Postun başlığını yeniden koymamın bırkaç nedeni var... Yeniden 'anaocağı'ndayım, bikrkaç günlük aradan sonra yeniden blogun başındayım vs. Bu listeyi daha da uzatabiliriz...
Öncelikle sevgili okur, hakikaten böyle 'borges' usulü kişisek postlar yazıp durmaktan çok hoşlanmıyorum... Çünkü ben burayı başlangıçtan bu yana bir günlük olarak değil, başta Fenerbahçe olmak üzere, futbol, sinema, medya ve kitaplarin üzere muhabbetlerin döndüğü dinamik bir blog olarak tasarladım... Bu büyük ölçüde sağlanabilmiş değil, bunun nedenleri ayrı ama şimdi tartışma konumuz dışında...
Bu açıklamayı yapma zorunda hissettim kendimi zira samimiyet önemli ve bir tarafta kişisel post girmekten hoşlanmıyorum deyip diğer taraftan ik post üstüste günlük yazar gibi post girmek tutarsızlığa işaret eder ve açıklamaya muhtaçtır...
Yeni mekana, iklime, çevreye alışmakla meşgulüm birkaç gündür... Tamam burası benim doğduğum ve büyüdüğüm ev... Aile benim aile ama 65, yıldır buraya sadece birkac haftalığına geri dönmek üzere gelirdim... O zaman işte 'senin yarı yaşındakiler evlendi sen ne zaman evlenecen, bu gidişle sana kimse gelmeyecek saçın sakalın da ağırmış' diyen ailemden tutun da komşu teyze ev amcalara kadar geniş spektrumdaki kalabalığın sinir bozuculuklarına tahammül edebiliyordum... Şimdi kaçış yok. Herne kadar bu birkaç günde bunu başarılı bır şekilde bertaraf edebildiysem de karşımdakiler çok güçlü ve yılmak nedir bilmiyorlar...
Tabii sadece bu değil... İflah olmaz bir AKP düşmanı olan çevremin sadece AKP düşmanlığından mütevellit bir ergenkon ve darbeci destekçiliğne varacak söylemleri ve yorumları dinleyip durmak zorunda kalıyorum... Izdırabımı tahayyül edebilirsiniz herhalde...
Neyse güzellikler de var... Önümüz bahar... 14 yaşımda lise okumak için ayrildiğim bizim bu ilçede o yaşımdan bu yana ilk defa bahari karşılayabileceğim... Bahçede yetişen çilekleri yıllar sonra ilk defa ömürleri tükenmeden görebileceğim... Ne zamandır bahçe sulamamıştım, yıllar sonra ilk defa bunun tadına varabileceğim...
Bol bol Orhan Kemal okuyabilirim yeniden... Radikal İKİ'yi ve Birikim dergisini de özlemiştim... Artık eylüle kadar bunlarla rahat rahat vakit geçirebileceğim...
Fenerbahçe'yi üstelik de basketbol subesini de içi,ne katarak bu sefer daha yından takip edebileceğim. Umarim blog da bu bağlamda daha renkli ve canlı olabılecek...
Tabiii bunun için su lanet olası Türkçe klavyeye alışmam lazım... Kendi bilgisayarımda 5-7 dakika içerisinde tamamlayabileceğim bu yazı için yarım saatten fazla bir zaman harcadım... Tam olarak kafamdakileri de yazabilmiş değilim...
Freitag, 5. März 2010
Dienstag, 2. März 2010
Eve dönüs

Bundan tam 6,5 sene önce terk etmemistim memleketi. O zamanlar zimba gibi enerji dolu akademisyen olma idealiyle yanip kavrulan bir ögrenciydim... Simdi ise bu hedefinden uzaklasmis, hala olmak isteyen ama bunu eskisi kadar önemsemeyen, eskisi kadar caliskan ve enerjik olmayan; ama buna mukabil daha bir "dervis" olmus bir insana dönüstüm...
Zamanimda zihnimi termodinamik problemleri mesgul eder, makine dinamigi üzerinde kafa yorardim... Almanya'da hayat denilen mefhumun daha sahici, gercekci ve yakici problemleri karsisinda olgun tavirlarlar alabilme sinavindan gectim... Yastigima basimi her koydugumda ertesi gün hangi sinavdan ne kadar iyi not alabilecegimden gayri problemlerim oldu hep, ve bunlar birebir hayatin kendisiyle ilintiliydi...
Master icin cikmistim ordan, yaptim onu ama, bu bana 6,5 seneye maloldu... Cünkü ben o arada okulu birakip baska baska pekcok is-gücle istirak ettim... Türkiye'deki yillarimda ne kadar üniversite kampüsü icerisinde steril bir dünya ile temas halinde idiysem burda o derece hakikive zaman zaman aci olabilen bir dünya ile temas halinde oldum... Bizim saglikliksiz egitim sistemimizin dikte ettigi 'hayat sadece ÖSS ve arkasindan gelecek olan üniversiteden mütesekkildir, sen bunlari yaptiginda anda basarmissindir yoksa bitmissindir' diskurunun ne derece sacma ve mantiksiz oldugunu gördüm...
Ben ordan ayrilirken hüzünle kapliydi vücudum, sevdiklerimi geride birakirken beni neyin beklemedigini bilmedigim bir denize kulac acmistim... Simdi yine hüzünle kapli bedenim; burda 6,5 senede ilmek ilmek bastan sona ördügüm hayatimi, anilarimi, dostluklarimi bir daha bulamamacasina birakiyorum... 17 metrakelik kücücük odami, kösedeki her sabah kahve icmeye gittigim cafe'yi, yürüdügüm sokaklari muhtemelen bir daha görmeyecegim...
Spinoza yakaladigi sinekleri örümcek agina atarak onlarin örümcegin kollarindan kurtulma adina yaptigi caresiz cirpinislari kahkaha atarak zevkle izlermis... Bunu gören dostu dehset icinde ne yaptigini sormus; cevabi o dervisin su sekilde:
"Hayatta iste böyle... Sonsuza ulasma adina verilen bitmek bilmeyen bir mücadeledir... ama kacinilmaz son bir yerde sizi gelip bulacaktir, cirpinis bosuna"
O kacinilmaz son bir yerde gelip seni beni hepimizi bulacak ve bir noktada tüm o hayat hic yasanmamissa geride kalacak... O sonsuz ulasma gayratiyle sonsuzca verilen cirpinis manasizlasacak. Iste o sokaklar, o cafe, o ev sanki beni hic barindirmamiscasina devam edecek burdaki hayatina...
Neyse, simdi yeni bir hayat bekliyor beni? Yeni mi hakkikaten? Gecikmeli de olsa zihnimde tasarladigim hedeflerime ulasmanin pesine yeniden düsebilecegim... Ama daha az bir hirsla... Daha varoluscu bir bakisla... Bölümdeki diger genc akademisyenlerin vermedigi makalede önce kimin ismi yazilacak kavgasini, kimin posterini nereye asilacak olacagi üzerinde dönen masasiz kiskancliklari müstehzi bir edayla ve bosvermislikle karsilayarak... Hayati daha genis kalp ve büyük sefkatle kucaklayarak...
Montag, 1. März 2010
Bir ihtimal daha var; o da gitmek mi dersin?

Esasinda bugünden itibaren biraz daha iyi bir araliktayiz... Son Istanbul B.B maglubiyetiyle birlikte aci, korktugumuz gercekle yüzlestik, karsi karsiya kaldik... Korkulanla karsi karsiya kalmak durumunda olmaktir esasinda bizleri geren, cileden cikartan... Ama o korkulanla karsiya karisya kalindiktan sonra belki o sok, o öfke, o üzüntü ve o kederle kaplanir beden ama bir süre sonra rahatlayacaktir... Cünkü ona haftalardir, belki aylardir korkulu anlar yasatan sey gelmistir artik... Daha ötesi yok...
Iste bu noktadan sonra tartismak artik daha sagliklidir...
Simdi birincisi su lig artik nasil nihayete erecektir? Fenerbahce'nin hala sampiyonluk sansi vardir ama bu saatten sonra ümitli olmak sadece Nietschze'nin dedigi gibi iskencenin süresini uzatacaktir... Fenerbahce takim halinde ne kadar silkinir ve ligin geri kalaninda, neresiyse orasi, en iyi yerde ligi bitirmeye calisirsa o kârdir... Esas dönüsüm icin ise yazi beklemek lazim. Lig sonunu...
Fenerbahce'nin yaklasik 12 yildir görevde olan bir baskani var. Bu baskan uzun zamandir, tüm yaptiklari ve yapamadiklariyla, kabul edilmesi gerek ki camiasi tarafindan cok sevilmemekte ve deslenmemekte...
Belki de esas dönüsüm Baskan'in görevi birakmasidir... Daha düne kadar Baskan'i genel hatlariyla desteklerken bugün bunu yaziyor olmam bir celiski degil midir ey okur?
Aciklayayim efendim:
Benim Fenerbahce'nin Baskaninin görevi devam edecek olmasi ihtimaliyle ilgili hicbir problemim yok hala... Ama su bir gercek ki Fenerbahce'nin sabirsiz ve kolay kolay mutlu olmayan camiasi benden mütesekkil degil. Filmi biraz daha geriye götürelim. Söyle sezon basina...
Galatasaray camiasinin sene basindaki istahi, hevesi ve takimlarina olan inanci Fenerbahcelilerde yoktu... Bunun nedenleri de saniyorum, benim her zaman iddia ettigim ve son günlerde aldigim tepkilerle anlasildigi kadariyla herkesin hemfikir olmadigi Galatasaray camiasinin Fenerbahce camiasidan daha cok takimina güvenen ve iyimser camia olmasinin yaninda, Fenerbahce camiasinin Aziz Yildirim'a karsi artik doymus olmasi, onlar icin cok eski ve tanidik bir yüz olan Daum'un hicbir heycan yaratmayisi ve en önemlisi de Aziz Bey'in sözü verdigi "öpen takim" metaforunun gerceklesmesi adina somut kadro revizyonuna gidilmemesidir...
Yani taraftarin illallah dedigi Selcuklar, Denizler (ben bu ismi seviyorum), Ali Bilginler, Ugurlar, Vedersonlar yer yerinde duruyordu cünkü sene basiyla birlikte... Santos ismi bir miktar heycanladirmis camiayi ama onun da etkisi cok kisa sürdü...
