadar cok Fenerbahce üzerine gelebilmesi önce Emre, arkasindan da Semih'in oyundan cikmasi ve onlarin yerlerine giren Deniz'in beklendiginden kötü olmasi Kazim'in ise zaten top saklama yeteneginin olmamasi ortasahanin tamamiyle Besiktas'a gecmesine yol actigi icin mümkün olabildi... Yani aslinda Aragones, konta atak oyuncularini oyuna sokarken bunlardan beklediklerini alamadigi gibi takimin top tutabilme yetenegine sahip birkac ismini de disariya aldigi icin son dakikalarda gelen bu yogun baskinin en büyük sorumlusu oldu... 

Fenerbahce'de dikkat cekilmesi gereken iki isim daha var. Ali Bilgin ve Gökhan. Onu stoperde görmek saniyorum cok büyük bir süprizdi ama oldukca iyi bir oyun ortaya koydugunu söylemek saniyorum cok abarti olmaz. Aragones mactan sonra, 'bekten daha faydali olabilecegini düsünüyorum stoperde, bek oynarken hücumdaki son toplari kullanmada her zaman hata yapiyordu' demis... Iste Aragones'i bu yüzden seviyorum ben... Her seferinde Gökhan Gönül'ün sagbekteki bu savrukluklarindan sikayet ederim ama kimseye anlatamazdim bunu. Ali Bilgin ise her gecen gün biraz daha üzerine koyarak ilerliyor sag bekte... Belki de bu durum Gökhan Gönül'ün o bölgede alternatifsiz olmasindan dolayi yaptigi zaman zaman sorumsuz hareketlerini de kontrol etmesini saglar... 

Besiktas ise, Fenerbahce nasil beklenenden iyiyse, beklenenin cok altinda kaldi... Ernst saniyorum geldiginden bu yanaki en kötü futbolunu oynadi... Bobo, Gökhan Gönül karsisinda boy avantajini dahi kullanamadi... Holosko'yu ayri bir kenara koymak lazim, attigi gol tek kelimeliyle muazzamdi... Sivok, anormal derecede sert bir oyuncu... Ki bu bahsettigimiz kontrolsüz bir sertliktir ve aslinda sadece rakip oyuncu icin degil kendi sagligi icin bile tehdit olusturuyor... Rüstü, bir türlü bikmadi su gol yiyecegini anladigi anda pozisyonu birakip ellerini kaldirip yan hakeme bakmaktan... Hali saha topcusu Yusuf, üzerine dogru düzgün baski uygulamayan Eskisehirli futbolcuya attigi calimla dillere destan olmustu, saglam bir savunma hattiyla karsilastiginda hicbir varlik gösteremeyecegini bir kez daha gördük... Delgado, ben ondan cok ümitliyim ama maalesef bu macta bekleneni veremedi Besiktaslilar adina... Denizli'den hoslanmam ama Yildirim Demirören'in üzüntülü halini gördügüm zaman Besiktas icin 'sampiyon olsunlar be' dedim kendi kendime...

The Crucible'de final: Higgins-Murphy


Dünya Sampiyonasi'nda finalin adi az evvel kondu. 

Daha evvel Ronnie O'Sullivan'i, kendi üstün performansiyla degil, Ronnie'nin ücüncü sinif snookeri sayesinde yenmeyi basardigi icin bir centilmen sporu olan Snookera hic yakismayan masa basi galibiyet böbürlenmeleri ve bögürmeleriyle igrenc bir insan oldugunu belli eden Mark Allen'e agzinin payini veren usta ve ayni zamanda beyefendilik abidesi Higgins'ti finale cikan ilk isim... Higgins biraz konsantre sorunu yasamasa cok daha erken bitirirdi sevimsiz yavrucak Mark Allen'in isini...

Ikinci isim de, bir hayli cekismeli gecen Murphy-Robertson karsilasmasinin galibi olan Murphy oldu... Murphy bu eslesmeden evvel Steven Hendry'i elemisti... Ondan evvel de Marco Fu'yu... Onlarda da aynen Robertson karsisinda oldugu gibi oldukca stabil ve üst düzey bir oyun ortaya koymustu... En büyük silahi stabilitettir kendisinin ve finalde de öyle olacak...

Rakibi Robertson ise, cok formsuz olan Steve Davis'i 10-2 gibi ezici bir skorla elemisti... Hadi Davis cok formsuzdu... Ama ondan sonra da Alister Carter -ki kendisi gecen sezonun finalisti ve bu sezonun da favorilerinden olarak gösteriliyordu- perisan etmisti... Bu sezonun The Crucible'deki en muhtesem maclarini cikartiyordu... Ve dünya siralamasinin ikinci sirasindaki Maguire'i masaya bile yaklastirmamisti... Yani Allen'in birinci siradaki O'Sullivan'i elemesi gibi birsey degil bu... Onda Allen cok hata yapiyor ve ücüncü sinif snokerci gibi oynayan O'Sullivan bunlardan faydalanamiyor üstüne ayni hatalari kendisi de yapiyordu... Robertson ise Maguire'i masaya bile yanastirmadi dogru düzgün... Iste bu delismen oyunu ile artik O'Sullivan degil sensin benim adamim demeye baslamistim ki, Murphy karsisinda zaman zaman evveli maclarini hatirlaran isler yapsa da genel anlamda bir hayli düsük bir pot oraniyla oynadi... 7 Frame üst üste kazanrak her seye ragmen ortak olmayi basardigi bu yari final karsilasmasinda yine bahsettigim düsük pot oraninin kurbani olarak son üc framei kaybederek 17-14 yenik ayrildi...

