Montag, 22. Februar 2010

Ridvan'a bir özür borcunuz yok mu?


Dünkü derbi sonrasi yazilan yazilardan bir tanesi cok ilgi cekiciydi. Demirkol'un bugünkü Milliyet'te cikan yazisindan bahsediyorum.

Diyor ki Demirkol,

"Savunması sorunlu bir takım olarak başladığı sezonda Galatasaray artık dinamik bir savunma takımı..."

ve devam ediyor,

"...Başta Hollandalının bir B planı olmayışı eleştiri konusuydu. Atletico maçı dün önümüze bırakın B’yi Z planını koydu. Galatasaray sezon başında neyi temsil ediyorsa bugün tam tersi noktada çünkü..."

Demirkol burda yuvarlak konusmus. Rijkaard'in B plani olmayisi elestiri konusuydu derken, elestiriyi yapani ve o elestiriyi yapti diye o kisiye neler yapildigini es gecmis... Bunu ilk olarak elestiri konusu yapan Ridvan Dilmen'di... Ve o bu lafi eder etmez, tanrilarina laf edilmesinden dolayi ciddi manada yaralanma yasamis narsist Galatasaray taraftari, kendisine etmedik küfürler, yapmadik hakaretler birakmamisti...

Aceto adli blogun sahibi kendi bilmez de ayni hakareti edenlerden birisiydi, genc sporseverlerin sevgilisi Banu Yelkovan, hakaret olmasa da müstehsiz bil dille Ridvan'i diline dolamisti, ve yukardaki yazinin sahibi olan yazar da, üstü kapali olarak Ridvan'a cakanlardandi...

Neydi bu Rijkaadrperestlerin o zamanlar söyledikleri; "Rijkaard sistem hocasidir, karsisindaki rakibe ve sonuca göre sistemiyle oynamaz, bir A plani olusturur ve onu mükemmellestirmekle ugrasir" vs.

Bugün gelinen noktada ise yine Demirkol'dan alinti yaparak,

"...Yani Rijkaard bırakın A planından B’ye geçmeyi, Z’yi bile zorluyor... Oyunu enine geniş oynayan bir takım olmaktan dar alan savunması yapan ve direkt kaleye yönlenen bir ekibe çevirildiler...."

Galatasaray'in geldigi noktadan hayranlikla bahsedebiliyorlar... Hadi anliyoruz, Rijkaard ne yaparsa yapsin bunda bir keramet bulacaksiniz; ama en azindan aylar evvel bugün Rijkaard'in övdügü yönlerinizi eksik oldugu icin elestiren adama karsi yaptiginiz hakaretlerden dolayi özür dileyin...

Fenerbahceli icin derbi sonucun anlami ve Keita'nin dirsegi

Fenerbahce'yi cok ciddi bir sekilde ilgilendiren bir derbi daha geride kaldi. Bazilari saniyorum ortaya cikan sonucun tam da Fenerbahcelilerin istedigi bir sonuc oldugunu iddia ediyor veya düsünüyorlar. Hakikaten öyle mi pekii?

Bütün Fenerbahceliler adina konusamam, ama benim icin bu sonuc iyi bir sonuc degil. Kazanan taraf Besiktas olsaydi daha cok mutlu olurdum.

Söyle ki;

Galatasaray icin Inönü'de alinacak olan bir 1 puan hic de kayip sayilmaz. Olagandir, sampiyonluk hesaplamalarinda mutlaka defterlerine bu maci 1 puan olarak yazmislardi. En azindan bu maca kadar da ligin zirvesinde olduklari ve simdiye kadarki hesaplarinda cok tutarsizlik olmadigi icin bu mactaki "normal" karsilanacak olan beraberligin illaki yerine bir galibiyet ikame edilme zorunlulugu dogmamisti. Hafta ici Atletico deplasmanindan elde edilen avantajli skorun üzerine bu aksam da en azindan yenilmemis olma hali camia üzerinde ciddi manada olumlu bir hava yaymistir. Zaten Galatasarayli bloglar arasinda biraz dolasirsaniz cok rahatlikla anliyorsunuz bu moral motivasyon halini. Sahadaki futbolcu özgüveni biraz da taraftarindaki bu destekten bulmakta. Sampiyonluk yarisinda bu cok önemlidir.

Su anda Fenerbahce'nin de en cok sahip olmasi ama ayni zamanda en az sahip oldugu seydir bu moral olgusu.

Besiktas'in galibiyet almasinda halinde yarisa Fenerbahce ve Galatasaray kadar ortak olacagi icin bu aksamki sonucla en azindan onun bir miktar geride kalmasi durumu Fenerbahceli acisindan bir avantajmis gibi gözükebilir ilk basta, zaten Fenerbahceliler icin en iyi sonuc beraberlikti yanilgisi burada basliyor.

Cünkü Besiktas'in o kadar cok sorunu var ki, hem saha ici hem de saha disi anlaminda, bu aksamki olasi bir galibiyetle sansi diger ikisine karsi en azindan kagit üzerinde esit gibi gözükse de ilerleyen dönemlerde yeniden tökezleyecegi icin iki takima en azindan bu sene rakip olamayacagini en bastan beri düsünmekteyim...

Tabii bir de Keita mevzusu var deginmek istedigim. Kendisinin attigi bu ücüncü dirsek. Hani söyle oyuncuyu gecerken yanlislikla elim carpti süsü verilen direklere de benzemiyor bunlar. Direk... Bunun anlami kirmizi ve oyuncunun cezalandirilmasi. Bu pozisyonlara görüntülerden ceza veriliyor diye biliyorum, yanlis bilmiyorsam. Kasimpasa maci sonrasi cezalandirilmamisti saniyorum, bu aksam en azindan bunun görülmesi lazim...

Keita'nin belliki karakter bozuklugu oldugunu gösteren bu cirkinlikleri 'ama ona onca faul yapan oyuncuyu hakem bir sekilde sari kartla kontrol altina almadigi icin o da sinirlenip dirsegi vuruyor napsin, hakem Ibrahim'in sertliklerine göz yummaliydi' seklinde hafifletmeye calismak ise ahlaksizlikla es degerdir. Yildiz futbolculari koruyalim yaygarisini yaparken o yildiz futbolcularin bu yaptiklarini da elestirmeden gecmeyelim... Keita'nin yaptigi tekil bir olay degil; bu üc oldu...

Sonntag, 21. Februar 2010

Overrated#1: Yildirim Türker

2000'li yillarin basinda onu ilk tanidigimd Radikal gazetesindeki kösesinde, itiraf etmeliyim ki cok begenmistim. Uzun yillar da kalemindeki leziz tada hayran kalarak okumaya devam ettim onu.

Fakat zaman icerisinde beni rahatsiz eden seylerle karsilasmaya basladim onda. Säyledikleriyle yaptiklari arasinda tutarsiz bir insan karsima cikmaya basladi. Kemalizme karsi sert elestiriler yöneltirken, hatta Kemalist Kisilik Bozuklugu gibi kendine özgü bir kavrami dahi kabul ettirirken esasinda kendi icerisindeki kemalizm ile yüzlesmedigini görmeye basladim. "Türbanlilari cagdaslastirmaliyiz" diyen Türkan Saylan övgüsü ve onu hümanist olarak degerlendirmesi cok önemli bir veriydi mesela. Onun övülüp durulan vicdani bu kadar aslinda. Yani tam bir vicdansiz vicdan kumkumasi.

Bildigi tek sey oturdugu yerden ahkam kesmek olanlardan birisi de o. Hicbir yerde elini tasin altina sokarken görmedik, cok sükür...

Neyse lafi uzatmadan onu Etyen Mahcupyan'in ehlil kalemine birakalim:

"Kendisini kirli siyasetin disinda duran, mazlumdan yana siyasetini tavizsizce sürdüren 'hic yaslanmayan bir taze gelin' saniyor..."

Semih Kaplanoglu ve Altin Ayi


Semih Kaplanoglu'nun sinemasiyla cok hasir nesir olmadim. Üclemesinin ilk filmi "yumurta"yi izledim sadece. Etkilendigimi söyleyemem...

Karsimda Nuri Bilge Ceylan'in filmleriyle benzerlikler tasiyan bir eser duruyordu sanki.

Nuri Bilge Ceylan'in, sinema sanatindan cok anlamayanlarin kendisini övmek niyetiyle söyledikleri ama esasinda düpedüz adama hakaret ettikleri "fotograf albümü gibi harika görüntüleri"nin bir sus bulutu gibi aralanip arkasina ulasilabildiginde, ucurumda kurulmus muhtesem bir yapiyi andiran hikaye örgüsünü görebiliyorsunuz...

Yumurta'da ise her ne kadar Nuri Bilge Ceylan'in erkeklerinden daha duygusal ve bu haliyle daha cana yakin karakterse de, onun kendi ic dünyasina yolculuktan öteye bize birsey anlatilmiyor gibi gelmistir bana... Bütün bir film boyunca tek bir karakterin kendi icdünyasinda ciktigi gecmise dair yolculugu izleyip durmaktan ise cok zevk almiyorum. Onlarin disariyla olan temasi da cok önemli benim icin. Ve ordaki hikayeyi de görmek istiyorum.

Her neyse, yine de anlatim teknigindeki sadelik ve özgünlük, yukardaki kiyaslamanin aksi yönünde Nuri Bilge Ceylan'dan daha 'yerli' olabilmesi ile Semih Kaplanoglu, benim yönetmenlerimden olmasa da ülke adina cok degerli bir isim kuskusuz ve onun elde ettigi bu ödül son derece mutluluk verici.

Not: Ali Bayramoglu'nun kendisiyle yaptigi Demokrasi Arsivi adli programin videosu Kanal 24'ün internet sayfasinda erisilebilir ve siddetle tavsiye edilir.

Samstag, 20. Februar 2010

Favorim Besiktas


Uzun uzun teknik analiz dökümü yapip da ortaya bir sonuc koyarak Besiktas'in favori oldugunu iddia etmeyecegim.

Cünkü acik konusmak gerekirse ben bu iki takimin teknik analizine girecek kadar haklarinda bilgi sahibi degilim, kendilerini cok fazla da izlemisligim yok.
Benimki daha cok bir his... Oluyor bazen böyle bende. Arkasindan da sunu düsünüyorum; Galatasaray kötü bir oyunla da olsa haftaici cok iyi bir sonucla döndü Madrid'den. Bu onlara bu haftasonu olabilecek puan kaybi icin tolerans sagladi. Diger taraftan Besiktas, evinde oynadigi bir derbi macinda son haftalarin da puan kayiplarinin getirdigi kriz ortamini ortadan kaldirmak icin galibiyete ulasarak yarisdaki iddiasini devam ettirmek isteyecektir...


Yani esasinda sonuca benim fikrimce bu etkenler daha cok etki edecektir... Bir taraf olasi bir beraberligi ve maglubiyeti tolere edebilirken diger taraf icin beraberlik bile bir kayip niteligindedir... Ve bu karsilasmada galibiyete ihtiyaci olan taraf ona ulasacaktir...

Daum'la ilgili firindan yeni cikmis bir klise


Neydi 2. Daum dönemi baslangiciyla birlikte anti-Fener cephesinin homurdanmalari ve piyasa sürdükleri kliseler...

1. Daum, Avrupa'yi önemsemez, o sadece ligte takimini samiyon yapmanin pesinde günü birlik planlari olan bir pragmatistir...

2. Daum'un oynattigi takima asla bir sistem ve felsefe yerlestirmez, sonuc odakli futbol oynatir.

Avrupa kupasi grup maclarindaki performans devam ettikce ilk suclama rafa kaldirilmisti. Lille karsisinda elenilirse piyasaya yeniden gelecektir.

Takim ayaga pas oyunu oynarak oyunu acmaya calismasi, oyunun kontrolünde elinde tutarak tempoyu ayarlama gayeti icerisinde olmasi ikinci suclamayi da nihayet ama emin olun gecici süreligine rafa kaldittirdi...