Sezona kafadan Galatasaray avantajla girmisti cünkü camianin destegi Fenerbahce'ye oranla daha fazlaydi... Daha dogrusu Fenerbahce'de isler bir miktar tökezlese takimin ve yönetimin üzerine ciddi manada negatif etki yaratacak taraftar enerjisi Galatasaray'da yoktu... Bunun ne kadar önemli oldugunu ise birkac hafta öncesinden görmeye basladik...
Cünkü son haftalarda iyi oynadigi halde sonuca gidemeyen takimin (bugünkü Istabul B.B macini haric tutuyorum) bu perisanliginin, yani o golleri atamama ve bu aptal golleri yeme perisanliginin üzerinde sanssizlik kadar o taraftar baskisi da vardi bence... Filmi basa saralim derken de isaret etmek istedigim buydu...
O halde simdi de ileri saralim... Bu taraftar desteksizligi ile Aziz Yildirim göreve devam da etse seneye bu tahammülsüzlük tehdidiyle cok daha fazla karsi karsiya kalacagiz... Ve yine takimin böyle bir düsüs dönemi oldugu sirada (ki her ligte her takimda bir sezon icerisinde bunlar mutlaka olur) o zaman takim üzerindeki bu baski isleri daha da cikilmaz hale getirecektir...
Burda bu son haftalarin kötü sonuclarindan sadece taraftari sorumlu tuttugum sonucu cikmasin... Esas eksiklikleri son zamanlarda yazdigim postlarda söyledim zaten, en azindan kendi acimdan eksiklik olarak gördügüm seyleri; yani iste kadro faktörü, bunu kurarken uygulanan aklin yanlisligi, sanssizlik filan...
Burdaki taraftar vurgusu ise daha cok bu dönemlerde islerin daha da kötüye gitmemesi/ gitmesi veyahut bir diger ifadeyle bu krizden daha cabuk cikilmasi anlaminda islerlik kazanir ki Aziz Yildirim ile devam edildigi müddetce bu hep aleyhimize olacaktir, cünkü net bir sey ki bu camia bu baskani istemiyor artik...
Iste AZiz Yildirim'in gitmesi gerektigini birden bire düsünmeye baslamam bundan...
Pekii gerceklik de böyle mi olacak? Biz Yildirim'in gitmesinin iyi olabilecegini söylüyoruz ama biliyoruz ki bu isler bizim isteklerimize olmuyor...
Benim bu camiadan edindigim tecrübe sunu söylemekte, Aziz Bey, belki yine bir gidiyorum filan numarasi cekecektir ama niyahette yine gelip oturacaktir o koltuga...?
Iste o andan itibaren isler nasil sekil alir acikcasi hicbir fikrim yok... Cünkü teknik adami gönderse kim gelecek? Kendileri cünkü son zamanlarda bizlere hic "iste bu hoca" dedirtemiyor... Diyelim getirdi...
Gecen sezon ki o berbat sezonun arkasindan dahi Carloslu, Deividli, Alexli takimi bozmamis bozamamis baskanin bir de bunlarin üzerine Cristian ve Santos gibi iki vasati eklemesi sonrasinda, Yildirim kalsa bile cok büyük bir kadro revizyonuna girer diyebiliyor muyuz; Ben bu sezonki manzaradan itibaren bunu diyemiyorum artik...
Hatta belki dikkatli okurlar hatirlar bu blogta, ligin basladiginda bu takimin Aragones takimindan farki nedir veya ne kadar diye sürekli sordum...? Sebebi iste bu kadroydu...
Yine de her seye ragmen sunu söyleyebiliriz: Bu takim bu hallere düsecek takim da degildi... Esasinda bütünüyle AZiz Yildirim bu hallere düsecek baskan degildi... Bazi bloglarda okudum, uyuma baskan Galatasaray senin dömeninde 7. sampiyonluguna gidiyor deniyordu...
Simdi sapkamizi önümüze alip düsünelim... 2005-2006 sezonunda kazanilan Galatasaray sampiyonlugundan Yildirim ne kadar suclanabilir ki? Ya da 2007-2008 sezondaki Zico'nun o Avrupa'da firtina gibi esen takiminin sampiyon olamayip da o sezon Galatasaray'in sampiyon olmasindan, Yildirim ne kadar suclanabilir?
Ya da ilk göreve geldigindeki firtina Galatasaray dönemleri... Unutmamak lazim ki Galatasaray o dönemlere ondan yillar önce temellini attigi yapisal dönsümlerle ulasti... Aziz Yildirim öncesi Fenerbahce ise kulübü kendi cikarlari icin kullanan Baskanlarin ve baskanlar üzerinde gerisinde sahip olduklari oy gücüyle nüfuz sahibi olmak isteyen grup baskanlarinin cekistigi bir ciftlikti... O yapisal dönüsüm hamlelerini atmak, atmaya calismak ise, eksik gedik, ancak Yildirim döneminde oldu... Yildirim geldiginde biraz da bu kendisinden önceki cürümüslügün dezavantajlarini yasadi...
Tabii bunlardan öte bir de su gercek var. Futbol icerisinde sadece sizin degerlerinizin ve girdilerinizin islem görüp sonuca ulastigi basit bir oyun degil... Baskalarinin da parametleri bu isin icinde rol oynuyor... Yani siz de bir seyleri dogru diye yapiyorsunuz ama rakibiniz de kendisine göre yine ayni sekilde kendi dogrularini yapmak icin ugrasiyor... Bunun yaninda pekcok cevresel etken var... Hakem, sanssizlik, sakatlik, hava sartlari filan falan... Yani birgün geliyor ve sizin dogru dediginiz hicbir sey gecerli olmayabiliyor, buna mukabil rakibininiz dogrulari daha iyi sonuclar verebiliyor...
Bu da olabilir, burda da yapacak cok fazla birsey yok aslinda... Kabullenmekten baska... Cünkü, son haftalardaki bütün bu sanssiz maglubiyetler (ki kim ne derse desin ben dünkü Istanbul B.B. karsilasmasina kadar oynanan, Diyarbakir, Manisaspor ve Bursaspor karsilasmalarinda bu takimin puan kayiprlarini asla haketmedigini düsünüyorum) olmasa da sonuc takimin lehine olsaydi simdi cok baksa seyler konusuyor olurduk... Bu takim, bu Baskan ve bu teknik direktörle...
Sonntag, 28. Februar 2010
Volkan Demirel

Volkan A Milli Takimin 1. kalecisi... Bu da haliyle, ondan iyi kaleci mi olur, adam Türkiye'nin en iyi kalecisi iste düsünecesine variyor... Servet ile Gökhan Zan da ayni takimin stoperi, o halde onlari da tartismayalim...
Yani suna varmaya calisiyorum; bence bu takimin birinci kalecisi olamaz Volkan. Zaman zaman yaptigi kurtarislarla sonuca etki ettigini biliyoruz. Ama zaman zaman da yaptigi cok büyük hatalarla yine sonuca etki ettigini biliyoruz; bu sefer negatif anlamda... Yurt icinden belki Volkan'i kulübeye mahkum edecek kalibrede kaleci bulamayacagiz, ama yabanci transfer haklarindan birisi mutlaka burda degerlendirilebilir... Volkan'dan cok daha iyi, ama ülkesinin milli takim kalecisi olmayan pekcok kaleci dünyada bulmak mümkün. Bu da Volkan'in sirft milli takimin birinci kalecisi olmasindan hareketle tartisilmamasi gerektigi düsüncesini zayiflatir saniyorum...
Örnegin Bundesliga'nin düsmemeye oynayan takimlarindan birisi olan Mainz'in kalecisi Müller, birakin ilk ücü muhtemelen Almanlarin 5. siradaki kalecisi bile olmayacaktir. Ama Fenerbahce formasi altinda olsa Volkan'dan kat be kat üstün bir kaleci oldugunu görebilecegiz...
Bilica, Cristian ve Guiza'nin arkasindan Volkan ismini de tartismaya acmam, biraz da Fenerbahce'nin kalesinden forvet ucuna kadar bir zincir halindeki hattinin aslinda ne kadar cürük oldugunu göstermek adina...
Volkan Babacan ismi icin ise, Daum'un yillar evvel Volkan Demirel icin söylediklerini düsünüyorum: "Onu kalede görünce dehsete kapiliyorum."
Cöküse dogru sürüklenirken/ Istanbul B.B-Fenerbahce: 2-1
Son haftalardaki görece iyi futbol, takimin son yillardaki mücadele ortalamasinin üzerinde bir mücadele ama bir türlü sonuca gidememe, bilakis cok talihsiz gollerle sürekli hüsrana ugramanin neticeisinde bu hafta artik o azmin ve mücadelenin de kirilacagini ve daha geriye gitmis bir takim görecegimizi tahmin ediyordum...
Bunda pek yanilmadim saniyorum. Isler islemez hale gelince bir anda kadro ne kadar süklüm püklüm görülmekte degil mi gözümüze? Halbuki bu süklüm püklümlük, Deniz ve Selcuk'tan degil bence... Takim son haftalarda yasadigin talihsizliklerin soktugu depresyonun icerisinde... Bu haliyle de bu takim galip gelebilir ama kader aglarini zaten haftalar öncesinden örmüstü...
Geriye baktigimizda manzara cok icacici degil lakin hani önümüze baktigimizda isik görüyor muyuz iste o da maalesef benim icin tartismali... Bu mesele bu sezon sampiyon olup olmama meselesi degil... Ondan baska bir sey benim rahatsizligim. Sampiyon olmamaya zaten cok fazla itirazim yok; önemli olan yapisal hamleler yaparak saglam temeller üzerine oturan sistemli bir takim kurabilmek...
Bu konuda ise Fenerbahce yönetiminin iyi niyetinden eminim ama becerisinden süpheliyim... Bir seyi dogru yaparken baska pekcok seyi yanlis yapabilmekte... Su Fenerbahce kadrosunu inceliyoruz iste son postlarda... Buna devam da edecegiz, bu kadroda, Alex'i cikarttigimiz zaman bir de birazcik Emre'yi; olmadigi anda takimin cok büyük bir güc kaybina ugradigini söyliyebiliyor muyuz?
Sorun iste bu kadroyu kuran futbol aklinda... Aykut Kocaman-Daum hamlesi bence iyi bir hamleydi, ama buna mukabil, Cristian-Santos ile nihayete erdirilmis, transfer stratejisi o derece yanlis...