Simdi cok güzel bir final bekliyor bizleri... 

Benim favorim de gönlümün istedigi de Higgins'tir...

Samstag, 2. Mai 2009

El Clasico'ya dair tek güzellik: Irlanda birasi...

Normalde huyum degildir, yerimden kalkip Ispanya ligi izlemek icin bar aramak... Bu zahmete sadece Sampiyonlar Ligi icin katlanirim... Ingiltere Ligi zaten ilgi alanim disindadir...

Görüyorsunuz bir futbol blogu sahibi olarak ne kadar 'ilgiliyim' futbolun her rengine! Tabii burdaki etken sadece ilgisizlik degil... Türkiye'de NTVSpor, Kanal 24 gibi kanallar yabanci ligleri sifresiz yayinliyorlar... Futbolseverlerin cogunun zaten sahip oldugu Lig TV'nin yan kanaliyla Ingiltere de cok uzakta kalmiyor izleyicilere... Tabii is sadece maci izlemekle bitmiyor... Bir ülke futbolu hakkinda yorum yapabilmek icin, takimlar hakkinda konusabilmek icin, en azindan benim ölcülelerime göre o ligin mac anlarinin disinda kalan dönemlerinde de takimlarla ilgili olan biten hakkinda bilgi sahibi olmak lazim... Bu durum Türkiye'deki pek cok kanal sayesinde yine mümkün...

Benim yasadigim ülke ise bu konuda Türkiye'ye göre tam bir 'cöl'... Ispanya, Ilgiltere, Italya gibi ülkelerin futboluna egilebilmek icin kendi evine Premiere alman gerekiyor... Premiere denilen sey, bir adet Pay TV, yayinci kurulus; yani Lig TV'nin Almanya subesi... Böyle bir olaginiz yoksa da sokaklara dökülüp mac yayini da yapan barlarda solugu almaniz gerekiyor... Sigaranin insani nefes alamayacak hale getiren agir dumanina ve eve geldikten sonra insani kendisinden igrendiren elbiseye sinmis kokusuna katlanmak zorundasiniz... Tabii bir de sadece görüntüyü görebilmek ve icerdeki futbolla ilgilenmeyen kalabaligin görültüsü de cabasi... Bütün bunlarin karsiliginda sadece macin 90 dakikasini elde edebiliyorsunuz... Mac önünde, devre arasinda veya sonunda ne olup bittigini ögrenmeniz mümkün olmuyor haliyle...

Iste bütün bu nedenlerden ötürü Almanya'da yasamaya basladim baslayali ciddi bir kopus yasadim diger liglerden... Bugün biraz da can sikintisi beni El Clasico'yu izlemek icin bir bar yolu tutmaya itti... Solugu bir Irish Pub'ta aldim... Ben oraya gittigimde zaten skor 1-3 idi... Bir ara eski bir macin devre arsinda özeti mi acaba diye düsündüm... Hayir daha devre arasi da olmamisti... Sonra acaba mac Barcelona'da miydi diye aklimdan gecirdim... Yanimdaki "ehtiyar" Madrid'te oldugunu söyledi... Kücük bir sok halindeydim...

Hep duyardik Türkiye'deki Avrupa futbolunu da en az Türkiye Ligi kadar yakindan takip edenlerden; Madrid, Barcelona karsinda cok formsuz bu sezon diye ama bu derece büyük bir kalibre farki oldugunu hic düsünmemis, hic duymamistim...

Barcelona'nin dillere destan futbolu herkesce biliniyor da, Madrid, nasil bu kadar sefil olabiliyor aklim almiyor... Madrid'in iyi yönetilmedigini hep düsünmüsümdür evvelden beri... Belirli bir sistem oturtup, birkac yili asan bir süreyi kapsan bir sistem oturtma pesinde olmaktan ziyade piyasadaki en popüler futbolculari yükle miktarda paralarla transfer ederek kisa süreli basarilarin pesinde kosan bir takim olmustur... Bu plan zaman zaman tutar zaman zaman tutmaz... Belli ki bu sezon tutmamis... Ama bu kadar da rezalet olmaz ki... Real'in oynadigi futbolun bu berbat seviyesini Barcelona'nin büyük futboluyla aciklayamayiz...