Bu iki suclama etkisizlesince yerine yenisi koymak kacinilmaz oldu elbet. Imda da kim yetisti tam olarak bilmiyorum ama oldukca iyi bir silah buldular yine. O kadar iyi kullandilar ki bunu, Fenerbahceli taraftarlar arasinda bile idrar yolu enfeksiyonu rahatsizligi yüzünden takimin basinda ciktigi bir kupa mesaisinda battaniyede sarilibir sekilde kulübede oturan Daum'a "nerde eski Daum nerde bu ruhsuz adam" diyenler cikti. Neydi yeni silah; "Daum motivasyonsuz, emekliligini bekliyor"

Freitag, 19. Februar 2010

Gökhan Ünal sahaya


Guiza gerek zihinsel gerekse de fiziksel anlamda cöküs icerisinde. Ne dogru hamleler yapabiliyor oyun icerisinde ne de yapmak istedigini yapabilecek gücü bulabiliyor bacaklarinda.

Semih istenilen parca su siralarda yine, dün mactan sonra özellikle de... Ama bu Semih, Manisaspor macinda alti pasin icerisinde topu kaleciye nisanlayan Semih degil mi? Hani Guiza o pozisyonlar harciyor deniliyor ya, Semih Guiza'nin gerisinde kalan meziyetleriyle o pozisyonlara dahi girebilecek düzeyde mi ki? Hizli degil, rakip arkasina kosularda basarili degil... Hepsinden önemlisi Guiza'dan daha formda degil.

Benim önerim, ne Guiza, ne Semih; forveti bu haftasonunki karsilasmadan baslayarak Gökhan-Alex ikilisinden olurtusmayi denemek. Lille macindan sonra zaten Avrupa yok. "Hassiktir be Rifat abi" dediginizi duyar gibiyim, olsun ben söyleyecegimi söyledim.

Lille OSC-Fenerbahce: 2-1/ Avantaj-> Lille'de


Kuralar ilk cekildiginde dahi ben iyimser degildim. Onun üzerine, Lugano, Cristian, Emre gibi takimin önemli oyuncularinin sakatliklari ve bunun etkisiyle sahaya koyacaklari performanslarinin kendi ortalamalarinin altinda kalacak olmasi; Guiza, Semih gibi oyunculardan olusan forvet hattinin korkunc formsuzlugu; Deivid ve Ugur gibi isimlerin uzun süreli sakatligi nedeniyle olusan kadro darligi eklenince sonuc benim icin bu aksam ilk bastan belliydi...

Skora bakarak avantajli tarafin Fenerbahce oldugu iddia edilebilir. Lakin ben takim savunmasindaki bu form durumu ile Kadiköy'de Lille'nin en az 1 gol bulacagindan adim gibi eminim... Burda da devreye Fenerbahce'nin kac tane atabilecegi sorusu giriyor; iste bu soruya da yine son günlerdeki bu sefer de forvet oyuncularinin form durumundan dolayi gol bulmanin kolay olmayacaktir seklinde yanit veririm...

Velhasil hocamiz her ne kadar isi Istanbul'da bitiririz diyorsa da, ben bu avantajli görünen skora ragmen turun ucacagini düsünmekteyim...

Bunun bizim icin ifade ettikleri ne olabilir; birkac satir da ondan bahsedelim...

Zaten sene basinda ilk hedefin lig olarak gösterilmesi (ki bence de dogru olan bu idi) bu sene Avrupa'da büyük beklentilerin olusmasinin önüne gecmisti. O yüzden Lille karsisinda kaybedilecek tur taraftarlar üzerinde cok büyük bir hüsran olusturmayacaktir. Diger taraftan, sakatliklar, formsuzluklar ve cezalilar vs. derken bir hayli kisirlasan kadronun mücadele etmek zorunda oldugu cephelerin birinden uzaklasmasi bir avantaj teskil edebilir. En azindan sampiyonluk yarisina daha konsantre devam edilebilir...

Olasi bir saf disi kalisin götürüleri ise su sekilde olabilir:

Fenerbahce'de bu sene cok dogru isler yapildi. Aykut-Daum hamlesi, verim alma konusunda henüz istenen düzeye gelinemese de transfer girisimlerinde izlenmeye calisilan yol, kadroda eksiklikler olusabilecegini bile bile sirf transfer yapmis olmak icin yapilan transfere gönül indirmeden gecilen ara transfer dönemi, sadece rakip takim degil, kendi traftarlarinca da bir türlü sempatiyle karsilanamayan Aziz Yildirim'in menejerlik sistemini otutturmaya ve kendini yavas yavas geriye cekmeye calismasi...

Bütün bu olumlu hamlelerin meyvesini ise sahada görmeye basladik aslinda. Her ne kadar son haftalarda bariz bir formsuzluk, pesi sira büyük bir porsiyon sansizlik istenilen noktadan bir miktar geride gösteriyorsa da takimi, genel resimdeki olumlu tonlarin agirligi asikar. Takim güzel bir pas oyunu oynamaya calisiyor. Oyunu acmaya ve süratle rakip kaleye inmeye gayret gösteriyor. Bunu fevkalade yapamiyor elbette. Ama bu isler bugünden yarina olmuyor zaten. Mücadele ve istek seviyesi son üc sezonun ortalamasinin üzerinde. Tek eksik var; zaman... En cok ihtiyacimiz olan sey. Ama bizim futbol ortamimizda bu zaman denilen mefhum, oldukca da anlasilir nedenlerle, sonuca odakli...

Sampiyonlugun kacacak olmasi halinde, sayet Zico döneminde oldugu gibi Avrupa kupasinda ilerleyebilirse takim belki Yildirim o zamanki hatasini yapmaz ve ekibini bozmadan yoluna devam eder... Ama kacan bir sampiyonluk, bu üzerinde fikir yürüttügümüz bu turda saf disi kalma durumuyla kombine olursa bütün bu güzellikler de maalesef "yalan" olarak kalabilirler... Zira son haftalarda kaybedilen iki mactaki puanlardan dolayi felaket tellalligi yapanlarin, ben bu günlerde futbol takimi üzerine hicbir sey yazmak istemiyorum diyenlerin bu durumda neler söylebilecekler ve yapabileceklerini cok iyi biliyoruz. Takim ve yönetim üzerinde olusturulacak olan bur taraftar baskisi da yapilanmayi yok edecek yeni bastan baslamalara yol acabilir.

Iste olasi bir elenisin en büyük menfi etkileri bunlar olacaktir. Yoksa ülke puani, takim puani vs. benim su anda cok ciddiye aldigim durumlar degil.

Macin oyunsal anlamdaki teknik analizine cok girmedik ki bu blogu okuyanlar, nerdeyse her biri birbirine benzeyen kaliplasmis cümlelerle kurulan bu teknik analizlere girmekten hoslanmadigimi bilir... Zira olan biteni insanlar sahada görüyor ve aslinda bu hic de öyle komple analizler filan gerektirmiyor. Lakin bir iki oyuncudan bahsetmek isterim.

Deniz: Yenilen ikinci goldeki hatasi cok can yakici. Ama ben oyunun geri kalaninda oldukca iyi olan ve pozisyon alislari ile oldukca güven veren bu oyuncunun bu sansizliga kurban gidisine üzülüyorum. Deniz'in bu talihsiz hamlesi hep görülür, ama Lugano'nun ilk golde uzaklastirmaya calistigi topu rakibin ayagina teslim edisi atlanir. Maalesef.

Guiza: Guiza'nin sorunu hic tartismasiz zihinde. Cökmüs bir özgüvenle oynuyor. Bu kadar kötü bir oyuncu olmasi yoksa mümkün degil. Düzelmesini de beklemiyorum artik ben. Sene sonunda yollarin ilk ayrilmasi gereken kisi.

Donnerstag, 18. Februar 2010

Sporsever millet


Hollanda ligi de dahil olmak üzere Avrupa'nin her ligine yogun ilgi ve alaka... Avrupa'daki irili ufakli pek cok takim hakkinda baska hicbir ülke futbolseverinin bilemeyecegi kadar malumat...

Liverpool'u kadar Liverpool'u, Schalke taraftari kadar Schalke'yi, Fulham taraftari kadar Fulham'i vb destekleyen seven baska ülkeli futbolsever...

Okullarinda zorunlu yüzme dersi verilen ülkelerdekilerden olimpiyatlari izlemeye daha merakli olan insanlar...

Atletlerin, puz patencilerin, snowboardcilarin bircoklarinin adini ezbere sayabilenler... Belki dogru düzgün snooker masasi olmayan ülkede, O'Sullivan'i, John Higgins, Hendry vs. taniyanlar...

Sunlar bunlar vs vs vs....

Bazen geride durup söyle bir baktigimda manzaraya... Neden bu derece yogun bir pasif izleyici anlaminda ilgi var bu sporlara bu ülkede diye soruyorum kendi kendime...

Hani her tarafta tenis kortlari olan bir ülke olursun... En ufak bir sehrinde dahi... Parklarda vs. Grand slamlarda her daim bir iki teniscin olur. O zaman genclerindeki tenis bilgisini, Nadal, Sampras vs hayranligini anlamlandirabilirsin... Palandöken, Erciyes vs. Isvicre'deki kayak merkezleriyle rekabet halindedir... Sadece Kayseri'den degil, tüm yurttan insanlar bulduklari her firsatta kayaga giderler. Cocuklarin ta kücük yastan bir spor ile iliskisi olsun onu yapar... O zaman bu olimpiyat merakini cözümleyebilirsin.

Bu saydigim özellikleri bizlerden cok daha iyi tasiyan Avrupa ülkelerinde dahi bu derece yogun bir televizyonda spor müsabakalari izleme aliskanligi yokken bizim ülkemizdeki bu pasif izleyicilik saniyorum tam da aslinda olmayan seyle alakali... Yani o sporlari yapabiliyor olsak galiba bu kadar cok izleyici olmayacagiz...

Depresyonda olan bir garibanin bütün kisi evinde oturup film izleyerek gecirmesi veyahut sosyo fobik bir bilgisayar dehasinin ömrünü internette harcamasi gibi... Günlük stresin üzerimize yükledigi negatif enerjiyi bosaltmanin saglikli yollarini bulamadikca vücud kendi kendisini korumak icin hastalikli sekilde bu cihazlara mahkum ediyor bizi... Ev hanimlarinin evlenme programlari veya diz izlemesinden cok farkli degil bence yurdum genclerindeki bu spor ve en basta da futbol izleyicigili... Onlar Ali Riza Bey'e hayran sen Mourinho'ya...

Ibrahim Altinsay ve bitmek bilmeyen ahkamlari


Besiktas camiasinin ic yapisini cok bilmiyorum. Disardan gördügüm kadariyla Ibrahim Altinsay'a karsi büyük bir hayranlik besleniyor. Bir türlü anlayamadigim bu durumun nedenini de o cok iyi bilmedigim ic yapiya bagliyorum. Her halde bir bildikleri var insanlarin seklinde...

Onlarin bildikleri kendilerine kalsin ve Altinsay'i yüceltmeye devam etsinler, ben düsündüklerimi söylemeden edemeyecegim...

Benim zihnimde Altinsay, edindigi Radikal Gazetesi'ndeki kösesinden gazetenin spor servisinin yayin cizgisine uygun sekilde fevkalade ahlakci, biz bu oyunun güzelliklerinin pesindeki futbol dilencileriyiz diyen samimiyetsiz, sikici ve tek bildigi sey koca koca ahkamlar kesmek olan bir adam. Yazilarinin icine zorlama bir Hrant, ermeni meselesi, kürt meselesi, escinsel meselesi ekleme cabasi ve bunlardan bahsetmesi (yanlis anlasilmasin, bu konulara deginmesine kategorik anlamda karsi degilim, otursun söyle dört basi mamur bir kürt sorununa iliskin makale yazsin, memnun olurum, onun yaptigi, hic alakasi yokken birden bire futbolda yasanan bir aksakligi bir sekilde kürtlere de söyle yapan bir ülkede aksi beklenemez gibilerinden bir sekilde baglamaya calismak ve bu tribünlere ve profilini az cok tahmin ettigi Radikal okuyucularina göz kirpmaktir) bu samimiyetsizligin ve gösterisin ispati...

Kendisinin Besiktas kongresi öncesi ve sonrasi yazdiklari ortada. Ama onca talep olmasina ragmen aday olup da elini tasin altina koydugu görülmedi.

Kurulu kösesindeki konfor esliginde ahkam kesmek kolay. Yukarda bahsetmeye calistigim "sol durus" soslu yazilarla hayran kitlesini genisletmek cok güzel; ama is tasin altina eli sokmaya gelince yok...