Beni ümitsizlige iten ise bu yanlislari görüp onlari düzeltmek yerine, dogru yaptigi seyleri bozmasi... Yani Daum'u ve Aykut'u gönderip, kadroyu ayni akilla devam ettirmek, beni korkutan bu...
Bunda pek yanilmadim saniyorum. Isler islemez hale gelince bir anda kadro ne kadar süklüm püklüm görülmekte degil mi gözümüze? Halbuki bu süklüm püklümlük, Deniz ve Selcuk'tan degil bence... Takim son haftalarda yasadigin talihsizliklerin soktugu depresyonun icerisinde... Bu haliyle de bu takim galip gelebilir ama kader aglarini zaten haftalar öncesinden örmüstü...
Geriye baktigimizda manzara cok icacici degil lakin hani önümüze baktigimizda isik görüyor muyuz iste o da maalesef benim icin tartismali... Bu mesele bu sezon sampiyon olup olmama meselesi degil... Ondan baska bir sey benim rahatsizligim. Sampiyon olmamaya zaten cok fazla itirazim yok; önemli olan yapisal hamleler yaparak saglam temeller üzerine oturan sistemli bir takim kurabilmek...
Bu konuda ise Fenerbahce yönetiminin iyi niyetinden eminim ama becerisinden süpheliyim... Bir seyi dogru yaparken baska pekcok seyi yanlis yapabilmekte... Su Fenerbahce kadrosunu inceliyoruz iste son postlarda... Buna devam da edecegiz, bu kadroda, Alex'i cikarttigimiz zaman bir de birazcik Emre'yi; olmadigi anda takimin cok büyük bir güc kaybina ugradigini söyliyebiliyor muyuz?
Sorun iste bu kadroyu kuran futbol aklinda... Aykut Kocaman-Daum hamlesi bence iyi bir hamleydi, ama buna mukabil, Cristian-Santos ile nihayete erdirilmis, transfer stratejisi o derece yanlis...
Beni ümitsizlige iten ise bu yanlislari görüp onlari düzeltmek yerine, dogru yaptigi seyleri bozmasi... Yani Daum'u ve Aykut'u gönderip, kadroyu ayni akilla devam ettirmek, beni korkutan bu...
Samstag, 27. Februar 2010
Iki camia arasindaki fark

1. Aziz Yildirim Aykut Kocaman'i sportif direktörlük görevine getirir.
Ortalama bir Fenerbahce taraftarinin buna reaksiyonu:
Aziz Yildirim camia icin sembol olmus bir ismi getirerek, taraftarlarin gözünü boyamaya calisiyor.
2. Adnan Polat, Tugay Kerimoglu'nu altyapinin basina getirilir.
Ortala bir Galatasaraylinin buna tepkisi:
Büyük Baskan, Tuhay gibi cok büyük bir kazirmayi, altyapinin basina getirerek cok büyük bir ise imza atmistir, aynen Barcelona'nin Guardiola ile yaptigi gibi...Iste tam da bu yüzden Fenerbahce'de kurumsallik bir türlü yerli yerine oturmaz ve yapisal olarak hep bir takim eksikliklerle bogusulurken, Galatasaray her zaman Fenerbahce'nin önünde olagelmistir.
Türk futbolunda devrime yol acan Derwall, Feldkamp ve zirve olarak 1. Terim dönemi tesadüfi olarak Galatasaray'in olmamistir...
Bizde ise, Hiddink getirilir, ama ona uygun sistem ve kadro kurulma zahmetine girilmez, cünkü Hiddink cok önemli bir hocadir ve elinde sihirli degnek vardir, gerisinin önemi yoktur, basari mutlaka gelir onunla; ama olmaz ve 10 ay icerisinde gönderilir...
Löw gibi bugün bile tadi damagimizda kalan bir futbol oyununu takima yerlestirebilmis isim getirilir ama sampiyon olamadigi icin gönderilir. Onu sampiyon olamadi diye gönderdigi icin sadece Aziz Yildirim sorumlu tutulabilir mi bundan; o da neticede bu camiadan cikmistir, camiasi neyse o da odur... Kaldi ki bu caminin o zaman kacan sampiyonluga tahammülü olacagini bilse belki de göndermeyecektir. Aragones gelir, aynen Hiddink döneminde oldugu gibi eksik yapilir hamle...
Ve simdi Aykut Kocaman sportif direktörlüge getirilmistir, ayni bakis acisi devam etmektedir: Aykut gözboyamak icin ordadir, öyle olmasaydi, daha cok sesi cikar, gerekise tesisleri basar Daum'a ve oyunculara gözdagi verirdi... Temelden bu bakisa sahip olanlar, o sampiyonluk gelmezse Aykut'un kellesini de istemez mi sizce? Emin olun ister...
Sportif Direktörlük henüz daha cok yeni bir kurum. Kültürü simdiye kadar bu kadar fakrli olan bir camiada bu yapinin yerlesmesi zaman alir, bu zaman da en az 2 sezondur denmedigi ve daha bastan bu hamle Yildirim'in göz boyamasi olarak görüldügü icin sonuc hüsran olmaya mahkumdur...
Unutmamak lazim ki, Adnan Polat, en azindan benim gördügüm, en popülist ve en 'Fenerbahce kültürlü' baskani... Benim tek tesellim de bu... Fenerbahce bu kurumsallik hamlelerinde basariya ulasir ve o sirada Galatasaray baskani olarak Adnan Polat devam ederse göreve iste o zaman Fenerbahce, Galatasaray'in bir adim önüne gecebilecektir.
Daniel Guiza

Daha önceki iki postta da oldugu gibi Fenerbahce'nin kadrosu üzerine konusmaya devam ediyoruz... Bu postun konusu da Daniel Guiza.
Daniel Guiza su anda takimin en cok tartisilan ismi; ve bu negatif anlamda... Hani birileri onu elestirirken, baskalari da savunuyor degil. Burdaki savunanlardan kastim, son zamanlarda gidip de ona baklava yedirenler degil; o sadece tribünde gösterilen tepki karsisinda bir durustu... Savunmak anlaminda benim kastettigim ise, onun oyunculugunu begenen ve Fenerbahce'ye faydali olmaya devam edecegine inanan...
Bazi kemiklesmis durumlar, kroniklesmis yapilar degisimde güclük cikartirlar her zaman. O baglamda Fenerbahce'nin Alex eksenli futbol anlayisini degistirmek cok sancili olacagi icin bir türlü gerceklesmemektedir. Bunu denemeye calisan Aragones'in elinde kafasindakine uygun bir kadro yapisi olmadigi icin büyük bir felaketle karsi karsiya kalinmistir. Bir sonraki sezonda da ona tahammül edilmedigi icin o degisim gelmemistir elbette. Daum'un ise böyle radikal hamleler yapacagina zaten inanmiyoruz.
Iste bu yüzdendir ki, Guiza seneye bu takimda kalmamalidir. Cünkü bu formatla Fenerbahce bugünkünden yukariya ancak Zico dönemi takimi kadar olarak cikar; o haliyle de Guiza gibi oyuncularin performanslari her zaman soru isareti olacaktir...
Cok büyük bir futbol analisti degilim, ama benim gördügüm kadariyla Guiza gibi oyuncularin basarili olabilmesi ancak cift forvetli hatlarda mümkündür... Guiza'nin partneri ise daha cok nokta santrafor denilen golcü tiplerinden olmalidir... Ve Fenerbahce topu rakip yarisahada oynamalidir. Son haftalarda bunu yapiyor Fenerbahce. Ama gerek topu kanatlara ve sifira indiremeyisi, gerekse de Alex'in hem formsuzlugu hem de statik oyunu nedeniyle rakibini "yaramiyor".
Yani diyecegim odur ki, Guiza su anda Fenerbahce'de gördügü muameleyi hakedecek derecede kötü bir isim asla degil. Ama gercekler onun takimda kalamayacagini söylemekte. Alex bu takimda oldugu müddetce oynar, o oynadigi müddetce de forvetteki iki isimden biri o olur. Onun partnerinin da ona göre dizayn edilmesi lazimdir o halde... O özellikleri tasiyan isim Guiza degildir; maalesef...
Bunun icin uygun bir isim, hem savunmanin arkasina kosu yapabilecek hizli bir oyuncu hem de rakiple top arasina girip top saklayabilecek bir oyuncu olmalidir; son vuruslardaki basarisizliklari disinda aslinda Kazim tarzi bir oyuncu bu is icin uygundu denilebilir. Onun da hava topu hakimiyeti tartismali... Ama bütün bunlari bünyesinde toplayan, herbirinde üstü düzey olmasi gerekmiyor, bir golcü örnegin Fransa liginde mutlaka bulunur... Bunlar tabii birer görüs, bana ait bir okuma... Yaniliyor da olabilirim ey talip ama benim gördügüm bu sekilde...
Fabio Bilica
.jpg)
Simdi bakmaya üseniyorum... Link vermek icin. Ama biliyorum ki gecen sezon oynanirken, Bilica'nin transfer edilmesi gerektigini yazmistim. Bu istegim gercek de oldu. Transfer edildikten sonra gördügüm kadariyle taraftarin büyük cogunlugu ondan sikayetciydi. Begenmiyorlardi filan.
Ben ise aksine ona güvendigimi ve bu sezon hatta Fenerbahce'nin en faydali transferi olacagini iddia ettim. Ne akla hizmet bunlari söylemisim, bunlari söylerken ben bu ismi ne kadar taniyor musum; simdi gercekten ciddi ciddi soruyorum kendime...
Son derece riskli oynuyor; bu risk gayet rahat bir sekilde topa sahip oldugu anda o topu cikartirken de sözkonusu oluyor, topal birlikte kaleye dogru hareketlenmis rakiplerine dogru yaptigi hamlerlerde de... Bu ikinci kisimda bahsettigim son derece kontrolsüz hamleleriyle takimin karsi karsiya kaldigi, penalti, serbest vurus vs. sayisi azimsanamayacak düzeyde...
Her seye ragmen yedek olarak takimda tutmak mümkün, seneye statü degisecek mi bilmiyorum, ama 6+2 yabanci oyuncu kurali devam edecekse, Bilica'nin her seye ragmen satilmaktansa yedekte tutulmasinda fayda var... Ama daha iyi bir planlama varsa elde cikartila da bilir... Ama her halukarda takimin göbekte oynayan esas oyuncusu olamaz... Bu kesin...