Isirganlik ve mücadele adina hicbir sey görmedim Real adina maalesef... Raul'un Ispanya Milli Takiminda olmamasi meger ne hakli bir kararmis, Türkiye'de olsaydi bu mac sonunda isliklanmisti, eminim...

Real'in bu direncsizligi mactan zevk almami da engelledi... Bir mac cekismeliyse zevk verir bana... Böyle bir dengesizlik karsisinda zevk almak mümkün olmuyor maalesef... Ben de Guinness icip Barcelona taraftari güzel Ispanyol kizlarini izledim mac boyunca...

Freitag, 1. Mai 2009

Illüzyon


Bugünlerde Besiktas semalarinda günes daha bir baska isildiyor... Bunun temelinde elbette Besiktas'in ligin zirvesinde bulunmasi ve sampiyonlugun en büyük adayi olmasi yatiyor... Ne ki bu günesin isiltilari, gözleri bir hayli kamastirmis, ruhlari sarhos etmise benzer...

Bugünlerde ortaya dökülüp sacilan Mustafa Denizli güzellemelerinin, baska bir anlami olamaz yoksa... 

Besiktas, dedigim gibi, sampiyonlugun en güclü adayi... Muhtemelen de sampiyon. Bu elbette " basari". Öbür taraftan Besiktas sampiyon olsa dahi toplayacagi puan en fazla 70. Bu da lig tarihinin en düsük performansiyla sampiyon olan Zico'nun berbat Fenerbahcesinin "üstün" basarisinin egale edilmesi anlamina geliyor... 

Son yillarin en kötü sezonlarindan birini yasiyoruz... Fenerbahce ve Galatasaray yönetim hatalarinin kurbani olarak zaten zirve yarisindan uzaklar... Ankaraspor, Eskisehirspor, Kayserispor, Gaziantepspor, Genclerbirligi sahip olduklari potansiyeli ve kaliteyi lige maalesef tam manasiyla yansitamamislar... Bir tek son yillara nazaran daha bir kipirdanmis Trabzonspor vardi, onun da birde bire düsüse gecmesi yine saniyorum Besiktas'in sansi olarak degerlendirilmeli... Yani ligte isleri yolunda giden ve yapmasi gerekenleri geregince yapmaya özen gösteren nerdeyse sadece bir ekip var ve onlar da ilginctir su anda zaten Besiktas'in önündeler... 

Mustafa Denizli'nin geldigi zamanlarda kaybettigi puanlar aslinda normal sartlarda o Besiktas'in ligten havlu atmasina anlamina gelirdi... Ama bu yukarda saydigim etmenler dolayisiyla Besiktas lige tutundu... Ve tabii bunun sayesinde kopulmayan sampiyonluk yarisinin son düzlügünde bir Mustafa Denizli takimindan her zaman bekleyecegimiz skor odakli futbolla elde edilen seri galibiyetlerle ulasildi bu noktaya... 

Velsahil, Mustafa Denizli ile ilgili güzelleme yapmanin; bakin görüyor musunuz o geldi artik baskan da konusmuyor gibilerinden (sanki baskan cocuk, Denizli de onun agzina biber sürerek onu terbiye etmis bir yetiskin) normal bir zekanin gölüp gececegi abartili övgülerin; onun Türkiye'nin en büyük iki hocasi oldugunu iddia eden klise ve biktirici argümanlarin (nedense Türkiye futbolunun bu en büyük hocasi, Kocaelispor, Manisaspor, Aachen gibi siradan takimlara gittiginde herseyi eline yüzüne bulastirmakta); onu gülünc bir sekilde Einstein'a, bir futbolcunun agzindan alindigi iddia edilen bir demecle benzetmelerinin  kabul edilir hicbir tarafi yok... 

Tabii ki Denizli ile Besiktas yollarini ayirmayacaktir ve tabii ki elde edilecek olan bu sampiyonluk cok önemlidir... Ama bu Besiktas'ta lale devrinin geldiginin anlamina gelmez... Bana kalirsa Besiktas Denizli ile gelecek yil cok büyük sikintilar icerisinde olacaktir ve muhtemelen büyüklerin hocalari icerisinde yollanmasi gündeme gelecek ilk kisi halini alacaktir... Bunlarin farkina varilsa saniyorum fena olmaz... Yoksa bugün onu yere göge sigdiramayan medyanin yarin alay etmesini görerek akil saglimizi yitirme asamasina gelebiliriz... 

Bundesliga'da calkantiya neden olan bir söylenti: Magath, Schalke 04'e?!


Ben Klinsmann'in yerine getirilecek isim üzerinde birtakim spekülasyonlarin yapilmasini beklerken, bomba Stuttgart merkezli bir gazetenin yaydigi haberle, Schalke kanadindan geldi...

Bilindigi gibi yakin bir zaman evvel Schalke de hocasini göndermisti... Henüz onun yerine kimin gelecegi kesinlesmedi... Schalke'de yasanan bir diger degisiklik de, menejer Andreas Müller'in de gönderilmesi oldu... O koltuk da bos...