Lafi suraya getircem, bugün kösesinde yine bir ahkam kesmis:

"Aidatını yatırdığı halde oy vermeye gelmeyen 5 binden fazla üyeyi ve Demirören’e oy vermeyen 3 bini aşkın kişiyi bir yana bırakıyorum. Demirören’e “Yeter” diyenlerin ezici bir çoğunluğu Kongre üyesi değil ki! Çoğu yüksek giriş ücreti yüzünden kulübün dışına atılmış taraftarlar. Taraftar ile Kongre arasındaki yarılmanın sebebi bu.
Bu yarılmayı ortadan kaldırmanın devrimci ve reformcu çözümleri var. Ben reformcu çözümü söyleyeyim:
Kendine çok güveniyorsa Yönetim, toplar bir olağanüstü tüzük kongresi... Giriş ücretini
2 bin liradan 200 liraya indirir. Yıllık aidatı da 50 liradan 300-400 liraya çıkartır. Halkın kulübünün kapılarını taraftara açar. Sonra da Kongre’de oy vermek için bekleme süresini iki yıldan altı aya indirir. Kulübünü çok seviyorsa da, Beşiktaş’ın ‘B’sinden haberi olmayan
kongre üyelerini temizler ayrıca."

Neden birileri, 'iyi de kardesim sen bu takimda yöneticilik yapmadin mi, o zaman neden degistirmediniz' diye sormaz?

Mittwoch, 17. Februar 2010

Guus Hiddink


Fenerbahce'nin kiymetini bilemedigi teknik adamlardan birisi idi. Sonra uzaktan izledik durduk basarilarini. Yasina ragmen sahip oldugu enerjisiyle ayni anda hem bir kulüp takimini hem de cok uzaklardaki bir milli takimi calistirabildi ve bu görevlerinde hep basarili oldu...

Onun bir faydasi da saniyorum, milli takim üzerinde sürekli egemenligini hissetirmek isteyen Galatsarayli lobisinin Ersun Yanal, Senol Günes gibi isimlere yaptigini ona yapamayacak olmasi...

Lakin fotodaki bakislari beni ürküttü. "N'oluyoruz lan" dermis gibi...

Freitag, 12. Februar 2010

Okay Karacan'i elestirmeye devam

Okay Karacan elestirileri bazi bloggerlarda infiale yol acmis. Kendisinin twitterda yaptigi samimi üzüntü bildirisi anlasilan onu seven futbolseverlerin de icine dokunmus...

Okay Karacan'i elestirenlerin önemli bir kisminin küfürlerle bu isi yapmasi savunulacak degil. Ama su noktayi da es gecmemek lazim. Okay Karacan'a küfürlerle saldirildigi gibi yillardir, Emre Tilev'e de, Ertem Sener'e de ve digerlerine küfür edip durmadilar mi? Acik bakin eksi sözlük'te bu isimlerin basliklarina... Ordaki sinik snoplarin en fazla merhametle yaklastigi isimler Okay Karacan ve Murat Kosova olmustur... Emre Tilev, Ertem Sener gibiler ise her zaman alay konusu edilmistir, kisikleri hice sayilarak...

Simdiye kadar o insanlara yapilanlara ses cikartmazken bugün kalkip 'Okay Karacan'a da bu yapilmaz' diye isyan edip arada futbolun güzelligi klisesine, onun bu oyunu izlerken ne kadar zevkli hale getirdigine vurgular yapmak filan benim nazarimda maalesef kabul görmemektedir...

Okay Karacan'i aynen bir Galatasarayli amigo gibi spikerlik yaptigi icin elestirdim. Bugün de bunun arkasindayim. Baskalari o Antalyaspor gol attiginda da ayni siddette bagirdi diyorlar... Youtube'dan actim görüntüleri yeniden izledim. Kesinlikle degil... Burda tabii, o Galatasaray taraftari oldugu icin veya Antalyaspor karsisinda Galatasaray'in turu gecmesini istediginden böyle yapiyordur demiyorum... Neden böyle yaptigini bilemem, ama ortada net bir sey var. Bu ligi tanimayanlari getirip dinlettirmis olsaydik iclerinden büyük bir kisminin "bu adam Galatasaray'i destekliyor galiba, cok heycanlaniyor onlarin ataklarinda" diyecegine eminim...

Dedigim gibi niyeti beni ilgilendirmiyor, kötü veya iyi... Ortada bir olgu var ve bu olgunun elestirilmeye ihtiyaci oldugu kanaatindeyim...

Maci güzellestirmek, maalesef bir tarafin ataklarinda avaza avaz bagirarak, Arda'nin attigi her calimda zevkten sarhos olmakla olmuyor... Ben spikerin maca biraz da keyifle bakabilenini, olaylar hakkinda espri yapabilenini, rahat olanini, Arda'nin calimlarindan heycana kapilip zevkten dört köse olmasini degil de, o calimlari sevimli bir takim espri ve cagrisimlarla övmeyi bilenini severim... Gerekirse hakeme kizsin, pozisyonlar hakkinda subjektif yorumlarini da yapsin... Ama savunma kalan tarafin cabasini es gecip sürekli atak yapan tarafin hücum girisimlerinden orgazm olup durmasin... Gol oldugunda da o kadar bagirmasina gerek yok...

Emin olun; o her Arda calimindan sonraki kusturucu bagirislarinin yerine 'Antalspor karsisinda Galatasaray oyunuyla bu turu daha fazla hak eden tarafti bence sayin seyirciler' dese beni bu sekilde rahatsiz etmezdi...

Donnerstag, 11. Februar 2010

Gönüllerde elenmis sayilmak


Galatasaray karsisinda elde edebilecegi hicbir psikolojik üstünlük firsatindan yararlanamiyor Fenerbahce, istikrarli bir halde... Cok iyi bir futbolla da olsa kaybedilmis bir tur Galatasaray cephesinde onca moral ve kimya bozukluguna yol acmisken bir takimin kendisini bu hallere düsürmesi anlasilir gibi degil.

Taraftarin nefret objesi Guiza'nin son dakika süpriziyle elde edilen tur, tur degildir arkadaslar. Her ne kadar gercek, turu gecen taraf olarak tarihe hangi takimin isminin not düsüldügü ise, hakikat de o tur elde edilirken takimin gönüllerde biraktigi izdir...

Kimse nerdeyse hicbir as oyuncusuyla sahada olmayan Fenerbahce'den ligi iyin takimlarindan birisi olan Bursaspor karsisinda illaki bir galibiyet beklemiyordu... Özellikle de 3-0 in rövansinda. Ama adi Fenerbahce olan bir takimin, 3-0'lik avantajla ciktigi bir kupa karsilasmasinda turu 92. dakika buldugu süpriz golle gecmesi karsisinda mutluluk duymam beklenmesin benden.

Yönetimin devre arasinda transfer yapmamasini pek cok Fenerbahcelinin aksine savunmustum. Ama bu takim eksikleri yüzünden bu hale gelecekse her seferinde, ciddi bir risk ile karsi karsiyayiz demektir saniyorum.

Caner Erkin


Bizim yöneticilerin yurt ici transferde ne kadar hizli ve is bitiricilik kabiliyeti yükse disarda, ayni derece efektif olmadigini daha evvel yazmistim. Benim bunlari yazarken kast ettigim, yabanci isimlere yönelik transfer hamleleriydi... Lakin Caner örneginde de oldugu gibi, sadece yabanci degil, yurt disindan getirilecek olan her isimde ayni ataleti görebiliyoruz yönetimde...

Lakin burda tabii oturdugum yerde ahkam kesmek istemiyorum. Belki onlarin belirli bir transfer cervecesi var ve o dogrultuda hareket ediyorlar. Her ne kadar Cristian, Maldonado, Josico gibi vasat örnekler bu iyimser yaklasimi cürütmeye yetse de...

Caner'i Fenerbahce yönetimi neden düsünmedi? Düsündü de alamadi mi? Gerekli mi görmedi, yoksa yetersiz mi gördü?

Caner'i Galatasaray formasi altinda izledikce bu sorulari soruyorum sürekli kendi kendime...

Dos Santos sene sonunda kalir mi gider mi belli degil. Eger geldiginden beri nasil oynuyorsa öyle devam ederse önümüzdeki maclarda da, muhtemelen gider. Caner de ayni sekilde bu formla devam ederse, zaten transfer önceligi kendinde olan Galatasaray onu kacirmayacaktir, maalesef...

Halbuki Carlos'un gittigi onun yerine Andre Santos gibi iyi denecek bir sol bek bulan Fenerbahce'de, sol öne, Ugur ile birlikte rotasyon cercevesinde oynayabilecek ne güzel bir futbolcudur Caner... Üstelik, simdi Galatasaray'da cogu zaman oynamak zorunda kaldigi ve bundan cok memnun olmadigi sol-bek mevkisi degil, sol-ön onun Fenerbahce'deki yeri...

Eminim ki transfer sezonunda Fenerbahce yabanci haklarindan birisini o mevki icin kullanmaya calisacak. Burasi icin isim arayacak. Caner dururken oraya yabanci isim aramak cok mantikli degildir... Ama satin alma önceligi kendi olan Galatsaray Caner'i öyle kolay kolay birakmayacaktir, yani bu hamle icin her durumda gec kalinmistir.

Mittwoch, 10. Februar 2010

Okay Karacan


Bu aksam kutlu bir hadise gerceklesti yine. Galatasaray'in kupadan elenmesi elbette bir Fenerbahceli olarak beni cok mutlu etti.

Ben rakip taraftar olarak kendi penceremden iyimser bakiyor ve bu maglubiyetin onlarda yol acacagi moral bozukluk ve bizim tarafta saglayacagi psikolojik üstünlük üzerinden mutluluk yasiyorum. Lakin mac sonrasinda Galatasaray taraftar cephesinde de durumun cok farkli olmadigini gördüm. Onlar da kendi acisindan iyimser yaklasmislar (ki söz konusu Galatasaray taraftariysa takimlarinda illaki övecek bir yer bulmamis olmalari ihtimal dahilinde degildir.) ve Ugur'un gelecek adina sactigi isiga, Caner'in performansina, takimin falanca dakikalarda rakibine nasil da top göstermedigine filan bakmislar...

Neyse konuyu yine esas mecrasina cekelim, ne diyorduk... Okay Karacan.

Ne güzeldi degil mi NTV'den Ispanya ligini anlatmak Okay abi... O sirin suretinin zihinlerde yarattigi sevimli cagrisimlarin sarhoslugu ile agzindan cikan her kelime "aman efendim keske bütün maclari Okay Karacan anlatsa" dedirtiyordu bizlere... Sagda solda Besiktasli oldugu yazilmis kendisinin ama bu aksamki macta ben onu daha cok GS TV'de Galatasaray'in hazirlik macini sunan bir amigoya benzettim.

Gecmis olsun.

Dienstag, 9. Februar 2010

Rijkaard'in dokunulmazligi!

Bilindigi üzere Antalyaspor karsilasmasinda oyuncusu Jo'nun sakatlanmasinin sorumlusu olarak Yalcin'i hedef göstermisti Rijkaard.

Olay daha sonra farkli bir boyuta uzanmisti. O bahsedilen pozisyonda Jo ile Yalcin'in degil bir baska ismin mücadele ettigini; Yalcin'in da Jo'yu bilerek sakatladiklarini ve ayni sekilde kendisini de o sekilde sakatlayabilecekleri yönünde Caner'i de tehdit ettigini ileri sürdükleri görüntün ise bu sakatliktan cok daha önce gerceklestigi anlasilmisti.

Bu rezaletin üzerinde hala insanlar kulaginin üzerine yatmis durumunda. Muhtemelen bu suskunluk bu ahlaksizligi yapan kisinin bu ülkeye lütfedip de geldigi icin kendisine sükran borclu oldugumuz Rijkaard olmasindan dolayi...

Efendim neticede onun bu ülkede bulunmasi büyük bir sans. O ülkemizin futboluna cok sey katan bir isim. Total Futbol'u ögretiyor, oyunun güzelliginin pesinde olanlari yaptiklariyla büyülüyor.

O yüzden örnegin bir Daum, bir Yilmaz Vural yapsa simdiye coktan ipe cekilmis olmalarina yol acacak siddetteki bu ahlaksizliga yapan Rijkaard olunca ses cikmiyor.

Bir oyuncu agir bir iftiraya maruz kaliyor ve hedef gösteriliyor. Tepki göstermek icin daha ne yapilmasi lazim?