Freitag, 26. Februar 2010
Cristian Baroni

Dünkü macla direk ilgilisi yok ama o macin isiginda ve Mehmet Demirkol'un zihnimde soru isaretlerine yol acan dünkü Spor Servisi'inde söyledigi sözler dogrultusunda Fenerbahce kadrosu üzerinde düsünmeye basladim... Sirasiyla bu isimler hakkinda yazacagim.
Ilk isim de Baroni.
Ben o mevkinin iki kisiyle kapatilmasindan hostunum. Zihnimdeki futbol matematigi bunu söylüyor. Fenerbahce'de de o bölgenin iki isim tarafindan domine ediliyor olmasine bu yüzden itirazim yok hicbir sekilde...
Bu isimlerden Emre olanina ise sonsuz derecede güvenim ve saygim var, futbol anlaminda... Su sartlarda Fenerbahce ondan daha iyisini bulamazdi... Benim futbol anlayisimda bu bölgedeki oyunculardan bir tanesi ileriye dogru cikarken digerinin sürekli bölgesinde beklemesi yoktur... Dönüsümlü olarak her ikisi de ileriye cikabilmeli, takimin hücum gücüne katki saglamalidir... Bu noktada Fenerbahce süregiden taktiksel anlayis benim tercihlerime uymamakta. Cünkü Baroni takimin hücum gücüne neredeyse hic katki saglamiyor... Bunun onun bir sucu olmadigi, hocanin bu sekilde istedigini söyleyenler var... Muhtemelen hakilar... Ama derdim o degil, hocanin o anlayisina katilmamakla birlikte, aksi durumda da Baroni'nin takimin hücum gücüne katki saglayacak meziyette olduguna inanmiyorum; onunla ilgili sorun da tam burada zaten...
Baroni;
örnegin bir Emre gibi, rakip cezasahasi disindan etkili sutlar atabilecek, gol pozisyonlarina girebilecek ve etkili toplar atarak ileri uclardaki oyunculari pozisyonlara sokabilecek bir isim midir?
Ballack gibi tam sahada rakiplerine pres uygulayarak rakiplerini bozabilen ve onlarla gögüs gögüse, omuz omuza mücadele edebilecek birisi midir?
Rakipler göbekten gelmeye calistiklarinda, onlari Kemalettin gibi söyle bir hirpalayip sarsabiliyor mu?
Duran ve yan toplarda rakip cezasahasi icerisinde tehlike olusturabilmekte mi?
Ya da rakip kanatlara inmisse, Marco gibi, beklerin veya aciklarin destegine yetisebiliyor mu?
Baski altina kaldiginda top saklayabilmekte ve faul alabilmekte midir; yoksa sürekli hatali paslarla savunmada ciddi manada tehlikelerin olusmasina mi yolacar?
Kendisiyle ilgili söylebilecek tek sey, stoperlerin arasina girdigi ve yeri geldiginde ücücü bir stoper gibi oynadigi... Ama bunu Selcuk da yapabiliyor... Hatta su soruyu soralim, zihnimizdeki daha da berraklastirabilmek adina: Cristian oynamadigi zaman kacimiz, yahu cok büyük eksikligini yasayacagiz simdi bunun, demekte... Hatirlanirsa takimin yildilari, Appiah, Tuncay, Alex, PVH, Nobre vs. oldugu halde Marco'nun sözkonusu olabilecek eksikligi her zaman cok ciddi manada endise yaratirdi insanlarda... Ayni endiseleri biz Cristian icin tasiyor muyuz?
Tabii ki hayir...
O halde seven arkadaslari bilemem ama, ben sampiyon olunsa da olunmasa da bu sezon takimdan gönderilmesi gerekenler listesinin basina onu yazacagim, sayet aksi olursa da ben bu yönetim ve teknik ekiple ilgili artik ciddi manada süpheye düsecegim...
Süpriz yok; Fenerbahce-Lille: 1-1

Ilk mac arkasindan hic ümidim yoktuysa da, bu maca cikasiya kadar yasananlar ve ortaya cikan müsküliyet takima ekstra bir motivasyon saglayacak ve aslinda hic rasyonel temeli olmayan bir sekilde sahada olaganüstü seyler olacak diye düsünmeye, hissetmeye baslamistim...
Karsilasmanin ilk yarisi nasil bilmiyorum; ama ikinci yarisinda izledigim takimda bu bahsettigim irrasyonel rüyanin izleri yoktu... Skor aksini söylese de, bence ilkyaridaki takimda da yoktu... Ne kadar motive olurlarsa olsunlar, Bekir'in, Bilica'nin, Selcuk'un ve Önder'in ayni anda yildizlasacagini beklemek hakikaten büyük bir Fenerbahce hastaliginin isaretidir ki anlasilan bende o var...
Aci olan son haftalarda ne zaman tam ayaga kalkacakken daha sert bir sekilde yere cakilmayi saglayan yeni bir darbe daha yemis olmak...
Bu karsilasma daha basinda Lille'nin attigi golle 0-1 bitse emin olun su skor kadar yaralayici olmazdi... Bursaspor'a Fenerbahce, o oyunla basladigi ve ilk yarisinda 2 gol buldugu karsilasmadan son 5 dakikada yedigi gollerle 2-3 yenik ayrilmak yerine, ta bastan 3-0 yenik durma düserek maglup olsaydi o kadar darbeleyici olmazdi... Diyarbakir etten duvar örse ve o sekilde mac 0-0 ile sonuclansa, Ayman'dan son saniyelerde yenilen hic yenilmeyecek bir golle berabere kalinan halinden daha az tesirli olurdu...
Yani sözüm o ki, bu sans durumu artik kabul edilemeyecek, tolere edilemeyecek boyutlara ulasmaya basladi... Futbolda olur böyle seyler olur da, hep ayni senaryo her üc güne bir tekrarlaniyorsa artik Aldomovar'in kadinlari gibi sinir krizinin esigine yaklasilabilir...
Tersinden düsünelim, bu mac 1-0 bitse tur atlasa Fenerbahce, sonuc korkunc derece fayda saglayabilirdi Fenerbahce... Son günlerinde takimi icine soktugu yogun depresyondan cikartma islevi görür, özgüvenin yeninden saglanmasinin önünü acardi... Ama dedigim gibi aksine cok daha büyük bir depresyona sokacak sonucla nihayete erdi...
Artik 3 cephede mücadele ediyoruz diyemeyecegiz; bu kesin... Türkiye Kupasi'ndan ümitliyim ümitli olmasina da, lig ne olur bilemem...
Ligin sonucuna göre Fenerbahce kadrosu üzerinde degismeler olacaktir elbette, ama sonuc sampiyonluk da olsa; bu Cristian ile, bu Önder ve Bilica ile, bu Lugano ile filan olacak isler degil bu isler... Fenerbahce'nin temel 4 transfere ihtiyaci var ki bu asgari sayi... Bunu arttirmak mümkün... Bu niceliksek bir deger, bir de bu isimlerin nasil ve nerden olacaklari önemli... Önliberoya Brezilya'dan getirdiginiz, ciliz ve sünepe Cristian gibi bir isim getirecekseniz yine onun yerine, veya bizatihi ondan memnunsaniz, diyecek sözüm yok benim...
Donnerstag, 25. Februar 2010
Bu da benim Lille maci 11'im...

Benim bu mactan hicbir sekilde ümitli olmadigimi ilk mac arkasindan yazmistim zaten... Onun üzerine, Santos'un cezasi, Vederson, Özer, Cristian sakatliklarinin eklenmesiyle olay bir hayli dramatik oldugu kadar benim icin eglenceli bir hal aldi...
Eglenceli bir hal aldi cünkü bu durum muhtemelen futbolcularin üzerindeki gereksiz gerginligi alirken, onlari varlik mücadelesi vermek adina daha da motive edebilir...
Belki bu kadar degil ama yine yokluklar icinde ciktigimir Inönü deplasmaninda gecen sene takimin siir gibi futbol oynadigini hatirliyorum... O takimda stoper kimdi? Gökhan dediginizi duyar gibiyim....
O halde benim kadro önerim de söyledir:
Volkan-Önder, Gökhan, Bilica, Bekir-Selcuk, Deniz, Emre-Alex-Semih, Guiza
Gökhan'i Önder'in yerine stoperde tercih etmem, Önder bu mevkide cok hatali oynamasinin yaninda agir Fenerbahce savunmasinin, hizli Lille karsisinda Gökhan'in cabuklugu ile toparlanmaya calismaktan... Besiktas macinda ufak tefek hatalari olsa da bu isi cok iyi yapabilmisti. Deniz'i de özellikle koymak istemedim oraya cünkü, bizler Deniz'in hem stoperde hem de önliberoda sergiledigi performansa sahitiz... Gecmis yillardaki tecrübemiz bize Deniz'den en iyi ortasahada faydalanabildigimizi gösterkirken, onun oynadigi her savunmada ciddi manada sikintilar yasadigimizi hatirlatiyor... Iste en iyi performanslarindan birini gecen haftaki Lille deplasminda sergiledi... O halde bir oyuncunun daha iyi oldugu bir pozisyonda oynatmak varken onu cok da basarili olamadigi yere mahkum etmek neden?
Bekir'i sol beke koydum, bilmiyorum oynayabilir mi, ama onun yerine kim oynarsa ondan farkli olur ki? Deniz'i oraya koyacagi söyleniyor hocanin, Deniz, Bekir'den daha mi tertipli bir sol-bek?
Ilerdeki kurgu icin zaten cok fazla tartismaya gerek yok...
Daum ise bence maca söyle cikar, sayet ben onu taniyorsam:
Volkan- Bekir, Önder, Bilica, Deniz-Gökhan, Selcuk, Emre-Alex, Semih, Guiza
"Oyunun güzelligine inanan iyi futbol dilencisiyim" yalani

Memlekette bir de böyle futbolsever kitle var... Yaslari 20'lerden baslayip 40'a dogru uzanan; egitimli; futbolu cok az oynamis, ama cok seyretmis; sehirli; mutlaka yabanci dil bilen bir topluluktan bahsediyorum...
Bunlar blog sahibi; üniversite ögrencisi; NTVSpor, Kanal 24, Haberturk, SKY Türk vs. gibi kanallarda program yapan, yöneticilik, editörlük yapan insanlar...