Yine bilingidi gibi Magath da Wolfsburg'ta sadece teknik direktör olarak degil, ayni zamanda menejer olarak görev yapmakta...

Yani aslinda bir hayli üstüste gelen bir durum var...

Konuyla ilgili taraflar cok fazla renk vermiyor...

Magath, daha cok sessiz kalmayi yeglerken, "bunlar bize zarar vermek icin yapilmis haberler" demekle yetiniyor...

Wolfsburg yöneticileri, bu habere cok ciddi tepki gösteriyorlar ve tam da sampiyonluk yolunda ilerlerken böyle bir haberin piyasaya sürülmesinin hic de iyi niyetle yapilmis bir haber olmadigini düsünmekteler... Dikkat cektikleri bir diger nokta ise, haberi yapan kaynak Stuttgart civarlarindan... Stuttgart'in da su anda sampiyonluk yolunda Wolfsburg'un en büyük rakiblerinden biri oldugunu düsünürsek, bu kaygi yersiz gözükmemekte...

Schalke kanadi ise, Magath'in ne kadar büyük bir hoca oldugunu söyleyip durmakta, daha ilerisi henüz seslendirilmedi...

Ortaya dökülüp sacilanlardan tam bir resim cikartmak mümkün degil ama, benim hislerim sanki bu isin hakikaten halledildigi ve Magath'in bir sampiyonlukla Wolfsburg'a veda edecegi yönünde...

Wolfsburg gibi rahat calisma imkani buldugu, yaptigi hatalari transferlerin göze cok batmadigi, kendisine uzun zaman verildigi ve süre tanindigi bir yerden, Schalke gibi teknik adam ve menejerlerinin üzerinde cok ciddi baski yapan, cok büyük beklentiler icinde olan ve bu yüzden iyi konumda bitirilmis bir lig performans veya Sampiyonlar Ligi performansiyla asla tatmin olmayan bir camiaya gecis onun icin ne kadar avantajli veya dezavantajli olur simdilik girmeyelim ve söylentilerin resmilesmesini bekleyelim...

Donnerstag, 30. April 2009

Gerets'in aciklamasinin zamani...


Bilindigi üzre Eric Gerets yaptigi aciklamayla gündeme bomba gibi düstü: "Marsilya'dan sene sonu ayriliyorum".

Tabii bu durum, bizim gazetelerimiz icin cok önemli bir malzeme olusturacaktir... Daha bugünden bütün gazetelerimiz Gerets'i Galatasaray'a, Fenerbahce'ye getirmekle mesguller...

Beni ise bu durumun olusturmasi muhtemel yeni bir birliktelik ilgilendirmekte. Henüz Alman tabloid basininda dahi ismi gecmiyor kendisinin ama, tam da Bayern'in hocasi Klinsmann'i gönderdigi, ve yerine getirdigi Heynckes'in gecici bir süre bu görevde kalacak olmasinin net bir sekilde aciklandigi bir dönemde Eric Gerets'in bu cikisinin bir manasi oldugu kanaatindeyim...

Her ne kadar Gerets'in Almanya deneyimi cok parlak degilse de sonrasinda yasadigi Marsilya basarisi ve öncesindeki PSV deneyimi saniyorum onu Bayern'in basina gecirilmesi icin yeterli olacaktir... Ayni zamanda Almanlar icin cok önemli olan' yabanci bir hoca ise bile Almanca bilsin' beklentisini karsiladigini düsünürsek ondan daha uygun bir isim su anda görünmemektedir Bayern icin...

Dienstag, 28. April 2009

Ersun Yanal ve Tranzonspor


Iki gün bilgsayardan uzak kalmak durumda oldum, futbol piyasasinda akil almaz derecede carpici gelismeler yasandi... Ersun Yanal ve Jürgen Klinsmann'in kovulmalarindan bahsediyorum... Bir sonraki postta, Klinsmann olayina döneriz, simdi Ersun Yanal'in kovulmasiyla ilgili konuya deginelim...

Yanal, son zamanlarda eski heycanimi yitirsem de, bu ligte kâle aldigim az sayidaki teknik adamdan birisidir... Belagatinin kötülügü, karnindan konusup durmasi, icine düstügü kriz anlarindan kendini cok iyi ifade edemesiyle vs. esasinda bir hayli olumsuzluklari beraberinde tasisa da, teknik adamlik acisindan bakildiginda, ayricalikli bir yere her daim konulmayi hakedenlerdendi...

Onun Trabzonspor deneyimi ise beni ümitlendirmisti... Cünkü Trabzonspor'u camia olarak sevmesem de, ligin kalitesinin artmasi, heycaninin yükselmesi acisindan varliklarini Türkcell Süper Ligi acisindan cok önemli buluyorum, o yüzden de güclü olmalarini hep temenni etmisimdir, dedigim gibi cok sevmedigim bir camia olmalarina ragmen...