Not: ben dün bunlari karalarken yarida kalmisti yazi. Ancak bugün yayinlama imkanim oldu. Lakin bugün gördügüm kadariyla Radikal'den Ugur Vardar, bu konuda güzel bir yazi yazmis. Okunmasini tavsiye ederim.

Montag, 8. Februar 2010

Saracoglu'nun zemini

Dünkü karsilasmayi izlerken sürekli zihimde su cümleler dolasti: Bir de fikstür avantajindan bahsedilip duruyor. Bu zeminle esasinda fikstür avantaji denilen sey tam manasiyle bir dezavantaj teskil edecege benziyor. Keske takimin disarda oynamak zorunda kaldigi karsilasmalarin sayisi daha fazla olsaydi...

Bunlari düsünen sadece ben degilmisim. Ariel Ortega adli blogta da neredeyse birebir ayni seyler düsünülmüs. Arkhe yine benim bir önceki postta yazdiklarima cok paralel seyler söylemis. Ve nihayet Mehmet Demirkol kösesinde bir an evvel maclarin Olimpiyat Stadina alinmasi gerektigini yoksa ev sahibi avantajinin yitirilecegini iddia etmis.

Olimpiyat Stadina gidilmesini mantikli bulmuyorum. Ihtimal de vermiyorum. Ama hemen herkesin üzerinde anlastigi bir gercek var ki bu zeminin canimizi cok yakacagi...

Ya zeminle ilgili nasil olacaksa olacak ve bir an evvel iyilestirmenin yollari aranacak, ya da takim en azindan Saracoglu'ndaki karsilasmalarda farkli bir oyun plani gerceklestirmeye calisacak. Cok sevdigi ve kurmaya calistigi ayaga pas oyunundan bir süre feragat edecek. Ne de olsa, Daum bu isi Fenerbahce'ye su andan Rijkaard'tan daha yogun ve basarili yaptiriyorsa da hala Rijkaard oyunun güzelligini isteyenler icin bir tanri iken Daum bu isin katili...

Sonntag, 7. Februar 2010

Avantaji kullanamamak


Bu sezon kacinci defadir taraflar yani Galatasaray ve Fenerbahce birbirlerine bir adim öne gececek firsati sunuyor iken digeri bunu elinin tersiyle itiyor. Bir post altta Galatasaray'in beraberliginin ne derece önemli oldugunu söylemistim, ama maalesef Fenerbahce bu sansi degerlendiremedi...

Fenerbahce'nin bu tökezlemesinde diri ve mücadeleci rakibi Diyarbakirspor kadar maalesef kendi sahasi da rol oynadi... Fenerbahce ayaga oynadigi hizli paslarla sonuca gitmeye calisan bir takim. Bu karsilasmanin basinda da bunu denedi. Ama öyle bir sahasi var ki, bu tarz bir futbol oynamak hic de kolay olmamakta... Hele bir de karsinizda fizik düzeyi yüksek, iyi mücadele eden ve kapanan disiplinli bir takim varsa söz konusu olan zemin de bütünüyle rakib icin islerlik kazanmakta...

Her seye ragmen Özer sakatlanip cikana kadar fena gitmiyordu Fenerbahce. Belki pozisyon bulmakta sikinti yasamisti (sadece iki tane), ama en azindan topa hakim olabilmekte, her an gol gelebilir hissini vermekteydi. Yani sahada yerleri belli, sistemi belli, iskeleti belli bir ekip vardi ve bu ekip er ya da gec sonuca gidecekti. Fakat nedendir bilmiyorum Özer'in sakatlanmasiyla oyuna giren Guiza ile birlikte Fenerbahce'nin sistemli takimi yerini rus ruleti oynayan bir cilgina birakti. Takim tam ortadan ikiye yarilmis bir tarafta rakip ceza sahasi cevresinde yigilan forvet oyunculari diger tarafta ise Diyabakirspor'un her dönem topa hakim olabilen sprinter golcüleriyle mücadele etmek durumunda kalan savunmacilar...

Bu panige neden kapinildi ve neden böyle bir düzensizlige girildi ben anlayamadim. Halbuki geride yeteri kadar süre vardi ve Özer sakatlandiginda oyuna pek ala orta sahada görev yapacak bir isim alinarak ayni düzende devam edilmeye calisilabilirdi. O sayade Diyarbakirspor'un elde ettigi golü göremeyecegine emin olabilirdik...

Bu konudan cok anlamam ama zeminle ilgili de konusmak isterim. Umarim Lugano ve Özer'in sakatliklarinda bu zemin rol oynamamistir. Yoksa hakikaten cok yazik. Size avantaj saglamasi gereken sahaniz, sadece oyun planinizi bozmakla kalmiyor oyuncularinizin da sagligini ciddi manada tehliye atiyor demektir ki bunun adi skandaldir...

Hakem icin ise söylenebilecek tek söz var; rezalet... Evvela Fenerbahce geriye düstükten sonra bütün faullerde taktir hakkini Fenerbahcelilerden yana kullandi. Ama ayni isim, penaltiyi calamadi. Topuz'u oyundan atisi artik düsen seviyenin dip noktasi denilebilirdi ki, neden o kadar oldugu anlasilmayan uzatma süresi de olmasi gerekenden kisa kullanilarak daha da cukura inilebilecegini gösterdi...

Fenerbahce icin büyük firsat


Kayseri deplasmani ligin en zorlu birkac deplasmanindan birisi... Burdan galibiyetle dönmek büyük meziyet, beraberlik ise son birkac sezondur büyükler icin vaka-i adiye...

Galatasaray'in basina gelen de buydu... Mücadele olarak Galatasaray'in fena bir mücadele ortaya koymadigi görülüyor. Ama o ligin basindaki istahlarindan ve pozisyon bulma kabiliyetlerinden cok seyi yitirdikleri asikar.

Üc takimin kafa kafaya yaristigi ve sezon sonuna kadar da öyle devam edecegi ligte birinin kaybettigi her puan bir digerinin büyük kazanci durumunda... Bu beraberlik bu yüzden her haliyle Fenerbahce icin büyük bir avantaj.

Galatasaray'a gelince...
Son üc haftadir Fenerbahce'nin aksine kötü bir performans koyuyorlar ortaya. Ortada belki cok fazla dramatize edecek bir durum yok ama diger taraftan bakildigi zaman beklentilerin bu derece yükseltildigi bir noktada kaybedilen her puan veya ortaya konulan her düsük performans cok büyük bir endiseyle izlenmekte...

Rijkaard'i tanri, Nesskens'i peygamber, Haldun'u deha olarak nitelerseniz ve atilan adimlara karsi en ufak bir kusku tasimayip, analitik yaklasimdan kacinirsaniz varacaginiz nokta da bu olur...

Bu takimin santraforu yokken neden Nonda gönderilir dememisseniz, bundan daha beter sonuclara müstâhaksiniz demektir....

Freitag, 5. Februar 2010

Özer sola


Fenerbahce'nin son haftalardaki yükselen performansi rakiplerinin canini siktigi gibi kendi icerisindeki "sinik", hicbir halti begenmeyen, bildikleri tek sey Aziz Yildirim elestirisi olan traftarlari da heyecanlandirmisa benziyor...

Lakin bu dönemde ortaya cikan Ugur Boral sakatligi gercekten cok büyük bir sansizlik. En basta da onun adina. Bu noktada takimin solunda eksiklik olacagi asikar. Ama ben yine gözünü transfere diken taraftarlarin aksine devre arasinda buraya bir takviye yapilmaliydi demekten ziyade, oraya kadro icerisinde cözümlerin bulunabilecegine inaniyorum. Vederson'dan yeterli performans alinamayabilecegini hissettigim icin de sol önde oynayacak ismin Özer Hurmaci oldugu kanaatindeyim...

Bakalim sizler ne diyorsunuz?

Dienstag, 2. Februar 2010

Demirkol'un durdugu yer!


Blogu yakindan takip edenler bilecektir ki, Deemirkol ile ilgili burda sürekli elestiriler yer alir. Nasil almasin? Kendisi gecenlerde, Aykut Kocaman'in istifadan döndügü haberlerinden sonra Spor Servisi'nde, "bence bizim bildigimiz tanidigimiz Aykut Kocaman zaten simdiye kadar coktan gitmeliydi" deyiverdi.

Haydaaaa... Nerden cikti simdi o? Ferudun her zamanki hablerinden birine imza atiyor, Kocaman ikinci defa istifadan döndü diye. Demirkol da Ferudun'u ve onun Fenerbahce ile ilgili problemlerini bilmezmis gibi olayin üzerine atlayip atesi körüklemeye calisiyor. Temellendirmesi de su: "Edu'ya yapilanlardan sonra Kocaman'in o kulüpte kalmamasi gerekirdi..."

Edu'ya ne yapildigini bilmiyoruz. Edu birsey anlatiyor, fakat buna mukabil yönetim de baska birsey söylüyor! Ve ben hala neden yönetime degil de Edu'ya inanmamiz gerektigine ikna olabilmis degilim. Bu noktada Demirkol, Mehmet CIftci'nin Edu ile yaptigi röportaja vurgu yapiyor ve utanmadan yönetimin bu röportaja cevap vermediginden bahsediyor. Halbuki yönetim yukarda da bahsettigim gibi Edu olayini ilk ciktigi dönemlerde yalanlamisti, sonrasindaki Ciftci röportajinda ise Ciftci'nin neden israrla böyle haberler yaptigini anlatmaya calisan bir aciklama yapmisti.

Demirkol'un bu noktada devreye giren refleksleri su sekilde gelisiyor. Daha önceki aciklamayi unut. Sonrasinra yapilan Ciftci röportajina hic elestirel ve süpheci yaklasma. Yönetimin bu adam zaten menejerlik yapiyordu ifadesini ise, böyle aciklama olmaz diye görmezden gel. Ve bu noktadan itibaren yillardir Fenerbahce'ye bir akil lazim, bir direktör bir CEO lazim diyen birisinin tam da öyle bir isim ve kurum yapilandirilmaya calisilirken o ismin simdiye kadar istifa etmesi gerektigini söylemesi ve bu yapiyi bozmaya calismasi cok ahlaki degildir. 100 seneyi askin bir süredir varolan bir kulübün geleneklerine hic uymayan bir yapinin oturtulmasi elbette o kadar kolay olmayacakti. Ve elbette bu yapilanma otururken cok krizler cikacak, cok sorunlar olusacak. Bu noktada bu sportif direktörlük kurumunu yillardir savunagelen birisinden beklenen ilk firsatta bu kisi istifa etmeliydi demesi mi, yoksa bu tür sikintilar olabilir, bu yol dogru bir yol, umarim Kocaman hemen yilip birakmaz ve bu yolda hem o hem de yönetim sabirla yollarina devam ederler demesi mi?

Dürüst ve namusuyla bu isi yapiyorsa elbette ikincisi. Ama kimse kusura bakmasin ben bu konuda ona gövenmiyorum artik. Bunu son zamanlardaki tüm cikislarindan ve aciklamalarindan anlayabilirsiniz. Bakiniz medyada bir de Ayhan Tumani cephesi olustu. Klan seklinde herkes ona yüklenmekte ve yine basta Vatan Gazetesi olmak üzere belirli spor servisleri araciligiyla onunla futbolcularinin arasinda sorun oldugu hissi yayilmaya calisilmakta. Bütün bu haberlerin üzerine, ikide bir Demirkol'un Ayhan Tumani'nin Türkcesiyle alay etmesi, onunla dalga gecmesi ve sürekli Daum'un ne dedigi tam olarak cevirilemiyor mizmizlanmalari tesadüf olamaz...

Sizi bilmem, benim icin Demirkol'un ne istedigi ve nerde durdugu cok acik. Benim icin bir Deniz Derinsu'dan, bir Mehmet Ciftci'den bir Kemal Belgin'den, bir Ferudun'dan veyahut bir Gürcan'dan farki yok onun... Yazarligini pek sevmem ama, bir Altan veya bir Ridvan olamayacaktir asla Demirkol...

Montag, 1. Februar 2010

Rotasyon önemli mi gercekten?