Bu insanlari ortak noktada bulusturan bir baska özellikleri ise, mütemadiyen futbol denen oyunun güzelliklerine inandiklarini söylemeleri; 'gerektigi zaman' kendi takimlarindan kendilerini soyutlayarak, neredeyse bütün takimlara ayni mesafede duruyoruz numarasi cekerek her bir takim ve durum hakkinda ahkam kesmeye kalkmalari... Onlar icin önemli olanin forma renginin degil evvala sahada oynanan oyun oldugu yalanina inanmamizi beklemeleri...
Bu grubun olaylari okurken ki tavirlarinda bariz bir kibiri görmek de kacilnilmaz. Mesela bunlar yurtdisini da takip edebildikleri icin futbolu, bu oyunu yorumlamaya calisan emekli futbolcu yorumculardan daha iyi anladiklarini, daha iyi bildiklerini küstah bir kibir ve onlari asagilayarak belli ederler...
Bundesliga hakkinda malumat sahibi olmak, Hoeness'i tanimak, Magath takimi kosar abi demek, Mourinho söyle kirik adam saptamasini özel oldugunu sandigi bir anektodla desteklemeye calismak, Ingiltere'yi yakindan takkip etmek vs. vs. vs. bu insanlara diyelim bir Selcuk Yula'yi, bir Cüneyt Tanman'i, bir Sanli Sarialioglu'nu, Ridvan Dilmen'i filan müstehzi ifadelerle asagila hakki verir... Onlarla ilgili konusurken, bunlar sadece topa vurmayi bilen, kücük beyinli, kültürsüz, yurtdisindan haberi olmayan cahil insanlar altmetni net bir sekilde okunur...
Bu grupla ilgili cok önemli bir karakteristiki özellik de, yabanci hocalara karsi ciddi manada bir hayranlik duymaktir... Burda tipik bir kendi toplumuyla iliski kuramadikca icinde bulundugu cemaatin cöplügünde debelenmekte olan ücüncü dünya ülkesi aydin kompleksini görmek mümkündür...
Örnegin bu ülkeden bir sekilde gönderilmis hocalarla ilgili, "yav bu hocada isini yapamamisti, basarili olamadi, kulüp yolunu ayirdi" veya "aslinda iyi hocaydi ama kulüp onu gönderdi, bence taktiksel ve yönetimsel anlamda yanlisti bu hamle" seklinde analize dayali okumalar yapmak yerine, iceriye dönük " ya biz Eric Gerets'i de kovmadik mi, simdi Alman Milli Takimi'nin basindaki adami kovalamaktan beter etmedik mi, filancagi Yeniköy kasabi ilan etmedik mi" seklinde ironik ve güya özelestiri iceren cümlelerle aslinda basbaya kendisini disinda tuttugu is bilmez, futbol bilmez, cahil Türk spor camiasini asagilarlar...
Mesela 2008 Avrupa Sampiyonasi sirasinda bu bahsettigim sporsever cemaatinin en belirgin üyelerinden bir tanesi Hirvat Milli Takimi'nin hocasini Bilic'i korkunc bir hayranlikla övmekle mesgulken Fatih Terim'i sadece asagiliyordu... Fatih Terim'i savundugum sanilmasin, hic sevmem; ama onun karsisinda konumlandirilan Bilic en az onun kadar uzak durulasi ve elestirilesi birisidir... Halbuki bizim bu ücüncü dünya ülkesi aydini kompleksi tasiyan futbolsever cemaatimiz, sirf yabanci oldugu icin onun cok makbul oldugu bir insan oldugu kanaatini tasir.
Örnegin, Thomas Doll gibi vasat bir hocayi koyduklari yeri görüyoruz... Verdigi performans ile o cikartildigi yer ve gösterilen asiri tolerans esit oranda midir sizce; yoksa onun yabanci bir hoca olmasi midir?
Bu durumun cok daha bariz bir sekilde billurlastigi daha iyi bir isim var elimizde; Rijkaard... Neredeyse bir tanri yerine konulan ve yaptigi her seyde keramet aranirken, hicbir sekilde elestirilemeyen Rijkaard'in ismi üzerinde ama onun giyabinda tam manasiyla bir ikiyüzlülük ve ahlaksizlik durusu sergilenmektedir...
Oyunun güzelligine inanlar icin Daum'un oynattigi futbol kazanmamali derken, Rijkaard gibi "total futbol"un temsilcisi, sadece oyunun güzelligi ile ilgilenen birisinin desteklendigi aciktir... Iste ahlaksizlik burda baslar cünkü iki hocayi da izleyen tarafsiz bir göz son haftlardaki maclardan sonra, Daum'u sadece göze hos gelen futbol oynatmak isteyen bir meczup olarak düsünürken, Rijkaard'i tam manasiyla sonuc odakli is yapan bir pragmatist sanir... Ama dedigim gibi bu grubun derdi, hakikatler degil, zihinlerinde yarattiklari ilüzyon ve kendi cöplüklerinde yasadiklari gerceklerdir...
Pekii neden Daum da yabanci oldugu halde bu insanlar tarafindan itibar görmez; cünkü Daum bu ülkeye geldikce buranin insanina yaklasmis, kendisini buraya uydurmakta sikinti yasamamis, bundan gocunmamis ve bunu kompleks yapmamis; yani olumlu ya da olumsuz burali gibi olmaya baslamis bir isim... Bu ülkenin geri kalmis futbolunu gelistirmek icin disardan gelmis uhrevi bir varlik (Rijkaard) gibi degil, o futbol vasatinin icindeki herhangi bir yerli hoca gibi durmaktadir... Ama bunun yaninda ve daha da önemlisi yasadigi kokain skandaliyla kendi kendisini bitirmesidir... Emin olun ayni Daum, o kokain skandaliyla karsi karsiya kalmasa cok büyük olasiklikla Alman Milli Takimi'nin hocasi olmus olacakti ve o zaman ona bakislar simdikinden cok daha farkli olurdu... IlkBesiktas döneminde durum bundan cok da farkli degildi zaten. Dahi Daum yakistirmalari, simdi yaptigi herseye kibirle bakilan bu adama durduk yere yapilmamisti...
Uzun bir ic dökme oldu, farkindayim... Ama ne zamandir beni rahatsiz eder bu durum... Cünkü bu tutarsizlik, bu ahlaksizlik cekilir gibi degil... Bir taraftan biz oyunun güzelligine inaniyoruz, önemli olan öncelikle futbol, oyunu cirkinlestiren rakibini oynatmayan bu ligin anadolu takimlarindan igreniyorum, sahada sadece futbol oynatmak isteyen Rijkaard'i o yüzden bu kadar seviyorum laflarinin arkasindan Mourinho'ya duyulan hayranlik beni kusturma noktasina getirdi...
Ziya Dogan futbol katili, Mourinho bir sihirbaz ve karizma...
Mittwoch, 24. Februar 2010
Bari sen yapma bunu Ridvan

Ridvan Dilmen, Bursaspor hezimetinden sonraki %100 futbol programinda, Daum'un Alman Die Welt gazetesine verdigi röportajdan bahsediyor ve hocanin menejere ihtiyaci oldugunu söyledigini bunun da anlaminin onun Aykut'tan rahatsizlik duymak oldugunu söylüyor...
Haber su linkten okunabildigi gibi, www.ntvmsnbc.com'dan video galeriye girilerek adi gecen programin 22 subat tarihli sayisindan görüntülere de ulasabilabilir... Video'nun 17:20'inde bu noktalar basliyor...
Simdi gelin Daum'un röportajina bakalim;
"...Oliver Bierhoff ist enorm wichtig. Auch er hat einen großen Anteil daran, dass sich das Bild der Nationalmannschaft so ins Positive verändert hat. Seine Position, quasi die Schnittstelle zwischen Mannschaft und Verband, ist heutzutage in diesem Geschäft unverzichtbar. Bei all´ dem, was auf die Trainer und die Spieler einprasselt, brauchst du jemanden, der dir den Rücken frei hält oder auch mal das Wort ergreift, wenn es unbequem wird..."
Simdi de bunun cevirisini yapalim:
"Oliver Biefhoff cok önemlidir. Alman Milli Takimi'nin resminin pozitif manadaki büyük degisiminde onun da cok büyük bir katkisi vardir. Onun, takimla ile federasyon arasindaki pozisyonu bu sektörde artik vazgecilmezdir. Hoca ve futbolcularin baski altina alindigi her noktada arkanda olan, gerekli noktalarda gerekli aciklamalari yapan böyle birisine ihtiyacin vardir"
Simdi siz bu yazida Aykut'a hocanin lafi nasil getirdigini, Aykut'u ne sekilde ima etmis olabilecegini sormaz misiniz kendinize... Burdan Ridvan Hoca'nin anladigi manada bir yorumu cikartmak onun kelimeleriyle ifade edersek "kizim sana söylüyorum gelinim sen anla" zorlamasiyla ancak mümkün olabilir...
Bu ise neresinden tutarsaniz tutun, elinizde kalir cünkü:
1. Birazcik Avrupa tecrübesi olanlar, Bati toplumunun imalarla konusmaktan cok fazla haz etmedigini daha dogrusu buna yatkin olmadiklarini, söylemek istediklerini daha direk söylediklerini bilir. Bu 'kizim sana söylüyorum gelinim sen anla' anlayisi tam da ifadenin kendisini acik ettigi gibi sark kültürüne aittir...
2. Bati-Dogu arasindaki benim yukarda yaptigim yüzeysel sosyolojik tespitten bagimsiz olarak, bu tip isleri yapanlarin, gazetcileri kastediyorum, yani iste mesela Ridvan Hoca'nin, beyan neyse ona bakmasi gerekir, beyanda olmayanlara mevzuyu baglamasi, kendince zorlamala yorumlarda bulunup, cikarimlar yapmasi dogru olmaz... Röportajin gerek bizi ilgilendiren Bierhoff gerekse de geri kalan kisminda 'Aykut', 'Fenerbahce', 'Daum'un Fenerbahce yasadigi sikintilar' filan seklinde konus basliklari asla sözkonusu degildir... Yukarda link var, isteyen acar okur, Almacasi olmayan da bana güvensin.