Ersun Yanal'in performansinin tartisilmaz oldugunu iddia etmiyorum, aksine bir hayli sorgulanmasi gerektigi kanaatindeyim... Trabzonspor performansindan bahsediyorum... Sorgulanmak, tartisilmak, kritize edilmek ile kovulmak ayni seyleri ifade etmiyor ama... Medyaki haberlerde Ersun Yanal'in istifa ettiginden bahsediyor ama ben bilerek kovulmak fiilini kullaniyorum, cünkü ortada bir kisinin gönüllü olarak görevi birakmasi söz konusu degil... Istifaye zorlanilmis, birsekilde baska cikar yolu birakilmamis bir adamdan bahsediyoruz ki, bu da benim icin istifa degil, kovulmak dir...

Bulduklari her firsatta kendilerini övmekten, ne kadar delikanli olduklarindan bahsetmekten bikmayan Trabzonlularin, ayni zamanda silaha meraki bilinmektedir ve kendileri bu durumun konusulmasindan da bir hayli keyif alirlar... Ne ki, silah kullanmaya bu derece hevesli Trabzonlular, kullandiklari silahla hedef belirlemekte ayni oranda becerikli degiller, cünkü kendi ayaklarina sikma konusunda bunlar kadar mahir baska hicbir camia görmedim...

Bundan evvelki dört sezonda lig sonunda Trabzonspor'un aldigi puanlara bakalim...

1. 2007-2008: 49 Puan/ 6. Sira
2.2006-2007: 52 Puan/ 4. Sira
3.2005-2006: 52 Puan/ 4. Sira
4.2004-2005: 77 Puan/ 2. Sira

Bu sezon ise ligin bitmesine henüz 5 hafta varken 53 puan toplamislar ve lig ücüncüsü durumundalar... Yani geri kalan bes haftayi sakin kafayla calisma imkani buldugunu farzettigimiz olasi bir Ersun Yanal-Trazbzonspor beraberliginde lig sonuna kadar 11 puanin daha toplanip 64 puana ulasilarak, ligin en az ücüncü bitirilecegini öngörmemiz hic de hayalperestce olmaz... Bu da demektir ki, alasagi edilen kisi, son bes sezon icerisinde esasinda en iyi ikinci dereceyi elde eden kisi...

Ve Trabzonspor takimini düsündügümüzde bütün sezonu 13 oyuncu ile oynamak zorunda olduklarini görüyuruz... Yani ortada muazzam kaliteli ve ayni zamanda genis kadrosu olan bir takim yok... Hatta daha ileri giderek söylecek olursak, Kayserispor'un, Ankaraspor'un vs. kadrosundan cok daha üstün oldugunu rahatlikla ifade edemeyiz... Trabzon camiasi, harcanan milyon dolarlardan bahsediyorlar... Dogru... Ama bu sadece bu sezon olmadi ki, Trabzonspor, her dönem, üc büyüklerden sonra transfere en fazla para harcayan takim...

Ve siz düz bir mantikla, 'Sivasspor bu bütcesiyle ligin tepesinde dolasirken, biz onlardan üc kat fazla harcadigimiz halde onlarin altinda kaliyoruz o halde basarisisiz' diyorsaniz... Sunu da sormaniz lazim kendinize... 'Ama bizden üc kaf fazla para harcayarak lige giren Galatasaray ve Fenerbahce'De bizim altimizda... Besiktas ise kil payi ile bizden önde...'

Yani aslinda nerden bakarsaniz bakin kabul edilirligi bir hayli tartisilir bir hamleyi gerceklestirmis bulunuyor Trabzonspor... Ama bekleniyordu böyle bir hamle, o ayri... Zira mikro milliyetcilige cok düskün bu sehir, yillardir hep bizim evlatlarimiz klisesi pesinde kosup durmakla mesgul... Yanal'in en bastan beri onlar icin cok sevimli bir figür olmadigini, bu cami üzerinde karabasan gibi dolasan pekcok sayidaki 'Trabzonspor-bilge'sinden biri olan Serdar Bali'nin cümlelerinden okuyabilirsiniz... Ama ligin belli bir süresinde iyi giderken bu baltalar topragin altina gömülmüstü...

Sadece mevcut verilerden hareketle bu alinan kararin sacmaligini anlamak mümkün ama bir de pekii bundan sonrasi ne olacak diye sordugunuzda karsilastiginiz cevaplarla durumun vehametinin sanilandan daha büyük oldugunu görüyoruz... Kim gelebilir Trabzonspor'un basina... Bütün bu son yillarda olan biten sevimsizliklerden sonra kim gönlüyle kendisini atese atmak isteyecektir... Cünkü karsinizda düsünmekten aciz, herseyin en iyisini bekleyen ve hala 70'li yillardaki Trabzonspor efasenesinin rüyasini görmekle mesgul bir camia mevcut ve siz bu insanlarla muhatap olmak zorundasiniz... Yabanci bir hoca, yine olmayacaktir, cünkü gelecek olan bir yabanci hoca ile bundan daha iyi bir yerde olmak mümkün olmayacak bir sene icinde bu da yine, öfkeleriyle ünlü ve bu öfkelerinden hastalikli bir zevk alan bu sehrin insanlarinin o gelecek olan yabanci hocaya da sehri dar etmelerine yol acacaktir... Ve yine sehrimizin evladi edebiyati yapilmaya baslanacaktir...