Daum'un takimin basina getirilisinden hosnut olmadigimi, daha dogru bir ifadeyle cok fazla heycanlanmadigimi daha evvel birkac kez yazdim saniyorum. Nedenleriyle birlikte. Yeniden girmeye gerek yok. Konumuzla alakali kismini alip yolumuza devam edelim:

"Daum rotasyona cok önem vermez ve elinden gelse tüm sezonu ayni 11 ile bitirmeye calisir." Kabaca bu idi argümanlarimdan birisi. Ben ise aksine rotasyonun futbolda cok önemli olduguna, sahadaki oyuncularin herhangi bir eksikliginde, onlarin yerine yedeklerin oynadiginda hicbir eksikligin hissedilmemesi icin o oyuncularin her an hazir olmasi gerektigine bunun icin de onlarin da sürekli belirli bir takim rotasyonlarla takimda yer bulmasi gerektine inanirim.

Lakin dünkü Sivasspor maci bana bu konuda acaba mi dedirtti itiraf etmeliyim. Daha evvel dogru düzgün süre almayan, Deniz, Ugur gibi oyuncular oynadiklarinda bir anda bu kadar basarili olabiliyorlarsa, onlar zaten rotasyona girmeseler dahi hep hazir durumdalar demektir... Bu da su demek oluyor, oyuncunun hazir olmasi icin illaki rotasyon gerekmiyor.

Belki de Daum, aynen bu sezon Babbel'in Stuttgart'ta yasadigini yasamak istemediginden, yani rotasyonun ayni zamanda takima da bir iskelet otutturmayi zorlastiracagini öngörerek bu yolu izledi. Yedekteki isimleri ise her an hazir tuttu. Özer aldigi her sürede hep begenildi. Slecuk'a ilk defa bu kadar az tepki geldi. Deniz ve Ugur'dan insanlar hayranlikla söz ediyor.

Saniyorum bu konudaki elestirilerimizi de Daum ile ilgili, gözden gecirmeliyiz artik yavas yavas...

Mittwoch, 27. Januar 2010

Fenerbahce'nin Vizyonsuzlugu!

Bloglar arasinda dolasirken dikkatimi ceken bir husus var. Fenerbahceli taraftarlar Galatasaray'in yaptigi transfer hamlelerinden dolayi ciddi manada kiskanclik ve huzursuzluk icindeler. Panige kapilmislar ve henüz transfer yapmadigi icin yönetimi, beceriksizlikle, is bilmezlikle ve vizyonsuzlukla sucluyorlar...

Transfer ne icin ve nasil yapilir? Bir noktada ihtiyaciniz vardir ve siz belli bir plan dogrultusunda uzun zamandir zaten izlemekte oldugunuz oyunculari o ihtiyaciniz oldugu noktaya monte etmek icin girisimlerde bulunursunuz... Ezeli rakibiniz havali transfer yapiyor diye, siz de yapmaya kalkarsaniz bunun adi vizyonlu olmak vs. degil, aptalliktir...

Kewell, Baros, Neill, Jo, Dos Santos, Keita, Rijkaard, Nesskens. Galatasaray'in son iki sezonda yaptigi "flash" transferler... Bu listeyi gören rakip takim taraftarlarinin öncelikle de zaten hicbir zaman hicbir seyi begenmeyen Fenerbahceli taraftarlarinin canini sikacagi asikar... Lakin önemli olan bir husus var: bu ikisi iki farkli takim. Tasidiklari dinamikler de o yüzden ayni degil. Ihtiyaclari ve eksikleri farkli. Fenerbahce'nin trasnfer politikasi ve vizyonsuzlugu elestirilecekse, bu Galatasaray'in yaptigi hamlelerden soyutlanarak yapilmali, onun gölgesinde veya etkisinde kalarak degil...

O haliyle düsündügümüzde belirli bir takim eksikliklerin oldugu asikar. Örnegin Daum gönderildiginde veyahut gittiginde yerine gelen Zico'nun belirli bir plan dahilinde degil, mecburiyetten, zaman darligindan ve transfere cok gec kalinmasindan dolayi takima getirildigini hatirliyoruz... Onun eline verilen kadro olusturulurken de menejerler araciligiyla yine cok ciddi bir plan ve perspektif cercevesinde olmayan Deivid, Edu gibi isimlerin transfer edildigini biliyoruz. Aragones döneminde de Guiza transferi basarisiz görünse de hamle itibariyle olumlu karsilanirken, takimda cok önemli bir bosluk olusturan Aurelio'nun alternatifinin son dakikaya kadar belirlenmedigi Josico hamlesiyle net bir sekilde gözler önüne serilmisti.

Bu sezon basinda ise, takima kazandirilaran Cristian ve Santos gibi isimlerin bazi taraftarlarca cok begenilse de beni tatmin etmedigini söylemek isterim. Fenerbahce'nin bu isimleri uzun zamandir izleyerek ve arastirarak mi transfer ettigini yoksa yine menejerler ve tavsiyeler dogrultusunda pazardan alir gibi -daha evvel cokca yaptigi- mi transfer ettigini henüz tam olarak bilmiyoruz...

Fakat buna mukabil bütün bu kaotik ve olumsuz tabloya ragmen, ligte lider, her iki kupada da yoluna son derece basarili bir sekilde devam eden bir takim var ortada... Yabanci transferler hususunda tatmin edilicilikten uzak kalsa da, yerli isimlerde oldukca basarili bir cizgi tutturdugunu yine söylemeliyiz yönetimin...

Örnegin iki sezon evvel getirilen Emre dolayisiyla yönetime nefret kustugumu cok iyi hatirliyorum. Lakin su anki manzara beni ciddi manada yaniltti. Topuz hamlesini de cok sinir bozucu bulmustum ama henüz tam resim cikmasa da ortaya, zaman bu konuda da beni haksiz cikartacak gibi. Gökhan Ünal ile ilgili de ayni hataya düsecegim seklinde bir his var icimde.

Velhasil söylemek istedigim; bir olduyu ele alip incelerken bunu bir bütün olarak degerlendirmeli ve bu yapinin ortaya koyduklarini dikkatlice okumaliyiz...

Yabanci transferlerde ne derece tatmin edicilikten uzaksa da bu yönetim (ki bu hususta PVH, Alex, Lugano, Luciano, Appiah, Aurelio gibi taraftarlarin sevgilisi olan yabanci isimleri transfer edenlerin de ayni yönetim oldugunu unutmadan) yerli isimlerde cok iyi hamleler yaptigini ve bütün olarak son alti sezonda 3 lig sampiyonluga 2 defa lig ikinciligine ve bir defa SL ceyrek finaline ulastigini görüyoruz. Bu sezon da yine sampiyonlugun en büyük favorisi ve demin de dedigim gibi her iki kupada da cok iyi gitmekte. Yani vizyonu, olaganüstü transfer hamleleri ve neredeyse tanri ilan edilecek olan teknik direktörüyle herkesin yere göge sigdiramadigi Galatasaray'in her anlamda önünde durmakta bu vizyonsuz ve becereksiz yönetimin takimi...

Kimsenin memnun kalmadigi, Kazim, Carlos ve Önder'in takimdan ayrilmasi nedense birden bire yine birer eksiklik ve zayiflama olarak okundu. 'Önder gitti onu begenmiyorduk ama simdi onun yerine adam almalisin' diyenlerin ayni zamanda 'iyi de kimi?' sorusuna verilecek cevabi olmali bence. Cünkü yabanci ismin belli bir siniri var, yerli oyuncu olarak da alabileceginiz oyuncular ve potansiyelleri belli. 'Su Kazim'a verilen süre biraz da Özer'e ve Topuz'a verilse' diyenlerin simdi o gittikten sonra illaki de transfer diye diretmeleri yaman bir celiski degil midir ey talip?

Fenerbahce, Önder affini da icine alarak söylüyorum, kadro sikintisi yasamamaktadir. Takimdan ayrilan Kazim ve Carlos'un gidislerini ise Topuz, Özer ve Ugur gibi oyuncularin daha fazla süre almasina, Santos'un da esas mevkisinde oynamasina yol acacak kutlu hadiseler olarak okuma taraftariyim... Enseyi karartmayalim ve rakiplerin yaldizli transferlerinin isiltisinda sarhos olmayalim...

Dienstag, 26. Januar 2010

Beklendigi gibi


Ara ara blogta bu mevzuya deginiyorum. Galatasaray ile Fenerbahce arasindaki büyük mücadele üzerine konusurken, Galatasaray'in elinin her durumda güclü oldugunu ve bunun nedeninin de genel itibariyle, Fenerbahce camiasinda yönetime, baskana, teknik direktöre karsi ciddi manada bir güvensizlik ve sevgisizlik hakimken, Galatasaraylilar, Fenerbahce yönetimini veya baskanini mafyözlükle vs elestirirken kendi baskanlarina tanrilastirma sakinca görmüyorlar... Rijkaard'in sadece kendi taraftarlari arasinda degil, tüm spor medyasi tarafindan dahi dokunulmaz ilan edildigine sahit oluyoruz... Laf etmeye yeltenen Ridvan'a karsi yürütülen linc girisimlerini unutmadik... Buna mukabil Daum, sadece kendi taraftalarinca degil, "bagimsiz" spor medyasinca hicbir sekilde itibar görmemekte...

Benzeri bir durum taraflarin transfer politikasi üzerinde de görülmekte... Ara transfer döneminde Fenerbahce kardosuna Gökhan Ünal'i katarken, Galatasaray, Neill ve Jo trasnferleriyle yine trasnfer döneminin sampiyonu oldu.

Gökhan muhabbetle karsilanmadi camiasi tarafindan. Konu üzerinde fikir beyan edenlerin hepsi de bu transferin ne kadar gereksiz ve manasiz ve de sacma oldugunu söyledi durdu... Tabii lafi Aziz Yildirim'in kulübü bir diktatör gibi yönettigini yine diline dolayarak... Pekii sizce ayni sartlarda bu transferi Galatasaray yapsaydi camiasi nasil degerlendirirdi transferi... Emin olun söyle yazilar okurduk o Galatasarayli bloglarda: "Gökhan Ünal iki sezon öncesine kadar bu takimin almayi cok istedigi ama alamadigi oyuncu idi. Ligin gol krali, Topuz ile birlikte Kayseri'nin en önemli silahlariydilar... Trabzon'da yasadigi performans düsüsü onun bu degerini öldürmemeli... Sakatlik ve benzeri durumlarda yapilacak olan rotasyon uygulamasinda, zaten takima faydasi olmayan bir Burak ve artik iki sezon öncesinin fiyatiyla karsilastirildiginda komik olabilecek bir ücretle bu oyuncunun takima kazandirilmasi elbette önemli bir hamle."

Evet, evet, aynen benzeri laflari duyardik... Sorunlu oyuncu olduklari ve bellirli bir bölgeye biriktikleri durumlarindan hareketle Dos Santos ve Jo transferleri sayet Fenerbahce tarafindan yapilsaydi kesinlikle burun bükülecek isimlerdi. Ama transferi Galatasaray yapinca bu dönemde yapilacak nokta transferler oluyorlar.

Dienstag, 12. Januar 2010

Bu bir operasyon mu?


Edu'nun Mehmet Ciftci'ye verdigi röportaji ve basta yönetim olmak üzere Fenerbahce ile ilgili ne derece "felaket" seyler söyledigini herkes gördü saniyorum. Henüz görmemis olan varsa, suraya buyursun.

Bu röportajin yanina gecen hafta Carlos'un yine ayni sahisa verdigi röportaji ve arkasindan Ümit Özat'in konusmalarinin medyada büyük yer bulmasi konulsun... Ortaya cikan fotograf sizin icin ne ifade etmeye basliyor?

Acikcasi benim icin bir takim kuskulari üsüstürmeye yetiyor. Fenerbahce ile ilgili yaratilmaya calisan bu "felaket" atmosferi kurgulanmis ve planli bir projenin parcasi diye düsünmekteyim...

Bu proje, camia icerisindeki Aziz Yildirim muhaliflerini (Saran gibi), medya icerisindeki Aziz Yildirim düsmanlarini, genel anlamda Fenerbahce'nin zayiflamasini dileyenleri ve henüz herhangi bir kategoriye yerlestiremedigim Mehmet Demirkol gibilerini birarada birlestirmise benziyor...

Örnegin Saran'in Fenerbahce'de büyük bir sevgisizlik ortami bulundugunu ve bunun bas sorumlusunun Aziz Yildirim oldugunu söylemesi ile Demirkol'un Fenerbahce'nin sporcusuyla kurdugu iliskinin güven duygusuyla yanyana getirilememesinden bahsetmesi ve Fenerbahce'de oldukca bozuk bir atmosfer oldugunu ima etmeye calismasi arasinda ciddi bir benzerlik ve ortak payda var.