3. Bütün bunlarin disinda bu röportajin neden yapildigini bilmemek, konunun ne üzerinde döndügünden haberdar olmamak, sonucta böyle haksiz cuvallamalara yol acar maalesef, cünkü hikayenin esasi su sekildedir:
Alman Futbol Federasyonu ile Löw-Bierhoff ikilisinin basini cektigi teknik ekip arasinda gecen haftalarda bir sözlesme uzatma krizi yasandi. Bu kriz iyi sonuclanmadi ve icerde yasanan tartismalar hic olmayacak sekilde disari yansidi... Daum'a da temelde bu sorulmus; ondan bu krizi nasil yorumladigi ve bu konu hakkinda ne düsündügü ögrenilmek istenmis...
Daum da soruya, Federasyonun bu yaptigini anlamadigini, belki kendi degerini düsürmek istemedigini ama bu sekilde davranarak cok daha büyük bir imaj kaybina ugradigi seklinde yanit vermis.
Akabinde de gazeteci, Bierhoff'un özellikle de bu tartismada cok fazla elestirildigini, en büyük imaj kaybina onun ugradigini ve en önemlisi bugün medyada onun ne icin gerekli oldugu sorsunun soruldugunu söylemis... Iste bütün bunlarin üzerine Daum, Bierhoff konusa deginmis ve yukarda da cevirdigim gibi onun gereksiz oldugu iddia edilen görevinin öneminden hicbir sekilde Aykut'a gölge düsürme imasi tasimayan cümlerle bahsetmis...
Röportajin geri kalan kisminda ise, Daum, eski takimlari Köln ve Leverkusen'in ligteki durumlari hakkinda konusmus...
Bütün olay budur...
Burda sorulacak soru su sevgili Ridvan Dilmen'in nasil böyle bir yaklasim sergiledigidir... Tahmin ediyorum Hoca güvendigi bazi insanlar tarafindan kandirildi... Onun Almanca bildigini sanmiyorum, Alman futbolunu takip ettigine, bu Bierhoff-Löw-Federasyon ekseninde dönen tartismalardan haberdar olduguna inanmiyorum... Galiba birileri- kimse artik o insanlar bilmem ama, iyi niyetli olmadiklari kesin; Ridvan hocayi bu konuda manipüle etmis... O da maalesef özellikle de son haftalardaki sonuclarin kizginligi ile olsa gerek buna inanmis veya inanmak istemis...
Üzücü... En azindan sözkonusu Aykut Kocaman oldugu icin Ridvan Hoca bu konuda daha dikkatli olmaliydi.
Dienstag, 23. Februar 2010
Yüzlesme
17 YY.'da yasamis ünlü Hollandali filizof Spinoza meshur kitabi Ethika'da ask ve sevgi konularina da deginiyor. Ve bunu tanimlarken sunlari söylüyor:
"...eğer birinin beni sevdiğine inanırsam ve kendimde bunun için bir neden bulamıyorsam, onun sevgisine inanmamın bende uyandırdığı sevincin nedenini kendimde değil başka bir yerde, yani onda bulabileceğim anlamına gelir bu. Sevgisinin nedenini kendimde bulduğumda ise (gencim, güzelim, ona çok iyilikler yaptım), karşılığında onu "zoraki" sevmem, sevsem sevsem dolaylı olarak severim: ya onun sevgisini de ekleyerek kendime duyduğum öz-sevgiyi arttırırım (onun sevgisiyle kendimi severim) ya da, yaklaşık aynı anlama gelmek üzere, onu severim, ama ancak kendimi sevmeme destek olduğu ölçüde...(Ulus Baker'in aktarimindan)'"
Dikkat edilirse tanimladaki ikinci bölümde isaret edilen sevgi türü narsist bir sevgi türüdür... Uzun yillardir bir kizin pesinde kosmus bir delikanliya kiz yillar sonra olumlu cevap verirse sayet, bu, o zamana kadar kizin o genci sevmeyip o andan itibaren birden bire sevmeye baslamasi degildir elbette. O gence cevap vermeye basladigi anda söylenebilecek olan sey: o gencin varligi kizin kendi öz-sevgisini arttirmaktadir ve o yüzden daha fazla karsisindakini reddedememektedir. Yani o cocugun ona hayranligi, onun pesinde kosup durmasi vs. onun kendisini sevmesine destek oldugu icin artik karsilik vermeye baslar...
Taraftarlarin takimlarina olan sevgisi de bu yukardaki ikinci kisimdaki narsist sevgi türüne benzemektedir... Özellikle Fenerbahce taraftarinin büyük bir cogunlugunda bu hastalikli sevgi bagini görmek mümkün. Kimsenin sahadaki oyunu, sadece ve sadece takimin kendisini, rengini ve varligini sevmeye niyetleri yok. Takimlarina, hocalarina, yöneticilerine karsi bagislayici olamiyorlar.
Bütün bunun tek sebebi var; cünkü onlar aslinda Fenerbahce'yi degil, kendilerini seviyorlar. Bir sekilde gönül bagi kurduklari bu takim galip geldigi ölcüde onlarin kendi öz-sevgilerini destekleyen bir nesne. Galip gelenimedigi anda da bu destek olmadigi icin o ös-sevgi yikima ugruyor bu da arkasindan nefreti getiriyor... O nefret ki, takimin baskanini, kulübün efsanevi ismini, bence isini oldukca iyi yapan teknik adamini, ve nihayet dagilmis golcüsünü nefret objesi olarak gösterebiliyor... Takim 2-1 öndeyken ve ihtiyaci olan sey ücüncüyü atmaktan evvel, ikinci yememek iken sahadaki oyuncusunu isliklayip Semih'i oyuna aldirabiliyor... O derece gözü dönmüs bir nefret bu...
Dün blog aleminin belki de en etkili ve güclü Fenerbahceli sitelerinin birinde (Papazin Cayiri) Aziz Yildirim'i istifaya davet eden bir yazi okudum... Bu bakis acisiyla neyi degistirecek o istifa... Kulübe, yapilanlara veya yapilamayanlara böyle baktiktan sonra, her seyden önemlisi böyle hastalikli bir iliskiyle takima bagli olduktan sonra Yildirim'in istifasi neyi degistirecek? Cünkü gelen baskana da ayni sekilde bakilacak... O zaman da önde oynayan takimi isliklanacak...
O zaman da sampiyon olmayalim, bu sahada gördügümüz olumlu yönlerin üzerine koyarak seneye devam edecek olsak her sey daha iyi olur denilmeyecek...
Bence taraftar kendisiyle yüzlesmeli ve kendisi üzerinde düsünmeye baslamali...
Tam da bu noktada dünden kalan ve benim icimi ferahlatan yazarlari ve yazilari buraya ekleyecegim:
1. Stereo Cipolla
2. Atletico Bonito
3. Zysoccer
4. Tirajik
5. Ben Fenerbahceliyim
6. Tamchee
7. Hayatim Fenerbahce
"...eğer birinin beni sevdiğine inanırsam ve kendimde bunun için bir neden bulamıyorsam, onun sevgisine inanmamın bende uyandırdığı sevincin nedenini kendimde değil başka bir yerde, yani onda bulabileceğim anlamına gelir bu. Sevgisinin nedenini kendimde bulduğumda ise (gencim, güzelim, ona çok iyilikler yaptım), karşılığında onu "zoraki" sevmem, sevsem sevsem dolaylı olarak severim: ya onun sevgisini de ekleyerek kendime duyduğum öz-sevgiyi arttırırım (onun sevgisiyle kendimi severim) ya da, yaklaşık aynı anlama gelmek üzere, onu severim, ama ancak kendimi sevmeme destek olduğu ölçüde...(Ulus Baker'in aktarimindan)'"
Dikkat edilirse tanimladaki ikinci bölümde isaret edilen sevgi türü narsist bir sevgi türüdür... Uzun yillardir bir kizin pesinde kosmus bir delikanliya kiz yillar sonra olumlu cevap verirse sayet, bu, o zamana kadar kizin o genci sevmeyip o andan itibaren birden bire sevmeye baslamasi degildir elbette. O gence cevap vermeye basladigi anda söylenebilecek olan sey: o gencin varligi kizin kendi öz-sevgisini arttirmaktadir ve o yüzden daha fazla karsisindakini reddedememektedir. Yani o cocugun ona hayranligi, onun pesinde kosup durmasi vs. onun kendisini sevmesine destek oldugu icin artik karsilik vermeye baslar...
Taraftarlarin takimlarina olan sevgisi de bu yukardaki ikinci kisimdaki narsist sevgi türüne benzemektedir... Özellikle Fenerbahce taraftarinin büyük bir cogunlugunda bu hastalikli sevgi bagini görmek mümkün. Kimsenin sahadaki oyunu, sadece ve sadece takimin kendisini, rengini ve varligini sevmeye niyetleri yok. Takimlarina, hocalarina, yöneticilerine karsi bagislayici olamiyorlar.
Bütün bunun tek sebebi var; cünkü onlar aslinda Fenerbahce'yi degil, kendilerini seviyorlar. Bir sekilde gönül bagi kurduklari bu takim galip geldigi ölcüde onlarin kendi öz-sevgilerini destekleyen bir nesne. Galip gelenimedigi anda da bu destek olmadigi icin o ös-sevgi yikima ugruyor bu da arkasindan nefreti getiriyor... O nefret ki, takimin baskanini, kulübün efsanevi ismini, bence isini oldukca iyi yapan teknik adamini, ve nihayet dagilmis golcüsünü nefret objesi olarak gösterebiliyor... Takim 2-1 öndeyken ve ihtiyaci olan sey ücüncüyü atmaktan evvel, ikinci yememek iken sahadaki oyuncusunu isliklayip Semih'i oyuna aldirabiliyor... O derece gözü dönmüs bir nefret bu...
Dün blog aleminin belki de en etkili ve güclü Fenerbahceli sitelerinin birinde (Papazin Cayiri) Aziz Yildirim'i istifaya davet eden bir yazi okudum... Bu bakis acisiyla neyi degistirecek o istifa... Kulübe, yapilanlara veya yapilamayanlara böyle baktiktan sonra, her seyden önemlisi böyle hastalikli bir iliskiyle takima bagli olduktan sonra Yildirim'in istifasi neyi degistirecek? Cünkü gelen baskana da ayni sekilde bakilacak... O zaman da önde oynayan takimi isliklanacak...
O zaman da sampiyon olmayalim, bu sahada gördügümüz olumlu yönlerin üzerine koyarak seneye devam edecek olsak her sey daha iyi olur denilmeyecek...