Yani Trabzonspor hicbir zaman bir daha asla 'Trabzonspor' olamayacaktir...

Sonntag, 26. April 2009

Siradisi bir golcü: Claudio Pizarro


Gecen hafta, Sabah, Milliyet vs. gibi gazetelerde okumustum Pizarro'yu istedigini Fenerbahce'nin... Gectim... Ciddiye almadim... 

Ama bir blog yazari arkadasin yazdiklarini okuyunca üzerinde durmanin manasi olabilecegini düsündüm. Söz konusu yazida arkadasimiz, Perulu bir arkadasindan ülkesinde bu tür söylentilerin ciktigini söylemis.... Öyle olunca "olabilir ha" dedim kendi kendime... Sonra tabii su da mümkün: Belki onlar da Türkiye basinindan bu söylentilerin ciktigi kanisina vardilar... Neyse...

Pizarro, benim uzun yillardir, yani ta Bayernli yillarindan beri takip ettigim bir isimdir, ve oldukca siradisi, pekala muazzam sifatiyla tanimlanabilecek bir futbolcudur... Golcüdür... Biraz savruk, daginik görülebilir, öyledir de hakikaten, ama bazen akil almaz isler, olaganüstü goller atar... Sadece golde degil, ayni zamanda ikili oyunlariyla takimin bütün sistemi üzerinde harika denilecek düzeyde müsbet katilari vardir... 

Bu ismin Fenerbahce'ye transferi sayet hakiki manada söz konusu ise, bu Aziz Yildirim döneminin en büyük transferlerinden birisi olur... Bunda hic süphem yok... 

Ama bu ne kadar mümkündür, bilmiyorum... Kendisi Chelsea'nin oyuncusu... Bu sezon Bremen'de kiralik oynadi... Eger mümkün olsa saniyorum ilk Bremen almak isteyecektir onu, o da Bremen'i, hic kuskusuz... Ama Bremen, maddi anlamda Fenerbahce'nin üzerine cikamaz, o ayri... 

Neyse, kendisinin ülkesinde pek de temiz olmayan bir takim "para" islerinden dolayi savcilikla basinin dertte oldugunu ekleyerek kapatalim mevzuyu...

Ey Galatasarayli, dön ve sor kendine; "ne gecti eline?"


Daha önce söyledim, simdi yenilemekte sakinca görmüyorum: Gecen sezonki sampiyonluk, ligin bitmesine "bes kala" yapilan teknik adam operasyonu gibi korkunc bir seyin üzerini örtüyor, hatta örtmek ne kelime, belki de o degisiklik sayesinde sampiyon olduk inancina sokarak yanlisa yönlendirdigi icin tehlikeleri icerisinde barindiriyordu... 

Skibbe kovuldugunda bayram edenlerin, simdi sormasi lazim: "e ne gecti elimize...?" Veyahut, "Skibbe devam etseydi, yine alacagimiz en kötü pozisyon zaten burasi degil miydi?"

Sahip oldugumuz futbol mentalitesinin bu sorularla zihinleri kurcalalanmasina ve alinacak cevaplarla yüzlesme gayreti icinde olunmasina izin verecegini sanmiyorum... Yine de ben sorumu sorup cekiliyorum aradan...

Gelelim maca... 

Macin geneline bakarsak, Galatasaray'in cok da fena oynamadigini söyleyebiliriz... Konuk ekip Ankaraspor neredeyse pozisyon bulamadan beraberlikle ayrildi sahadan... "Bencilligi" artik iyice göze batan Mehmet Cakir'in kacirdigi pozisyon da gol olabilse, maglubiyetle ayrilabilirlerdi sahada... Bu da sahadaki oyun icin cok dramatik ve haksiz bir sonuc olurdu, nitekim...

Isin taktik analizine girmenin cok manasi yok, kanimca... Galatasaray, zaman zaman cok estetik görüntü ihtiva eden pas trafine sahit olduk... Bunlar neticesinde elde edilen pozisyonlarin sayisi da az degildi... Karsilarindaki takimin düzeyini de göz önünde bulundurdugumuzda, son haftalardaki Galatasaray'da bir kipirdanmanin oldugu söylenebilir... Kim bilir belki bunda hala sampiyonluga inaniyor olmanin da etkisi vardi...