Bu söylediklerimle birlikte bir de Chemedya blogunda Ahmet Ercanlar'in, Fenerbahce neden mutsuz baslikli yazdigi iki yaziyi da okuyun.

Syölediklerimiz saniyorum biraz daha yerli yerine oturacak...

Sözgelimi, bu röoprtajlardan Fenerbahce'nin "ne kadar kötü yönetildigi ve takim icinde ne büyük bir haksizlik ve adaletsizligin" dolastigini anliyorsunuz... Sonra Demirkol gibi yazarlara bakip, ligte lider, Avrupa Ligi'nde basarili olmus, Kupa'da kayipsiz yoluna devam eden takimin bir türlü övülmedigine ve sürekli yerin dibine batirildigini görüyorsunuz... Örnegin Demirkol, Daum'un oyunun eskidigini ve bir ise yaramadigini söylemekte sürekli... Ve ayni Demirkol, Daum'un Avrupa ile isinin olmayacagini söylüyordu. Nedense kendisi su anda Fenerbahce'nin en azindan simdilik elde edilmis olan Avrupa Ligi basarisi karsisinda cok suskun... Lille'ye elenilmesi halinde kendisinin neler yazacagini ise cok iyi tahmin edebilmekteyim...

Ayni kisi Kazim'in "yalanciligi"ni dahi Fenerbahce'deki yönetim eksikligine bagliyor...

Iste bütün bunlar Fenerbahce'nin olumlu bir havaya girmesi ve taraftarlarinin takimlarina olan güvenlerini mümkün mertebe zedelemek adina yapilan bilincli haraketler gibi görünmekte...

Süphesiz bunun ise yaramadigi da söylenemez... Örnegin Fenerbahce taraftarlarina bakin, bu olaylar nedeniyle genelde yönetimi suclamaktalar... Her durumda son derece hakli oldugu Aurelio konusunda da, Semih konusunda da, Lugano konusunda da ve nihayet Edu konusunda oldugu gibi yönetim hedef tahtasina oturtulmustur Fenerbahcelilerce... Aziz Yildirim'in kulübü bir diktatör gibi yönettigi ve basin mensuplarinin sorularina dahi tahammül edemegi seklindeki Hincal Uluc jargonuyla konusan Fenerbahceli sayisi hic de az degil...

Samstag, 9. Januar 2010

Bagirsak Temizligi


Fenerbahce'de bir türlü sular durulmadi... Carlos'un gidisindan sonra yazmistim; 'galiba sezon icerisinde ortaya cikan, kazalar, gece eglenceleri, sex partileri söylentileri vs. karsisinda o dönemler sessiz kalan yönetim ve teknik heyet, hamleyi devre arasina saklamis' demistim.

Bu hamlenin ilk ayagi gidecegim diyen Carlos'a gitme kal dememekti... Arkasindan da Önder ve Kazim karsisindaki durusu yönetimin ortaya cikti. Su anda ne olacaklari belli degil ama ortada ciddi bir disiplin uygulamasi var, sahislar takimdan uzaklastirilmis ve kendilerine kulüp bulana kadar takimdan ayri calismalari saglaniyor...

Bütün bu gelismelerin üzerine Semih ile yasananlar da eklenince ortaya elbette bircok renktasimin canini sikan bir fotograf cikiyor... Suya sabuna dokunmadan gün geciren Spor Servisi'nin Nuray Mert kilikli Mehmet Demirkol'u ise, özellikle de Aykut Kocaman'in oldugu bir dönemde bunlarin ortaya cikmasi beni üzüyor diyor...

Benim bu olayi okumam cok daha farkli. Kulüp bence su anda bagirsaklarini temizliyor. Ve bu olaylarin bu sekilde ortaya cikmasi, böyle bir temizlige girismek, Aykut Kocaman'in bir hatasinin degil, kanimca isini yaptiginin kanitidir...

Yani lafin özü, takim bagirsaklarini temizliyor. Yakinda rahatlayacak...

Donnerstag, 7. Januar 2010

Pislik kaplamis ortaligi


Galatasaray basketbol takiminin sahtekarlik ve aptallik abidesi Cemal Nalga olayindan sonra küme düsürülmemesi bir kepazelikti. Bundan daha büyük rezalet olunamaz deniyordu ama olurmus, arkasi geldi. Artik göstermelik verilmis puan silme cezasi dahi yok.

Yani aleni sahtekarligin cezasi sadece sahtekarliga alet edilmis zavalli iki sporcunun hesabina yazildi. Ne kulüp, ne sube, ne de subeden sorumlu yönetici bu isten dolayi sorumlu su anda...

Levent Bicakci'nin kurban bayrami arifesinde yaptigi aciklamalarla zaten bu kararin gelecegi belliydi...


Kusmamak icin kendimi zor tutuyorum.

Not: Konustuklari zaman mangalda kül birakmayan ve biz herseyden önce oyununun güzelliginin pesindeyiz diyen ikiyüzlü ahlakci bloggerlar bakalim bu karar sonrasinda ne diyecekler...

Yahsi Bati


Yeni yila hizli girdim. Geri de kalan bir hafta icinde 3 film gördüm. Bir tanesi bir arkadasimin cocuklarina dogum günü hediyesi olsun diye kücücük kizlarla izledigim bir anismayon filmdi. O tabii yazi konusu olmayacak... Diger ikisi ise Fatih Akin'in son filmi Soul Kitchen ve Cem Yilmaz'in Yahsi Bati'si...

Yahsi Bati'dan bahsetmek isterim önce. Bir grup arkadasla aksam evde oturmaktansa, bilet fiyatlarinin uygun oldugu sali aksami sinemaya gidelim istedik. Yahsi Bati gelmisti sinemaya ve Almanya'nin ayazinda evde pineklemektense gidilip bir miktar gülüp cikilabilirdi salondan... Beklentiniz bu seviyede olunca filmden de memnun ayrilmamak mümkün degil. Nitekim Yahsi Bati, birazcik keyifleneyim ve birkac saatligine de olsa günlük sikintilarimdan uzaklasayim diyenler icin bence yeterli bir eglence kaynagi. Lakin sanatsal kaygilarla yaklasilir veyahut baska beklentiler icinde olursaniz, bu bahsettigim keyif kedere dönüsebilir. Cünkü filmin bir filmden ziyade uzun bir skecler toplami oldugu söylenebilir. Esprilerinin büyük bir cogunlugunun küfürden ibaret oldugu ve buna ancak ortaokul seviyesinde insanlar güler diyebilirsiniz. dramaturjik anlamda önemli olan, hikayede pesinden gidilen nesne (bu filmde elmas) bir süre sonra unutulabiliyor zira o sirada karakterlerin etrafinda dönüp dolasan komikler ve karakterlerin birbirlerine laf gecirmeleri önplana cikmakta. Asil amac kaybolup gitmekte. Bu da filmin bütünlügü ile ilgili de elestirilebilir olmasi demektir.

Ama bunlar dedigim gibi sanatsal gözle bakmak istediginizde zihinizi kurcalayacak olan eksiklikler... Esprilerde veya komikliklerde argoya siklikla basvuruldugu bir gercek olmakla beraber, Cumhuriyet resmi ideolojisinin bazi sacmaliklariyla ve Western filmlerinin alisageldik kliseleriyle (posta rabasi ve onun basilisi, kizildereliler, kasabasi ortasinda sürüklenen cali topagi, serif, arananlar, kelle avcilari vs.) inceden dalga gecmesi son derece güzel. Kökleri Orta Anadolu'ya (Kayseri?) dayanan kasaba serifi ise tek kelimeyle muhtesem. Yapilan is, verilen emek (film icin koskoca plato kurulmus) takdire deger...

Soul Kitchen'dan da sonra bahsedelim...

Ümit Özat


Caliskanligini ben de herkes gibi taktir ettim ama ne yalan söyleyeyim ondan hicbir zaman hoslanamamistim. Gecen günlerdeki röportajiyla aslinda tüm ciplakligiyla zihnimdeki süphelerin büsbütün dogru oldugunu kanitladi...

Futbolcuyken de böyleydi, cok konusur ve konusurken sacmalardi siklikla... Ama bu sefer sadece sacmalamakla kalmamis, ayip da etmis... Alex'e 2. sinif oyuncu demis. Onunla yetinmemis Daum'a da sallamis...

Ben lafi cok uzatmayacagim, kendisiyle ilgili en güzel yaziyi Chemedya'da Ahmet Ercanlar yazmis. Hala görmeyenler varsa, lütfen burdan okusunlar onu.

Mittwoch, 6. Januar 2010

Semih Sentürk meselesi


Semih Sentürk meselesiyle ilgili biraz gectiktim; farkindayim... Son günlerde konulara hep gecikmeli daliyorum zaten. Biraz bayatlamis oluyor haliye, kusura bakmasin okurlar... Bayat da olsa arsivde bu konuyla ilgili yazim mutlaka bulunmali diye düsündügümden konuyu büsbütün esgecmek istemedim.

Semih'in hikâyesi malum. Yönetim sözlesmesindeki obsiyonu kullanip Semih'in mukavelesini uzatiyor. Semih ise bu durumdan haberi olmadigi icin kiyameti kopartiyor ve takimini Federasyona sikâyet ediyor... Bunun üzerine ipler kopuyor ve taraftarlar arasinda da siddetli yarilmalar olusuyor...

Konuyla ilgili biraz bilgi edinmeye calistim. Ve ortaya söyle bir resim cikti: Fenerbahce yönetiminin hukiki olarak böyle bir hakki var. Semih, bu obsiyonlu sözlesmeye iki sezon evvel imza atarken, ayni zamanda yönetime bu hakki tanimis. Burda akillara su soru geliyor hemen. Yönetimin böyle bir hakki olmasina ragmen, Semih ile oturup bunu yeniden konusmasi ve onun fikirlerini sormasi gerekmez miydi?

Bu konuda Aziz Yildirim'a kulübü ciftligi gibi yönettigi icin elestiriler var. Halbuki yönetim, kendisine tebligat ulastirildigini ve bunu inkar etmeye devam ederse yaptirim uygulamak zorunda kalacaklarini söylüyor. Yani Semih 'benim haberim olmadan uzatildi' demekte ne kadar halki; belli degil. Öbür taraftan Semih'in 'biz sözlesmeyi uzatiyoruz, ama sen ne diyorsun, istiyor musun burda kalmayi' gibilerinden bir soruyla veya ilgiyle muhatab olmadigi anlasiliyor. Profesyonel olarak bakildiginda böyle bir seyin gereksiz oldugu düsünülebilir, hukiki olarak da zaten bir mecburiyeti yok. Ama isin bu iki olgu disinda bir de "his" boyutu var. Semih Fenerbahce'nin altyapisindan yetismis, simdiye kadar hep yedek kalmasina ve performansi kendisinden daha düsük oyunculara dahi tercih edilememesine razi gelmis bir isim. Bir sembol olabilir. Bu baglamda haliyle, Lugano'ya veya Aurelio'ya yapilan muamelenin ona yapilmamasi gerektigi iddia edilebilir. Ben de bu görüse yakinim. Lakin burda sunun da altini cizmekte fayda var: Henüz bilmiyoruz yönetimin böyle bir iletisim kanali arayip aramadigini, belki de aradi ama Semih'ten cevap gelmedi. Onlar da tek tarafli olarak sözlesmeyi uzatti ve bunu tebligatla bildirdi. Belki de hikaye böyle gelisti. Ben durumun böyle olmadigi varsayimindan hareketle yönetimi elestiriyorum...

Pekii Semih burda ne derece hakli veya hatali biraz da ona bakalim isterseniz! Ben Semih'in ta Zico döneminde, Kezman'in arkasinda kaldigi anlardan itibaren gitmesini istemisimdir... Su anda da farkli bir sey düsünmüyorum yani. Bunu yaparken Semih, böyle bir yol mu izlemeliydi; "birlik ve beraberlige özellikle ihtiyacimiz oldugu su günlerde" tarzi Fenerbahce'nin TFF ile bunca tartismasinin oldugu su dönemde Fenerbahce'yi sikayet etmek yakismadi elestirileri var malum. Dogrusunu isterseniz ben öyle düsünmüyorum. Her olay birbirinden bagimsiz elealinmali ve Semih'in su durumda veya baska durumda takimini TFF'ye sikayet etmesinin cok farkli olmayacagina inaniyorum. Üstelik sikayet etmesini temel anlamda hicbir sekilde sorunlu bulmuyorum; esas soru bu sikayetinde ne derece hakli, o!