Bence taraftar kendisiyle yüzlesmeli ve kendisi üzerinde düsünmeye baslamali...
Tam da bu noktada dünden kalan ve benim icimi ferahlatan yazarlari ve yazilari buraya ekleyecegim:
1. Stereo Cipolla
2. Atletico Bonito
3. Zysoccer
4. Tirajik
5. Ben Fenerbahceliyim
6. Tamchee
7. Hayatim Fenerbahce
Yanlislar... Dogrular...

Bu aksam tam bir kirilma noktasiydi bana kalirsa... Bu maglubiyetle artik ben Galatasaray'in sampiyonlugunu ilan edecegim, hayirli olsun...
Öfkem cok yüksek. Sadece takima ve yönetime degil... Ayni zamanda kendisini taraftar olarak niteleyenlere... Takimi 2-1 öndeyken sahada oyuncusunu yuhalayan simarik, hicbir seyi begenmeyen sinik taraftara...
Bazen birtakim kararlar alirsiniz, siz alirken o karari "dogru" oldugu icin alirsiniz, ama sonuca ondan bagimsiz o kadar cok degisken etki eder ki, aldiginiz karar tüm dogruluk islevini yitirip yanlisa evrilir...
Iste Fenerbahce yönetimin devre arasi transfer yapmamasi hamlesi böyle bir sey... Esasina bakarsaniz o hamle, bence yönetimin dogru bir hamlesiydi... Ilkesel olarak devre arasi transfer yapmanin dogru olduguna inanmak, büyük takimlarin bunu yapmadigini düsünmek, esas transferin yazin yapilabilcegini ileri sürmek benim de fikirsel olarak yakin durdugum bir nokta. O yüzden bu hamleyi onaylamistim...
Fakat bugün baktigimizda, önce cok iyi oynadiginiz karsilasmalarda Ayman'in ve Promise'nin bir kez daha kolay kolay atamayacagini golleriyle rakiblerinize puanlar kaptiriyorsunuz...
Cok iyi bir performans gösterirken Ugur sakatlaniyor. Kulübe gücünüz bir anda zayifliyor... Yetmiyor Deivid sakatlaniyor... Bir potansiyelden daha yararlanmaz hale geliyorsunuz... Özer sik sik sakatlaniyor, Topuz sakatlaniyor filan falan... Sonra defansinizdaki önemli oyunculardan bir tanesi sakatlaniyor... Onun yerin oynayan Deniz esasinda cok iyi oynadigi bir macta cok büyük bir kisisel hata yaparak gole neden oluyor ve belki de tura mal oluyor... Ve burdan hareketle de savunmada personal eksikligi ile karsi karsiya kaliyorsunuz...
Bütün bu sonuclar isiginda o zaman transfer yapmamak degil megerse pekala yapmakmis dogrusu diye düsünmeye baslaniyor... Yönetim is bilmez, beceriksiz, su veya bu... Elestirilerin bini yine bir paradan dolasima sürülmeye baslaniyor...
Burdaki bakis acisi mekanizmasi daha cok söyle calisiyor. Savunmaya ve kanatlara birer tane adam alinmaliydi. Bunu söylerken varilan yargi o alinacak olan isimlerin birden bire yerlerine oturacaklari ve bastan itibaren takima kusursuz performans sergileyecekleri kabulüne dayaniyor. Devre arasi transferlerinden Galatasaray sözgelimi halen sadece Neill'den verim alabildi... Diger ikisinden haber yok. Ayni sekilde Fenerbahce'nin alacagi varsayilan o savunma ve kanat oyuncusundan ne kadar verim alabilecegini nerden biliyoruz? Alindigi varsayilan bu isimler oynasaydi Lille, Diyarbakir, Bursa, Manisaspor karsilasmalarini kazanacagimiza nasil bu kadar emin olabiliyoruz...?
Bugün karsilasmanin tamamina bakamadim. Izledigim süre zarfindan takim 2-1 öndeydi hic de fena oynamamaktaydi. Ben yine son dakikalarda bir gol yenecegi ve bu macinda berabere bitecegi korkusunu tasidim o sirada da... O durum baska, onun kökeninde yatan daha yapisal bir sorun; devre arasinda transfer yapilmamasi, Guiza'nin sahada tutulmasi, Deniz'in savunmada oynamasi filan degil...
Fenerbahce'nin sorunu daha yapisal... Maalesef cok iyi bir transfer akliyla hareket edilmiyor.
Mesela Daum'un sirf teknik adamlik becerileri sayesinde buldugu cok iyi bir önlibero olan Aurelio'yu kaybedecegini aylar öncesinden bildigi halde onun yerine koyabilecegi iyi bir önliberoyu arkasindan iki sene gecmis olmasina ragmen bulabilmis degil... Maldonado, Josico ve nihayet Cristian gibi yeterisiz isimlere harcana onca para ve baglanan ümitler duruyor kapi önünde...
Takimda Alex gibi bir oyuncu oldugunu bile bile ve bu oyuncuyla ancak hangi sartla nasil oynacagini asagi yukari kestirebildigin halde onun önüne forvet diye kah Kezman'i, kah Guiza'yi getirip koyuyorsun; ikisi de birbirine benzer özellikler tasiyan, ve bu yapida takimin tasimayacagi iki golcü tipi... Halbuki birazcik bunun üzerine kafa yoran bir futbol akli o noktaya en azindan Kezman deneyiminden sonra ve Nobre gercegini bildigi halde, Nobre'nin bir gömlek üstünü arardi... Halbuki onlar Kezman'in bir gömlek üstünü aldilar...
Koca bir transfer döneminin sonunda Brezilya'dan kanat oyuncusu getirdik degiler, oralari bildigini iddia edenler ayilip bayildi buna; adam önce acik degil sol-bek dendi o yüzden performans gösteremiyor dendi, sol-bekte ise hücum anlaminda takima iyi katkilari olsa da savunma konusunda cok cürük cikti... Bunca savunma zaafiyetini temelinde sadece Bilica mi yatmakta sizce?
Maalesef Fenerbahce yönetimi, ben onlari cogu zaman cogu yerde savunmusumdur ama yillardir transfer hamlelerinden ciddi manada cuvallamakta... Bunu yaparken en azindan son sene kötü sayilmayacak bir politika izlediler aslinda. Ama iste verim maalesef ortada... Belki de bu kadar yogun Güney Amerikali sevdasindan vazgecmenin zamani geldi...
Montag, 22. Februar 2010
Sevinc ile Hüzün arasinda beynamaz kalmak!
Fenerbahce erkek basketbol takiminin son 10 günde ortaya koydugu performans; "ezeli rakibi" Efes Pilsen'i bu arada iki defa yenmesi, yillar sonra Türkiye Kupasi'na ulasmasi taraftarlar arasinda bir yandan sevinc yaratirken, diger taraftan endiselenmeye neden oldu...
Hüzünün sebebi, Tanjevic. Takim bu basariyi devam ettirirse, sene sonunda sampiyon da olursa, kötü performans gösterdigi sirada hocasinin arkasinda duran yönetim onu göndermeyi saniyorum düsünmeyecek...
Isin arkasinda baska seyler var deniyor, Yildirim cesitli ricalarla onu takimin basinda tuttu deniyor falan filan... Ben bilmiyorum bunlarin hicbirini... Benim aklim ermez o islere... Basketbola uzun zamandir uzak oldugum icin Tanjevic hakkinda da kendime ait fikirlerim de gelismis degil... O yüzden herhangi bir tarafa bükemiyorum kalemimin ucunu... Ama bu isler üzerine kafa yoran taraftarimizin durumu bir hayli düsündürücü...
Bir tarafta hem sampiyon olmus hem de Türkiye Kupasi'ni kazanmis bir takim ve hoca, diger tarafta bunlara sevinirken bu yüzden takimin basindaki "karin agrisi"na bir sene daha katlanma mecburiyeti... Gercekten zor bir durum....
Ridvan'a bir özür borcunuz yok mu?

Dünkü derbi sonrasi yazilan yazilardan bir tanesi cok ilgi cekiciydi. Demirkol'un bugünkü Milliyet'te cikan yazisindan bahsediyorum.
Diyor ki Demirkol,
"Savunması sorunlu bir takım olarak başladığı sezonda Galatasaray artık dinamik bir savunma takımı..."
ve devam ediyor,
"...Başta Hollandalının bir B planı olmayışı eleştiri konusuydu. Atletico maçı dün önümüze bırakın B’yi Z planını koydu. Galatasaray sezon başında neyi temsil ediyorsa bugün tam tersi noktada çünkü..."
Demirkol burda yuvarlak konusmus. Rijkaard'in B plani olmayisi elestiri konusuydu derken, elestiriyi yapani ve o elestiriyi yapti diye o kisiye neler yapildigini es gecmis... Bunu ilk olarak elestiri konusu yapan Ridvan Dilmen'di... Ve o bu lafi eder etmez, tanrilarina laf edilmesinden dolayi ciddi manada yaralanma yasamis narsist Galatasaray taraftari, kendisine etmedik küfürler, yapmadik hakaretler birakmamisti...
Aceto adli blogun sahibi kendi bilmez de ayni hakareti edenlerden birisiydi, genc sporseverlerin sevgilisi Banu Yelkovan, hakaret olmasa da müstehsiz bil dille Ridvan'i diline dolamisti, ve yukardaki yazinin sahibi olan yazar da, üstü kapali olarak Ridvan'a cakanlardandi...
Neydi bu Rijkaadrperestlerin o zamanlar söyledikleri; "Rijkaard sistem hocasidir, karsisindaki rakibe ve sonuca göre sistemiyle oynamaz, bir A plani olusturur ve onu mükemmellestirmekle ugrasir" vs.
Bugün gelinen noktada ise yine Demirkol'dan alinti yaparak,
"...Yani Rijkaard bırakın A planından B’ye geçmeyi, Z’yi bile zorluyor... Oyunu enine geniş oynayan bir takım olmaktan dar alan savunması yapan ve direkt kaleye yönlenen bir ekibe çevirildiler...."
Galatasaray'in geldigi noktadan hayranlikla bahsedebiliyorlar... Hadi anliyoruz, Rijkaard ne yaparsa yapsin bunda bir keramet bulacaksiniz; ama en azindan aylar evvel bugün Rijkaard'in övdügü yönlerinizi eksik oldugu icin elestiren adama karsi yaptiginiz hakaretlerden dolayi özür dileyin...