Milli Takima kadar yükselmis "sol-bek" Hakan Balta'nin rakip yarisahaya neredeyse hic gecmemis olmasi cok ilginc degil mi? Öbür bek, Serkan Kurtulus'un durumu berikinden cok farkli degildi... 

Bülent Korkmaz, Lincoln sorununu asmis gibi gözüküyor ama, taze bir Baros sikintisinin yasanmasi saniyorum süpriz olmayacak... 

Gelelim lig durumuna... Ben Galatasaray icin ligin bittigini cok önceden iddia ediyordum... O bakimdan benim icin yeni bir durum yok... Ama sampiyonlugu hala elde edeceklerini söyleyen pek cok sayida Galatasarayli vardi, saniyorum bu mactan sonra onlarin da fikirlerinde yavas yavas degismeler olmustur... Galatasaray icin bugünden sonra elde edilebilecek en iyi yer, lig ücüncülügür... Ne önemi var denilebilir, bence var... Bu derece, Bülent Korkmaz-Galatasaray beraberligini sürdürmeye yardimci olabilir...

Manuel Neuer ve Sempati!

Kalecilerin agresifligi, önündeki savunma oyuncularina bagirip cagirmasi, garip hareketler, izleyicilere antipatik geleceginden emin oldugum gereksiz sinir patlamalari vs.  Bayern'in eski kalecisi Oliver Kahn'dan itibaren sanki matah bir seymiscesine özellikle de Alman futbol camiasinda yürürlüge sokulmus durumda... 

Özellikle yeni kusak kalecilerin Kahn abilerine benzeme cabasi gözlerden kacmiyor...Bu durum ilk olarakbir arkadasimin renkli tabiriyle "yavru Kahn" Tim Wiese'de kendini göstermisti...  Daha sonra, özellikle de Kahn'in cok degerli(!) "tipp"leriyle Michael Rensing, ona benzeme cabasi icerisine girdi... Ve bunun son örnegini dünkü Bayern-Schalke macinin acik bir sekilde gözler önüne serdigi gibi Manuel Neuer'da görüyoruz... Sadece macin son saniyesinde Hamit'in güzel sutunu cikartiktan sonra gidip korner diregini cikartmasi degildi Kahn taklitleri... Daha evvel, Sosa'nin kullandigi serbest vurusu karsisindaki Schalke barajindan bir oyuncuya, sut cekildiginde kafasini egdigi icin cikismasi da buna cok iyi bir örnek... Kendisinin takim arkadasina karsi yaptigi bu tuhaf sinir gösterisi, sadece siddet icerdigi icin rahatsiz edici degil, ayni zamanda bir hayli yapmaciklik ve yapay bir öfkeyi icerisinde ihtiva ettigi icin mide bulandirici da... 

Evet yapmaciklik... Her ne kadar bu tür agresiflik, her durumda en azindan benim icin rahatsiz ediciyse de, Kahn'in üzerine bu elbisenin bir hayli iyi oturdugunu biliyoruz... Kahn da zaman zaman bu isi teatrel bir hale sokmussa da, genel anlamiyla o "öfke hali" Kahn'in özünde, karakterinde tasidigi bir özellik.... Lakin, ne Rensing, ne Neuer icin bunlari söyleyebiliriz... Onlar özellikle öyle olma cabasi icerisindeler ve bu kalitesiz öfke gösterileri, kendilerinin berbat oyunculuk yetenekleriyle gözleri bir hayli rahatsiz edici bir hal almakta... Bu da bu isimlerin antipatiklesmesi konusunda oldukca cok sey ifade ediyor... 

Samstag, 25. April 2009

Sivasspor

Sivasspor ligin ezberini bozmaya devam ediyor... Ve bu sefer durum cok farkli... Sivasspor'un durumunu, bir zaman Kocaelispor'un, bir zaman Gaziantepspor'un, bir dönem Vestel Manisa'nin yaptigina benzetemeyiz... Birincisi iki senedir üst üste Sivasspor yarisin icinde... Ikincisi, diger bahsettigimiz takimlar sadece ligin tepesini bir süre karistilar ama sonra tutunamayip inise gectiler, Sivasspor ise buna karsin sezon sonuna kadar yarisin icinde olacagini gösteriyor bize her hafta...

Ben acikcasi, pespese alinan Fenerbahce mglubiyetleri ve beklenmedik sekilde berabere biten Ankaraspor karsilasmasi sonrasi Sivasspor'un direncinin kirilacagini ve daha fazla yukariya tutunamayacaklarini düsünüyordum... Lakin onlar, icerde ve disarda istikrarli bir sekilde kazanmaya devam ederek, saygi duyulmayi bir kez daha hak ettiler...

Bugünkü maca dönersek... Beklentim kisir gececek bir mac ve sonucta ortaya cikacak muhtemel bir beraberlikti... Macin basla düdügü ile birlikte, Sivasspor'un daha konsantre, daha istekli, daha isirgan taraf oldugunu gördük... Ikili mücadelere girislerindeki kararlilik ve sertlik bunun göstergesiydi... Bunun meyvesini cok cabuk gördüler zaten...