Eldeki veriler hakli olmadigi söylüyor, yukarda da belirtigim gibi. Pekii o bunun farkinda degil mi; bence pek ala farkinda. Yapmak istedigi de burda netlik kazaniyor zaten. Semih'in takim icindeki performansini, yani bu sezonkini, hepimiz biliyoruz. Sahada yürüyecek ne hali var ne de niyeti. Bu da onun aslinda gitmeyi kafaya koydugunu göstermekte. O yüzden de büyük olasilikla 2 sezon önceki o obsiyona imza atmis olmasindan dolayi muhtemelen pisman. Lakin hakuki olarak da yapabilecegi pek birsey yok görünüste. O da stratejik bir yol izliyoruz ve takimiyla savasa girip, kopusunu hizlandirmaya calisiyor. Zira hukiki anlamda haklar Fenerbahce'den yana da olsa, Aurelio olayi gösterdi ki, bu obsiyon isinde ciddi manada bosluklar var. Fenerbahce bu obsiyona yurtdisinda islerlik kazandiramadigi gibi, yurticinden de yine Aurelio olayinda görüldügü üzre oyuncuya verilen ceza bozdurulabilmekte. Aurelio meselesinin emsal teskil ettigi bir durumda Semih'in de tek cikar yolunun, bu oldugu acik. O da bunu kullanma gayreti icinde.

Tam da bu noktada son bölüm icin düsündügüm, bu olayla ilgili Fenerbahceli taraftlar arasinda süregiden polemiklere yaziyi baglayabilirim saniyorum. Pekcok konuda oldugu gibi bu konuda da Fenerbahce taraftarlari büyük bir yarilma icerisine girdi. Semih'e lanet kusanlar ile Semih'in Fenerbahcelilige laf söyletmen, esas suclu beceriksiz yönetimdir diyenler seklinde iki ana hat olustu diyebiliriz...

Ben tarafimi hemen söyleyeyim, Semih'e lanet okumamakla ve bir profesyonel olarak onun gitmeye hakki olduguna inanmakla birlikte takindigi tavrin genel itibariyle yanlis oldugu kanaatindeyim. Ama ona lanet okuyanlara, Fenerbahce'ye bunu yapmamaliydi diyenlere de cok fazla sözüm yok. Ben olaya böyle bakmiyorum ama cok iyi biliyoruz ki futbol dünyasinda ayaginda giyecek ayakkabisi olmadigi halde kendisine ayakkabi almaktansa maca bilet almayi tercih edenler var. Takimi yenilince sinir krizine gecenler. Sampiyonluk kaybedilince evden disari cikmayanlar, günlerce... Dünyaya küsenler vs. Bu tip taraftarlarin, Semih'e karsi kizginlik duymasi ve onu sucmalasi cok normal...

Öbür taraftan 'Semih'in Fenerbahcelilige laf söyletmen, esas onu simdi kitlelerin önüne atan ve yönetim becerisi göstermekten aciz baskan ve ekibi suclanmalidir' diyenleri ise hicbir sekilde anlamamaktayim...

Cünkü gördügüm kadariyla bu insanlar söyle bakiyor olaya. Semih'i simdi elestirenler ve onun Fenerbahceliligini sorgulayanlar, daha düne kadar Fener'e küfrederken, simdi Fenerbahce formasini giyen Emre, Topuz ve gecmiste bu formayi giymis Tümer'e sahip cikiyorlardi diyorlar... Bu cok büyük bir genelleme ve bence temelsiz bir homojenlestirme. Benim izlenim Fenerbahce'de büyük bir kitlenin bu isimleri kabullenmekte hala sikinti cektigi ve cok sevmedigi yönünde. Benimseyenler ve coktan sevmeye baslayanlar var midir; mutlaka vardir. Pekii bunlar ayni zamanda simdi Semih'i sucluyorlar midir; bilmiyoruz, öyle olan da vardir, ama Semih'i hakli bulanlar da vardir mutlaka. Neticede bununla ilgili bir kaniya varabilmek icin istatistiki bir arastirma yapmak lazim.

Örnegin beni ele alalim. Yukardaki isimleri alirken Fenerbahce cok huzursuzluk duydum. Özellikle de Tümer ve Emre'yi... Ama su anda Semih'i de haksiz bulmaktayim... E demek ki, simdi Semih'in Fenerbahceliligini sorgulayanlar (ben onun Fenerbahceliligini sorgulamiyorum gerci ama pozisyon olara berikilerden daha yakinim oraya) Emre ve Topuz'u da kolayca kabullenebiliyorlar elestirisi cok yerinde degil...

Bir de tabii söylemeden gecmemek lazim: bu gruptaki taraftlar anladigim kadariyla yönetimin kendisiyle ters düsen oyuncuyu bilinci olarak taraftar gözünde kötü gösterme gayreti güttügünü düsünüyorlar. Bu konuda bilirlerini organize ediyor ve bu oyunculari kötülemek icin manipülasyon yapiyorlar seklinde iddiada bulunuyorlar... Dogru mu bunlar, bilmiyorum, cok vahim bir durum oldugu acik.

Ben kesin bilgim olmadigi durumlarda mesafeli ve süpheli olma taraftariyim ama, birileri bunu cok ciddi bir sekilde iddia ediyor ve gecmiste de yapmadiklari sey degil diyerek kesin konusuyorsa, bir duralim derim.

Ölye oldugunu kabul ettigim andan itibaren de sorun hallolmuyor ama yine de benim zihnimde, cünkü ben taraftarin taraftarligina ve yüregine güvenirim. Bugün birileri Semih'e nefret kusuyorsa bu onlarin taraftarlik aldigi öyle oldugu icindir derim ve temelinde yatan dinamikleri de yukarda yazmaya calistigim gibi anlamaya calisirim, bu kitlelerin yönetimin manipülasyonuna ugramis kisiler olarak görmek ise hic itibar edecegim bir durum degildir.

Dienstag, 5. Januar 2010

Zenci Olmak


Bu hikâyeyi Yildirim Türker'in kaleminden okumustum, yillar evvel. New York'ta iyi bir sirkette, cok iyi bir isi olan, mutlu, mesut bir zenci calismaktadir... Beyaz bir hanimi, mutlu bir yuvasi vardir... Bir gün bu kisinin annesi cikagelir... Bu onun icin yikim olur. Annesiyle karsilasan esine, dostune, yakinina, kendisinin zenci de olsa nasil da gelistigini, degistigini ve onlardan birisini oldugunu anlatir. Büyük bir üzüntüyle... Yakalanmis, kistirilmis olmanin verdigi bir hüzünle...

Esi o sirada cevap verir kendisini annesinden dolayi kahreden kocasina: "üzülme canim, senin zenci oldugun zaten biliniyordu"

Türker, bu hikayeyi escinsellere bagliyor ve onlarin bulunduklari toplum icinde kabul görebilmek icin ne tür tavir aldiklarini ve esasinda ne yapmalari gerektigini anlatmaya calisiyordu...

Radikal'de yillar evvel tanidigim ve cok begendigim Mehmet Demirkol'un son yillardaki performansini, özellikle tvlerdeki performansini hüzünle izlemekteyim... Kendisi onun Fenerbahceli oldugunu bilenler tarafindan oldukca sindirilmis olacak ki, tarafsiz oldugunu göstermek ve ispatlamak icin nerdeyse Fenerbahce ile ilgili her olayi bir Fenerbahce düsmani gibi okuma derdine düsmüs durumda... Spor Servisi'nde bazen Fuat Akdag frenlemek ve akli selim düsünmek konusunda uyurmak durumunda kalabiliyor onu...

"Fenerbahce degil de Besiktas olsaydi su anda 3-0 yenilmis olan yikiliyor olurdu su anda ortalik. Besiktas ile ilgili kötü haberlerle..." Ercan Saatci sonrasi Hürriyet'i elestirmeye calisir ve Ercan Saatci'ye taraftarligi üzerinden vurmaya calisirken.

Allah'tan Fuat Akdag devreye girdi de, "belki de yazilacak konu yoktu Fenerbahce ilgili" diyerek saglikli düsünmenin nasil olabilecegini gösterdi...

Bu gayretilye belki zamaninda kendisine sinsi Mehmet Demirkol diyenlerin, sevgili Mehmet Demirkol'u olmayi basardi. Ama cok umrunda olur mu bilmiyorum; kendisini evvelden cok sevenleri de kaybetmekte... Cevrede, esinin dostunun arasinda taraftar olmanin, tarafli olmanin kompleksini yasar, bunun sakil bir durum oldugu yanilgisi icerisine girersen, bu savrulus normaldir haliyle... Halbuki o Fenerbahceli kalarak da sevdirebilirdi kendisini... Radikal'de pek ala basarmisti bunu.

Samstag, 2. Januar 2010

Tystnaden-> The Silence -> Das Schweigen


Yeni yilla birlikte blogun icerdigi temalar ile ilgili biraz farkliliklara gitmeyi düsünüyorum. Bir futbol blogu olmasina ragmen burasi simdiye kadar, yan tarafta da görülecegi üzre esasinda benzeri bloglarda görebilecegimiz futbol resimlerinden ziyade bizde benim icin cok degerli olan iki yönetmenin fotograflari yer aldi...

Bu ayni zamanda sinemanin benim hayatimdaki yerini de ima etmekte. Bu giristen de anlasilildigi gibi artik sinema üzerine de birseyler bulunacaktir bu blogta. Tabii burda sunu söylemekte fayda var: Hicbir zaman cok genis bir spektrumu kusatabilen sinema bilgisine sahip olmadim. Izledigim ve daha cok egildigim filmler genel itibariyle tek bir eksende yogunlasmakta... Haliyle de burda, örneklerine baska baska bloglarda rastladigim falanca dönemin komedileri filanca dönemin thrillerlari vs. tarzinda bir yapi olusmayacak sinema üzerine... Bazen Haneke'den, bazen, Bergmann'dan, bazen Bresson'dan, bazen Zeki Demirkubuz'dan filan bahsederken; kimi zamanda auteur yönetmenlerden siyrilip büsbütün gise amacli yapilmasa da daha genis bir seyirci kitlesine hitab eden filmlere yönelecegiz... Hepsi bu kadar...

Icerikle alakali konustuktan sonra biraz da usülden bahsetmeliyiz saniyorum. Bir sinema elestirmeni degilim. Bu konunun haddimi asacagini düsünürüm. O yüzden yazdigim yazilar daha cok "sözlüksel" formda yazilmis olacak. Ve beraberinde kendi öznel düsüncelerimi ekleyecegim.

#######

Bu giristen sonra bahsetmek istedigim ilk filme gecebiliriz artik...

Orjinal adi Tystnaden, nam-i diger The Silence... Isvecli ustanin 1963 yapimi filmi inanc üclemesinin de son halkasi... Bergman bu filmlerinde mütemadiyen Tanri ile ugrasir ve onun varligini sorgular durur...

Lakin, bu filmde diger ikisinde oldugu gibi ne uzun uzun diyaloglara yer verilmis, ne de tanri'dan bahsedilmistir. Filmin adi "sessizlik" anlamina gelir; bu diyalogsuzluk da Tanri'nin eksikligi de buna yorumlanmistir. Tanri'nin yoklugu bir nevi Tanri'nin sessizligdir. Film icinde Ester'in sürekli babasindan bahsetmesi, babasi övmesi; onun cok büyük ve iri bir adam olmasina ragmen sevimli oldugunu iddia etmesi; o öldükten sonra kendisinin de yasamak istemediginden bahsetmesi, buna mukabil Anna'nin babasini öfke ve nefret ile hatirlamasi, kendisini yaptigi hatalardan dolayi cezalandirip, kendisine kurallar koydugundan bahsetmesi Bergman'nin Tanri'yi bu sefer bu iki kiz kardesin babasi olarak önümüze koydugunu aciklamaktadir.

Psikalaniz acidan baktigimizda da Ester ile Anna'nin bu cekismesini, "it" ile "süperego" nun mücadelesi olarak okumak mümkün. Vücudunun arzularinin pesinden aymazca giden Anna "it"i sembolize ederken, ona sürekli akil veren ve onu yaptiklarindan dolayi elestiren Tanri'sina (babasina) asik Ester, süperegonun kendisidir... Galiba.