Fenerbahceli icin derbi sonucun anlami ve Keita'nin dirsegi
Fenerbahce'yi cok ciddi bir sekilde ilgilendiren bir derbi daha geride kaldi. Bazilari saniyorum ortaya cikan sonucun tam da Fenerbahcelilerin istedigi bir sonuc oldugunu iddia ediyor veya düsünüyorlar. Hakikaten öyle mi pekii?
Bütün Fenerbahceliler adina konusamam, ama benim icin bu sonuc iyi bir sonuc degil. Kazanan taraf Besiktas olsaydi daha cok mutlu olurdum.
Söyle ki;
Galatasaray icin Inönü'de alinacak olan bir 1 puan hic de kayip sayilmaz. Olagandir, sampiyonluk hesaplamalarinda mutlaka defterlerine bu maci 1 puan olarak yazmislardi. En azindan bu maca kadar da ligin zirvesinde olduklari ve simdiye kadarki hesaplarinda cok tutarsizlik olmadigi icin bu mactaki "normal" karsilanacak olan beraberligin illaki yerine bir galibiyet ikame edilme zorunlulugu dogmamisti. Hafta ici Atletico deplasmanindan elde edilen avantajli skorun üzerine bu aksam da en azindan yenilmemis olma hali camia üzerinde ciddi manada olumlu bir hava yaymistir. Zaten Galatasarayli bloglar arasinda biraz dolasirsaniz cok rahatlikla anliyorsunuz bu moral motivasyon halini. Sahadaki futbolcu özgüveni biraz da taraftarindaki bu destekten bulmakta. Sampiyonluk yarisinda bu cok önemlidir.
Su anda Fenerbahce'nin de en cok sahip olmasi ama ayni zamanda en az sahip oldugu seydir bu moral olgusu.
Besiktas'in galibiyet almasinda halinde yarisa Fenerbahce ve Galatasaray kadar ortak olacagi icin bu aksamki sonucla en azindan onun bir miktar geride kalmasi durumu Fenerbahceli acisindan bir avantajmis gibi gözükebilir ilk basta, zaten Fenerbahceliler icin en iyi sonuc beraberlikti yanilgisi burada basliyor.
Cünkü Besiktas'in o kadar cok sorunu var ki, hem saha ici hem de saha disi anlaminda, bu aksamki olasi bir galibiyetle sansi diger ikisine karsi en azindan kagit üzerinde esit gibi gözükse de ilerleyen dönemlerde yeniden tökezleyecegi icin iki takima en azindan bu sene rakip olamayacagini en bastan beri düsünmekteyim...
Tabii bir de Keita mevzusu var deginmek istedigim. Kendisinin attigi bu ücüncü dirsek. Hani söyle oyuncuyu gecerken yanlislikla elim carpti süsü verilen direklere de benzemiyor bunlar. Direk... Bunun anlami kirmizi ve oyuncunun cezalandirilmasi. Bu pozisyonlara görüntülerden ceza veriliyor diye biliyorum, yanlis bilmiyorsam. Kasimpasa maci sonrasi cezalandirilmamisti saniyorum, bu aksam en azindan bunun görülmesi lazim...
Keita'nin belliki karakter bozuklugu oldugunu gösteren bu cirkinlikleri 'ama ona onca faul yapan oyuncuyu hakem bir sekilde sari kartla kontrol altina almadigi icin o da sinirlenip dirsegi vuruyor napsin, hakem Ibrahim'in sertliklerine göz yummaliydi' seklinde hafifletmeye calismak ise ahlaksizlikla es degerdir. Yildiz futbolculari koruyalim yaygarisini yaparken o yildiz futbolcularin bu yaptiklarini da elestirmeden gecmeyelim... Keita'nin yaptigi tekil bir olay degil; bu üc oldu...
Bütün Fenerbahceliler adina konusamam, ama benim icin bu sonuc iyi bir sonuc degil. Kazanan taraf Besiktas olsaydi daha cok mutlu olurdum.
Söyle ki;
Galatasaray icin Inönü'de alinacak olan bir 1 puan hic de kayip sayilmaz. Olagandir, sampiyonluk hesaplamalarinda mutlaka defterlerine bu maci 1 puan olarak yazmislardi. En azindan bu maca kadar da ligin zirvesinde olduklari ve simdiye kadarki hesaplarinda cok tutarsizlik olmadigi icin bu mactaki "normal" karsilanacak olan beraberligin illaki yerine bir galibiyet ikame edilme zorunlulugu dogmamisti. Hafta ici Atletico deplasmanindan elde edilen avantajli skorun üzerine bu aksam da en azindan yenilmemis olma hali camia üzerinde ciddi manada olumlu bir hava yaymistir. Zaten Galatasarayli bloglar arasinda biraz dolasirsaniz cok rahatlikla anliyorsunuz bu moral motivasyon halini. Sahadaki futbolcu özgüveni biraz da taraftarindaki bu destekten bulmakta. Sampiyonluk yarisinda bu cok önemlidir.
Su anda Fenerbahce'nin de en cok sahip olmasi ama ayni zamanda en az sahip oldugu seydir bu moral olgusu.
Besiktas'in galibiyet almasinda halinde yarisa Fenerbahce ve Galatasaray kadar ortak olacagi icin bu aksamki sonucla en azindan onun bir miktar geride kalmasi durumu Fenerbahceli acisindan bir avantajmis gibi gözükebilir ilk basta, zaten Fenerbahceliler icin en iyi sonuc beraberlikti yanilgisi burada basliyor.
Cünkü Besiktas'in o kadar cok sorunu var ki, hem saha ici hem de saha disi anlaminda, bu aksamki olasi bir galibiyetle sansi diger ikisine karsi en azindan kagit üzerinde esit gibi gözükse de ilerleyen dönemlerde yeniden tökezleyecegi icin iki takima en azindan bu sene rakip olamayacagini en bastan beri düsünmekteyim...
Tabii bir de Keita mevzusu var deginmek istedigim. Kendisinin attigi bu ücüncü dirsek. Hani söyle oyuncuyu gecerken yanlislikla elim carpti süsü verilen direklere de benzemiyor bunlar. Direk... Bunun anlami kirmizi ve oyuncunun cezalandirilmasi. Bu pozisyonlara görüntülerden ceza veriliyor diye biliyorum, yanlis bilmiyorsam. Kasimpasa maci sonrasi cezalandirilmamisti saniyorum, bu aksam en azindan bunun görülmesi lazim...
Keita'nin belliki karakter bozuklugu oldugunu gösteren bu cirkinlikleri 'ama ona onca faul yapan oyuncuyu hakem bir sekilde sari kartla kontrol altina almadigi icin o da sinirlenip dirsegi vuruyor napsin, hakem Ibrahim'in sertliklerine göz yummaliydi' seklinde hafifletmeye calismak ise ahlaksizlikla es degerdir. Yildiz futbolculari koruyalim yaygarisini yaparken o yildiz futbolcularin bu yaptiklarini da elestirmeden gecmeyelim... Keita'nin yaptigi tekil bir olay degil; bu üc oldu...
Labels:
Besiktas,
Fenerbahce,
Galatasaray,
Turkcell Süper Lig
Sonntag, 21. Februar 2010
Overrated#1: Yildirim Türker
Fakat zaman icerisinde beni rahatsiz eden seylerle karsilasmaya basladim onda. Säyledikleriyle yaptiklari arasinda tutarsiz bir insan karsima cikmaya basladi. Kemalizme karsi sert elestiriler yöneltirken, hatta Kemalist Kisilik Bozuklugu gibi kendine özgü bir kavrami dahi kabul ettirirken esasinda kendi icerisindeki kemalizm ile yüzlesmedigini görmeye basladim. "Türbanlilari cagdaslastirmaliyiz" diyen Türkan Saylan övgüsü ve onu hümanist olarak degerlendirmesi cok önemli bir veriydi mesela. Onun övülüp durulan vicdani bu kadar aslinda. Yani tam bir vicdansiz vicdan kumkumasi.
Bildigi tek sey oturdugu yerden ahkam kesmek olanlardan birisi de o. Hicbir yerde elini tasin altina sokarken görmedik, cok sükür...
Neyse lafi uzatmadan onu Etyen Mahcupyan'in ehlil kalemine birakalim:
"Kendisini kirli siyasetin disinda duran, mazlumdan yana siyasetini tavizsizce sürdüren 'hic yaslanmayan bir taze gelin' saniyor..."
Semih Kaplanoglu ve Altin Ayi

Semih Kaplanoglu'nun sinemasiyla cok hasir nesir olmadim. Üclemesinin ilk filmi "yumurta"yi izledim sadece. Etkilendigimi söyleyemem...
Karsimda Nuri Bilge Ceylan'in filmleriyle benzerlikler tasiyan bir eser duruyordu sanki.
Nuri Bilge Ceylan'in, sinema sanatindan cok anlamayanlarin kendisini övmek niyetiyle söyledikleri ama esasinda düpedüz adama hakaret ettikleri "fotograf albümü gibi harika görüntüleri"nin bir sus bulutu gibi aralanip arkasina ulasilabildiginde, ucurumda kurulmus muhtesem bir yapiyi andiran hikaye örgüsünü görebiliyorsunuz...
Yumurta'da ise her ne kadar Nuri Bilge Ceylan'in erkeklerinden daha duygusal ve bu haliyle daha cana yakin karakterse de, onun kendi ic dünyasina yolculuktan öteye bize birsey anlatilmiyor gibi gelmistir bana... Bütün bir film boyunca tek bir karakterin kendi icdünyasinda ciktigi gecmise dair yolculugu izleyip durmaktan ise cok zevk almiyorum. Onlarin disariyla olan temasi da cok önemli benim icin. Ve ordaki hikayeyi de görmek istiyorum.
Her neyse, yine de anlatim teknigindeki sadelik ve özgünlük, yukardaki kiyaslamanin aksi yönünde Nuri Bilge Ceylan'dan daha 'yerli' olabilmesi ile Semih Kaplanoglu, benim yönetmenlerimden olmasa da ülke adina cok degerli bir isim kuskusuz ve onun elde ettigi bu ödül son derece mutluluk verici.
Not: Ali Bayramoglu'nun kendisiyle yaptigi Demokrasi Arsivi adli programin videosu Kanal 24'ün internet sayfasinda erisilebilir ve siddetle tavsiye edilir.
Abonnieren
Posts (Atom)