Karsilasmanin daha altinci dakikasinda atilan gol Sivasspor'un her seyi tam istedigi kivama soktu... Öyle ya kendilerinin en iyi yaptiklari sey, erken bir gol bularak, geriye yaslanmak, sert savunmayla rakibi yipratmak ve mümkünse baskin bir hücumla ikinciyi bulmak... Iste karsilasmanin hemen basinda gelen bu gol -üstelik bir hayli kombinasyonel ve sag-bekin cizgiye inerek iceri kestigi top ile geldigi icin bir hayli modern- oyunu Sivas'in damak tadina uygun bir hale soktu... Gerek bu golde gerekse de ücüncü golde cok büyük bir pozisyon hatasi yapan Serkan, bir hayli yüklü bir yillik gelir istedigi icin yeni sözlemesinde anlasilamayip Trabzonspor yolunu tutmustu...

Golden sonraki Sivasspor'un yaptigi fazla geriye yaslanis, kendileri icin olumsuz olacak diye düsünmekteydim ki, demin bahsettigim gibi ani, adeta kontra-futbol kitabindan alinan bir hücumla ikinci gole ulasti... Ikinci golü atan isimse, sol-bek Abdurrahman...

Bu sag-bek ve sol-bek kavramlarina özellikle vurgu yapiyorum cünkü, "modern" futbolun geregi, bu oyuncular oyun genelinde savunmadaki görevlerini aksatmamak sartiyla sürekli hücum bölgesinde cogalmalidirlar... Bizim ligimizin büyüklerinde ise bu durum bir hayli geri seviyede henüz... Ama Sivasspor bir büyük olmamasina ragmen, bu kaideye uyan/uymaya calisan bir ekip ve saniyorum Besiktas, Galatasaray, Fenerbahce gibi takimlarin ligin 29.Haftasinda hala önünde bulunmasi biraz da bundan kaynaklanmakta...

Karsilasmanin ikinci yarisi basladiginda, 60. Dakikaya kadar böyle gidebilirse Sivas, maci da alir derken ben kendi kendime, yine ani bir hücumla ücüncü golü de buldular... Ondan sonra mac zaten bitti... Biraz daha ciddi olabilseler, dördüncüyü bulabilmeleri cok muhtemeldi....

Sivasspor'un bu farkli galibiyeti esasinda sadece onlarin sampiyonluk mücadelesi icin önem tasimiyordu... Futbolseverlerin artik varligini ciddi bir sekilde hissetmeye basladiklari bir Sivasspor-Trabzonspor mücadelesi/cekismesi var... Iki sezon evvelki olayi Trabzonspor-Sivasspor mücadelesiyle baslayan ve Sivasspor'un ilerleyen dönemlerde ligin tepesinde dolastikca yayin haklarinda Trabzonspor'un önüne gecmek istemsi, daha dogrusu hicbir iddiasi olmayan Trabzonspor'un maclarinin canli veriyorsunuz ama lig ligin tepelerinde dolastigimiz halde bizimkini vermiyorsunuz serzenisleri, Trabzonspor camiasini bir hayli öfkelendirmekteydi... Iste bu cekisme mini bir Galatasaray-Fenerbahce rekabetinin olusmasina zemin hazirliyor yavas yavas...

Elbette hala Trabzonspor'un büyüklügüne erisemez Sivasspor, ama ilerleyen yillarda da bu basarilarini istikrarli bir sekilde sürdürürlerse, Trabzonspor-Sivasspor rekabeti ligimiz icin de hayirlara vesile olabilir...

Son sampiyon tükenirken...

Ronnie O'Sullivan'in dünkü session sonrasi hic tad vermedigini yazmistim, bugün bu gercek oldu.... Dün 9-7 önde bitirdigi session sonrasi bugün son sessionda karsi karsiya gelen bu ikisimden Mark Allen, Ronnie'yi agir bir yenilgiye ugratarak, karsilasmayi 13-11 kazandi... Böylece, son sampiyon daha ikinci turda turnuvadan elenirken, kendisinin, uzun süre sonra bu turnuvayi üstüste kazanan ikinci oyuncu olma hayallerini de suya düsürmüs oldu... 

Skorun 13-11 olmasi esasinda bahsettigim gibi cok agir bir yenilgi olmadigini gösterebilir bize ama oyun anlaminda bakarsak, Mark Allen degil de, daha güvenli ve daha az riziko ile oynayan bir oyuncu olsaydi bu kadar uzun süre de sürmezdi mücadele... Ronnie O'Sullivan'i bu kötü formla en düsük berbat oyuncular bile yenebilirdi zaten...

Diger karsilasmalarda, mesela Hendry, Junhui cekismeli bir mac sonunda gecti... Murphy, Fu'yu resmen masadan siliyor. Aktuel oyun sonucu 11-3... Yani Fu'nun fazla sansi yok...