Bu iki kiz kardesin ve cocugun kaldigi otel esasinda fiktif bir yerde bulunmaktadir. Yani aslinda öyle bir yer yoktur ve orda konusulan dil de yine uydurmadir.

Film boyunca muazzam bir sessizlik ve Bergman'in cogu filminde rastlanan "sikinti" hakimdir.

Bergman her ne kadar "ben aslinda kücük bir film hayal etmistim" dese de dönemine göre büyük gise yapan bir film olmustur. Bunun sebebi, Isvec'te bu filmin icerisinde yer verdigi yaklasik 2 dklik sevisme sahnesi nedeniyle yarattigi sansasyondur. Sanatta sevismeye ne ölcüde yer verilmelidir tartismalari ilk defa o zaman bu kadar aciga cikmis ve filmin sansürlenip sansürlenmemesi gerektigi tartismalari filmin üzerini örtmüs.

Sonuc itibariyle benim izledigim en güzel Bergman filmlerinden bir tanesidir diyebilirim.

Bir Theo Weeks vardi; n'oldu ona?

Theo Weeks'ten, arsivleri kurcalasak, Aykut Kocaman yönetimindeki Ankaraspor'u yakindan takip etmeye calistigim dönemlerde övgüyle bahsettigim görülebilir...

Simdilerde cok uzaklastik kendisinden. Galiba Ankaragücü'ne gecis asamasinda uzun bir süre uzak kaldi formadan. Bir anda da giremedi forma... Olasidir. Dilerim cok sürmez bu ayrilik. Cok önemli bir oyuncu idi benim gözümde kendisi....

Freitag, 1. Januar 2010

2016 adayliginda listeye giremeyen sehir ve stadyumlar etrafinda


EURO 2016 adayligina basvuru icin belirlenen stadyum ve sehirlerin listesi aciklandi.
Aday sehirler su sekilde: Istanbul, Ankara, Bursa, Izmir, Antalya, Eskisehir, Kayseri ve Konya...

Listede ismi gecmeyen iki sehir icin haliyle firtinalar koptu; daha dogrusu kopmasi normaldi...

Trabzon ve Adana...

Adana'yi tartismanin simdilik disinda tutalim; Trabzon'un ise teknik nedenlerle liste disinda birakiliyor olmasi aciklanabilir ama futbol kültürü icinde kabul edilemez. Bu düzenlenmesi sözkonusu olan turnuva herhangi bir turnuva degil. Örnekleme yerinde olur saniyorum; siz kaysi festivali düzenlediginizde Malatya'yi, tekstil üzerine yapilmasi gereken bir fuar icin Denizli'yi veya Bursa'yi, disarda birakabilir misiniz? Trabzon'u da futbol etrafinda dolanan bir organzasyon, festival, turnuva; velhasil futbola dokunan her hususta birlikte anmak durmundasiniz...

Ulasim zor, konaklamada güclük yasanir vs. gibi teknik aciklamalar yapilabilir; ama dogrusu da bu ya, sen o sehrine ulasimi saglayamiyorsan ne isin var bu adaylikta?

Ukrayna ve Polonya'dan daha mi aciz bu ülke bu altyapi calismalarini günü gelene kadar yetistirmek icin..?

Anlasilan o ki, isin kolayina kacmisiz yine... Trabzon'a göre ulasimi daha kolay denilebilecek yerler... Biraz daha külfetin, maliyetin ve zahmetin altina girmeyi göze alamayip Trabzon'u atmislar listenin disinda...

E madem öyle, bütün maclari Ankara, Itanbul, Izmir ve Bursa eksenide oynasaydik. Zahmeti daha az olurdu...

Gelgelelim Saracoglu'nun liste disina birakilmasina. Hali hazirda ülkenin en iyi, en büyük ve modern stadyumu hangisi diye sorsalar verilecek olan cevap belli: Sükrü Saracoglu. O halde nasil böyle bir stadyumun liste disi birakilmasi absürd degil mi dediginizde karsiniza söyle bir cevapla cikiyorlar: Adaylik 2016 icin. Türkiye o vakte kadar yepyeni projelerle giriyor yarismaya ve o gerceklestirilecek olan stadyumlarin hepsi Saracoglu'ndan daha modern ve iyi olacaklar. En azindan yeni olacaklar...

Tartisma bu sekilde baslayip sonlansa sorun yok. Halbuki is bununla bitmiyor. Birincisi Fenerbahcelilerin itirazi turnuvanin düzenlenecegi ve halen proje asamasinda olan herhangi bir stadyumla degil... Aynen kendisi gibi su anda hizmette olan ve bu haliyle projeye adini yazdirabilmis Atatürk Olimpiyat Stadyumu'na...

Soru da cok basit; o var da biz niye yokuz? Burda da bu kararin özellikle sözcülügünü yapmaya gönüllü bir Galatasarayli bloggerin dillendirdigi gibi su argüman öne sürülmekte: Atatürk Olimpiyat final maci icin o listede... Final karsilasmasi icin ise 60+ bin kapasite sarti kosulmakta. O yüzden listede bu stadyum. Sehirden iki stadyum katilacagi icin de diger kontenjan daha yeni ve daha modern olacak olan TT Arena'ya verilmis durumda...

Fakat inceledigimizde yukardaki argümanin bir carpitmadan ibaret oldugu gercegiyle karsilasiyoruz. Var olan sart 50 bin kapasite oldugu yönünde. 60 bin olursa da iyi olur deniliyor. Bu durumda da karsiniza büyük bir tornistanla cikip, adamlar 60 bin olursa iyi olur dediklerine göre 60 bin kapasiteli bir stadyumla girmezsek bu bizim icin bir eksi puandir o yüzden varken tercih edilmesi gereken Atürtürk olmalidir dediler... Bu argüman da cöktü kaldi zira Euro 2000 ve Euro 2008'in final karsilasmalarinin yapildigi stadyumlar bu önerilen 60 bin kapasitesinin bir hayli altinda... Demek ki, hic de eksi puan ifade etmiyor bu durum...

Öbür taraftan sunu da söylemek mümkün; kapasite illaki sorun ise bu stadyumun kapasitesi artilamaz mi? Zaten yönetimin bu yönde bir projesi var. Bu durumda öne sürülen bir argüman daha var: Saracoglu'nun etrafi cok dar ve UEFA Finalinde dahi bu konuda sikisiklik yasanmisti...

O zaman da verilecek olan cevap su olur: Etrafi genisletmek mümkün. Stadyumun dört kenari var ve bunlardan iki tarafa dokunulamazken diger iki tarafta genisletme calismasi olasi... Ayrica Atatürk Olimpiyat Stadyumu'nun sorunlarinin üzerinden gelmek icin de cesitli calismalar yapmak zorunda degil misiniz? Rüzgar problemleri, tribünlerin üzerinin acikligi, oraya ulasim konusunda yasanacak olan sikintilar ve oranin cevre düzenlemesi...

Bütün bunlar hesaplandiginda Saracoglu icin harcanmasi gerekenlerin daha mi azi bir miktar cikmaktadir? Bilmiyorum, kimsenin bunu bildigini de sanmiyorum. Hatta sunu söylemek de mümkün: Final karsilasmasi icin alindiysa bu stadyum ve tek esprisi oysa, Ankara yapilmasi sözkonusu olan 70 bin kisilik stadyumda neden final oynanmasin? Istanbul'da olmali final diye bir sart mi var? Istanbul olsa güzel olurdu eyvallah da Ankara da bu ülkenin baskenti, o kadar kolay yabana atilacak bir yer degil. Ya da Izmir'deki stadyumun kapasitesini büyük yapin. Orda final oynansin? Neden olmasin? Ankara'da final olmaz orasi cok tasra derseniz, Izmir icin aynisini söylemezsiniz herhalde...

O halde de yapilacak olan cevre düzenlemesiyle Saracoglu ve TT Arena'da karsilasmalar yapilabilir final karsilasmalarindan bagimsiz olarak. Hem böylece Istanbul'un hem Avrupa hem de Anadolu yakasi kullanilmis olur...

Bütün bunlar yine mantikli gelmeyebilir ve denilebilir ki, final Istanbul'da olmali, Türkiye Istanbul demek... Final karsilasmasi icin de Saracoglu'nu almaktansa Atatürk'ü alman mantiklidir. O yüzden de bu tercih bu sekilde yapilmistir...

Olabilir neticede bir karar verilecektir o da bu sekilde olmustur. Ama unutmayi ki bir tarafta futbol denilince akla gelen ülkedi ilk sehir Trabzon diger tarafta daha gecen sezon UEFA finali oynanmis daha önceki basvurulan iki adaylikta listeye girmis bir stadyum var. Bu iki camianin da itirazi yukardaki bahsettiklerimle birlikte bir paket halinde elealindiginda hic havada kalmamaktadir... Bu iki camia mücadelesini verir, gerekirse itirazini dillendirir; olursa olur olmazsa olmaz, ama kimse onlara bu yüzden takim veya sehir milliyetciligi yapiyor diye sacma sapan elestirilerde bulunamaz...

FC Nürnberg'in transferleri


Bundesliga'dan düsme tehlikesiyle en yakin temas halindeki takimlardan bir tanesi Hertha ise digeri Nürnberg... Köln, Freiburg, Mainz, Franfkurt, Hannover, M'Gladbach da esasinda bu korkuyla sene sonuna kadar bas etmek zorunda kalacaklar ama yukarda bahsettigim ikili bunu en derinden yasayanlar...

Devre arasina genc hocalari Michael Oenning'i kovarak girmisti Nürnberg... Yerine getirilen isim ise ilginc ama Hannover'in ligin baslarinda kovdugu Dieter Hecking...

Yani bu tür isler bir tek bizim ligimizde olmuyor... Simdi de sirada oyuncu transferi var. Hoeness'in büyük yanlis transferlerinden bir tanesi olan 12 milyon euroluk Breno, Nürnberg'e kiralanmis durumda... Ottl konusunda da anlasilmak üzere oldugu hatta anlasildigi iddia ediliyor lakin kesinlesen bir durum degil daha...

Nürnberg'in pesinde oldugu bir diger oyuncu ise benim cok begendigim Makaay... Elbette eski Makaay degil, ama bu onun ustaligini degistirmez. Nürnberg'e de eski Makaay olsa gelmezdi zaten... Makaay'in kulübü Rotterdam ciddi manada mali kriz icerisinde ve Makaay'in en azindan alacaklarini ödemek zorunda kalmayacak olmalarindan dolayi Nürnberg'e kiralanabilecegi söylenmekte...

Donnerstag, 31. Dezember 2009

2009 biterken

Saniyorum 2008'in son aylarindan acmistim bu blogu. Arada bir skildim biraktim yazmayi. Sonra deprestim yeniden basladim yazmaya...

Hicbir zaman bu sürec icerisinde cok okunan, cok etkili bir blog olmadi burasi. Bundan cok sonra acilan bloglar dahi su anda bizimkinin on kati yüz kati okur almakta günlük ortalama...

Bunu cok fazla dert ettigimi de söyleyemem... Popüler olmak, cok fazla konusuluyor olmak vs. su anda beni cok fazla cezbetmemekte... Lakin saflarin bu kadar belirginlestigi, hakkiyla kazanilmis Galatasaray galibiyetinden sonra dahi hakemin hedefe yerlestirildigi bir ortada namussuzlara ve biz oyunun güzelligine hayraniz diyen ahlaksizlara karsi büktügümüm kalemimin ucundan daha genis sayida insan etkilensin isterdim.

Blog okurlarimin hepsine ayri ayri güzel ve mutlu bir yeni yil dilerim... Isim bazinda cok fazla etkilesim haline gecemedik takip halinde olan arkadaslarla esasinda, ama az da olsa bu etkilesimi basardigimiz, Ismail'e (Promising Forward), Ahmet'e (Chemedya), diger Ismail (Asist Time) ve Mustafa Halici'ya; burdan yorumlarini esirgemeyen Futbol Muhalifi, Cikozi, Borazan ve Ali Riza'ya özellikle iyi yeni yillar dilerim. Ismini zikretmeyi unuttuklarim varsa simdiden özür dilerim...

Dilerim bu sezon biraz daha büyürüz ve biraz daha güzel bir blog olarak kendisini dönüstürmeyi basaririz...

NOT: Blogun isminden cok memnun degilim, bu konuda da bir degisiklige gidebiliriz. Bu konuda fikilerinizi paylasirsaniz sevinirim.